2 Yorum

Hasar kontrolü

“Dijital Topuklar’a üç hafta kaldı!” dememin üzerinden beş, Dijital Topuklar‘ın üzerinden iki hafta geçti ve ben ilk kez yazabiliyorum.

“Blogu biraz ihmal edebilirim” derken ben bile bu kadarını tahmin etmemiştim… Parmaklarım klavyeyi özlemiş, öyle söyleyeyim. Bir yandan yazarken bir yandan kulağımda Yann Tiersen Amelie’nin notalarını tıngırdatıyor ve ben, şu an aldığım hazzın onun piyano çalarken aldığı hazla yarıştığı hissindeyim.

Neler oldu bu beş haftada? Bir kere Dijital Topuklar oldu. İkincisi yani… Öyleydi böyleydi, geldi geliyor, bitti bitiyor derken resmen bir değil, ikincisini yapıp bitirdik ve artık bence kendimizi -en çok da kendimize- kanıtladık. Yine kendimize dersler çıkardık ve aslına bakarsan bu sene bir sene öncekine göre çok daha fazla şey öğrendik ama fena da iş çıkarmadık hani (Yazar burada yine kendisine mutlu olma/başarıyı tatma izni vermemektedir, gayet de acayip iyi oldu işte be!)

Çoğunu bizim bildiğimiz teknik aksaklıklar bir yana, gerçekten güzeldi… Çok özenle seçmiştik konularımızı, konuklarımızı, ve konuşulmasını istediğimiz konuların, hayal ettiğimizden de daha güzel bir şekilde dile geldiğini görmek gerçekten tarifsiz bir duygu… Daha doğrusu şöyle:

Dedim ya aksilikler oldu diye, çoğu izleyiciye yansımayan ama bizi zora sokan ya da gereksiz yere yoran türdendi. Ufak tefek saçmalıklar da yaşadık, bir gün önce bilgisayarımın hafızası doldu, aynı gün e-maillerim kilitlendi falan, şaka gibiydi bazı şeyler… Neyse, gerçekten geride bıraktık, önümüzdeki seneye dair yeni notlar alarak…

Bu süreçte önümüzdeki senenin temasını belirledik, konularını belirlemeye başladık ve şekilleniyor içeriği… Ama önce, ama önce… Edupedia Summit…

Biz bu zirve işini çok sevdik. Mayıs’ta bir tane daha yapacağız. Bu kez eğitimpedia ile birlikte ve anlaşılacağı gibi eğitim üzerine olacak. O da gerçekten müthiş heyecan veriyor bana, “Öğretmen olamadım ama zirve yaptım peheeyyyy!”diyeceğim sonunda… Şaka bir yana, gerçekten acayip besleyici oluyor şimdiden. Konuşulacak konuları ortaya çıkarmak, konukları hayal etmek bile bir hoş ediyor insanı…

Zirvelerden arta kalan zamanlarda normal hayatıma devam ediyorum. Gerçekten de çok özledim durgun (günde iki kez çocukları okula bırakıp aldığım!) hayatımı, geçenlerde evimdeki erzakla ilgili en ufak bir fikrimin olmadığını fark ettim. Nedense bu erzak olayı enterasan, mercimek var mı yok mu, makarna ne durumda falan, bilmek istiyor insan. Biraz toparladım sağı solