11 Yorum

Şu sıralar…

Dijital Topuklar’ın ikincisine üç haftanın kaldığı bir sürece girdik… Birincisinin üzerinden henüz bana sorsan bi’kaç gün geçmişken nasıl oldu da aradan bir sene geçti ve ikincisine sıra geldi, hayret vallahi…

TimeHop benim en eğlenceli bulduğum uygulamalardan biri… Hemen her gün bakıyorum “Geçen sene/ondan önceki sene/ondan da önceki sene neler paylaşmışım?” diye… Mesela geçen sene, bundan sadece birkaç gün “Biletler çok yakında satışa çıkıyor” yazmışız Dijital Topuklar’ın Twitter hesabında… Yani zirveye neredeyse 2-3 hafta kala satışa çıkmış biletler. Nasıl bir cesaret! Yok aslında sadece cesaret de değil, 15 Temmuz’dan dolayı sarkmıştı her şey, yoksa daha erken başlayacaktık. Yine de 600 kişiyi toplayabilmiş, zirveden bir önceki gün bilet satışlarını durdurmak zorunda kalmıştık… Bu kez hedefimiz 1000 kişi, neyse ki bilet satışlarına erkenden başladık…

Bu sene yine 1 Kasım’da olacak Dijital Topuklar… Seneye de… Ondan sonraki sene de… 1 Kasım geleneksel Dijital Topuklar Günü olacak hatta. Şimdiden takvimine yaz bence…

Geçen seneki ilk zirveyi yaparken, bir yandan da bu seneki (ikinci) zirvenin hazırlıklarına başlamıştık aslında biz… Aklımıza gelen konuları, konukları not etmeye başlamıştık bir tarafta… (Yine aynısını yapıyoruz, 2018’in konuları da yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor). Geçen seneden gelen tecrübe ve bilinirlik de olunca, bu sene geçen seneye göre çok daha kolay oluyor her şey… Bakınız, GEÇEN SENEYE GÖRE ÇOK DAHA KOLAY diyorum, sadece ÇOK DAHA KOLAY demiyorum. Yoksa yine uykusuzluk, sırt ağrıları falan gırla…

Bu çapta bir etkinliği sponsor desteği olmadan düzenlemek mümkün değil… Dolayısıyla geçen ayları görüşmeler yaparak geçirdik, hâlâ da geçiriyoruz. Ve çok ilginç tecrübeler yaşıyoruz bu süreçte…

Kurumsaldan ayrılalı çok oldu ben… Ki aslında “kurumsal kurumsal”da hiç olmadım belki de… STK’ları kurumsaldan saymıyorsanız eğer… Hele de Türkiye’deki kurumsal düzen bana çok yabancıydı belli bir süre öncesine kadar… Dolayısıyla şimdi bu yabancısı olduğum ortamla dirsek temasında bulunmak, sürekli plazalara girip çıkmak, çok ilginç bir deneyim oluyor benim için. Bir yandan “Ay Allaaam iyi ki kurumsalda değilim!” derken, bir yandan da onun güvenilirliğini özlediğini fark ediyor insan… Kendi işini yapmak -evet- çok güzel bir şey ama riski yoruyor bazen insanı…

Ve ilginç bir tespitte bulundum şu sıralar: “Kurumsal Kültür” denilen bir şey gerçekten var. Bir şirket, çalışanlarından bağımsız değil belki ama çalışanları da kurumsal kültürün etkisi altındalar çokça… İş yerinde insanların nasıl giyindiğinden, birbirleriyle nasıl selamlaştıklarına kadar birçok ufak detay ele veriyor bu bakış açısını…

Neyse işte, bu aralar sürekli İstanbul’un iki yakasının çeşitli mekanlarında görüntüleniyoruz. Kendimizi görüntülüyoruz yani, bir oradayız, bir burada. Geçen sene bu sıralar acayip kilo almıştım ben pis pis şeyler yemekten, sürekli dışarıda olunca gelsin dürümler gitsin dönerler şeklinde beslendiydik. Bu sene hem #40binbakimi‘nın etkisi hem de Peri’yle Ferhan’ın da aynı kafada olmasından mütevellit dikkat ediyoruz yediğimize içtiğimize… Bugün Memoş Tantuni’ye gittik ama o sayılmaz. Künefe yemedik ve tek bir tantunide durduk üstelik. Benim için bir ilk!

Dijital Topuklar tüm enerjimi -ve hatta daha fazlasını- aldığından, c’anım blogumu ihmal ediyorum şu aralar. Maddi manevi tüm kaynaklarımı 1 Kasım’a ayırdığımdan burası biraz yavaşladı; itiraflar, kitaplar falan biraz gecikerek gelebilir, şimdiden affola…

Tüm bunlar olurken evdeki hayat da durmuyor tabii… Kimse bana annecim/karıcım, sen git zirveni yap gel, biz burada bekleriz demiyor. Çocukların okula götürülüp getirilmesi gerekiyor, antrenmana götürülüp getirilmesi gerekiyor, doğum günlerine götürülmeleri gerekiyor, gerekiyor de gerekiyor. Bunların çoğunu Doğan’la paslaşıyoruz, hatta 1 Kasım’a yaklaştıkça o daha çok devralıyor birçok şeyi ama işte o da bir insan evladı sonuçta… İki kişi, İstanbul gibi şehirde üç çocuklu bir hayata ne kadar yetişilirse o kadar yetişebiliyoruz anca… İki haftadır Derin’in tenis dersini unuttuk mesela… O kadar da ortadayım ki, “Kusura bakmayın hocam, çocuk hastalandı da” diyecek durumum da yok.

Ve tüm bu fiziksel koşturmalar devam ederken işin duygusal ihmal boyutu göğsüme bir hançer gibi saplanıyor. Tamam, abarttım, o kadar da değil belki ama beni rahatsız ediyor diyeyim… 40 yaş (hatta 41) ve üç çocuktan sonra bile çocuğu-evde-bırakıp-işe-gitme fikriyle barışamıyorum ben, ki zaten sırf bu yüzden çalışmaya ara vermiştim ama dönüp dolaşıp geldiğim nokta -her gün düzenli olarak bir işe gitmesem de- günümün çoğunu dışarıda geçirdiğim bir düzene oturdu. 1 Kasım’dan sonra nispeten hafifleyecek bu program ama işte böyle de bir şey var.

Ben evden çıkarken ağlayan bebe vukuatı yeterince sinir bozucuyken daha büyüklerin “Siz hep iş yapıyorsunuz, bizimle vakit geçirmiyorsunuz” şeklindeki -haklı- isyanları işi biraz daha zorlaştırıyor. Her ne kadar babaanne -sağ olsun- saçını süpürge edip haftada birkaç gün gelse, arada Peri’yle güçlerimizi birleştirip bizimkileri ona, onunkileri bize paslasak da yok şekerim, bunlar illa da ebeveyn ilgisine ihtiyaç duyuyorlar. Sorun şu ki, o ilgiyi gösterebilecek enerjide ebeveynle şu sıralar ulaşılamıyor. Neyse, bu da geçecek…

Büyüklere hadi bir şekilde anlatıyoruz da, hızına yetişilemeyecek şekilde büyümekte olan üç numara, bir gün evden uzakta olsam yeni bir şey öğrenmiş oluyor ve ben, bensiz yeni bir şey öğrenmesine bozuluyorum. O gün Papaaaan! dedi mesela üzerindeki badideki kuşa, dedim sen ne ara öğrendin papağanı ve neden ilk ben duymadım?! Düşününce ne kadar narsist bir bakış açısı değil mi? “Ben annesiyim ve her şeyin ilkini ben görmeliyim!” Halbuki ben tuvalette de olabilirdim o Papağan demeye karar verdiğinde…

Sanırım içlerinde en hızlı bu büyüyor…

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on

Sadece Papağan değil, hayvanlar aleminin geneli çok ilgisini çekiyor şu sıralar küçük beyin. Hatopopom (hipopotam), Atopop (Ahtapot) bence bu dünyadaki en sevimli kelimeler, tamam mı?! Saate Kit Kat, patiğe Pakit dese de her şey bir mantık düzleminde gelişiyor aslında, bir tek SU, NE olarak kaldı, o da şimdilik…

Dil gelişimi çok daha hızlı ilerliyor abilerine göre, sanırım abileri sayesinde… Evin içinde sürekli konuşan, hem onunla, hem birbirleriyle, hem bizimle iletişen iki insan olması onun ufkunu çok açıyor bence… Kendini çok güzel ifade ediyor artık (Derin bıcı bıcı beraber — Derin’le birlikte banyo yapmak istiyorum), onun da ötesinde, cevap veriyor birçok şeye Evet ve Hayır diye ve bu çok şaşırtıcı benim için… Her ne kadar bu üçüncü çocuğum da olsa bu kadar küçük birisinin isteklerini bu kadar net bir şekilde dile getirebilmesine alışkın değilim. “Kadın bardak!” diyor mesela sütünü üzerinde kadın resmi olan kupayla içmek istediğin anlatmak için ve hayır, başka bardakla mümkün değil içemez!

Bu yaşlarda kullanabildiklerinden çok daha fazla kelimeyi anlıyorlar ya hani bunlar, ilk kez Harvey Karp‘ın kitabında okumuştum onların dili olmamız gerektiğini, o yüzden o neden ağladığını biliyor ama ifade edemiyorsa eğer ben söylüyorum onun için: “Biliyorum sen de benimle gelmek istiyorsun… Biliyorum.” Bu, benimle gelemese de onu çok rahatlatıyor gerçekten çünkü o an asıl ihtiyacı olan benimle Karaköy’deki toplantıya gelmek değil, benim onu anladığımı bilmek… Anlaşıldığını bilmek yetiyor bazen

Sevgi sözcüklerine hep çok önem verdim ben, bence bir insanın sevdiklerine gün içinde “Seni seviyorum” demesi çok güzel bir şey. Yatarken hep söylerim, her birine üstelik “İyi geceler, seni seviyorum” diye, bundan en küçüğümüz de payını alıyor, onun neyi eksik? Neyi eksik ben sana söyleyeyim: “Ben de seni” demesi… Henüz bunu diyemediği için, ben de ona bunu ifade edebileceği bir alan açmak istedim geçen akşam: Çoktan dalmıştı uykuya, ben de yatmak üzereydim, tulumunu giydiriyordum. Gözlerini hafif araladı, benim işim bitmişti o sırada, “İyi geceler canım, seni çok seviyorum…” dedim, aynı fikirde olduğunu uzun bir bakışla anlattı ama yetmedi ikimize de… “Sen de beni seviyor musun?” diye sordum, “Ebet” dedi. Ah o Ebet var ya, dünyada duyduğum en güzel evet’ti…

Ve o “Ebet”, dün itibarıyla “Evet” oldu. Neyse ki bu kez duymak için evdeydim…

Richard Bach’ın “Aforizmalar” kitabından.

11 yorum

  1. 2,5 yaşındaki oğlumun gün boyu öğrendikleri babaannesi tarafından anlatılınca acayip bozuluyordum ki yalnız olmadığımı gördüm. Hele ki son hafta evde huuuu komşu komşu oğlun geldi mi tekerlemesini öğrendiğini görünce Tanrım beni o sıra hangi toplantıya hapsetmiştin diye isyan edesim geldi.

  2. Dün bebemle oyun oynarken birden bana sarıldı ve şöyle dedi:

    Anne sen işe gitsen de ben seni seviyorum.

    Usulca sarsıldım 😌

  3. Yazılarınızı hevesle okuyorum ama bu tür iç dökme, günlük hallerin dile dökme, duygularınızı yansıtma yazılarına ayrı bir sevgim var 🙂

  4. Dün, oynarken birden durdu ve şöyle dedi:

    ‘Sen işe gitsen de seni seviyorum ben anne’

    Usulca sarsıldım o an. (aslında bana güceniyormuş ama anlayış göstermiş)

    (İkinci kez yazıyorum yorumu)

  5. Ahh çocuklar büyürken, yeni bir şeyler öğrenirken yanlarında olabilmek… Son 1 yıldır anlamı çok daha fazla benim için. İhraç edilen akademisyen eşimin tutukluluğundan beri yani 🙁 Derya’yla yaşıt olan oğlum babasını fotoğraflardan tanıyor. 6 yaşındaki kızımın baba krizlerini anlatmak mümkün değil 😢😢

  6. Çocuklarını bırakıp kurumsal iş hayatına alıştığın an , bilki duygularını öldürmüş, benliğini yoksaymışsın demektir. Duygular arka plana itildiğinde ise yaşadığını hissedemeyen beyaz yakalı zombilere dönüşüyor insan. Ama beyin bunu affetmez, vakti gelince hesabı görür 🙂

  7. Size daha önce “duygu tercümanı” dedigimi hatırlıyorum ve bu yazıda da hakkettiniz bence bu unvanı :))

  8. ibaşlarda anne çocuğu ile minimum 1 yıl kalmalı kesinlikle diyordum.çocuk büyüdükçe yıllar da arttı. 2 dedim. 2,5 dedim, 3 olmalı dedim. şimdi kızım 4 yaşında işe dönüyorum ama onu eve/bakıcıya/kreşe bırakıp “işe”gitme fikri hala çok canımı acıtıyor. “tamam, artık içim rahat, işe dönebilirim” diyeceğim bir zaman asla olmayacak. bunu anladım. çok zorlaniyorum. bogazimdan yumruk gitmiyor.

  9. gözümün neden dolduğunu anlamasam da iyiki varsın blogcuanne yazılarını okumak büyük bir keyif

  10. ah o evde olamamak. ben nasil alisacagim buna bilmiyorum…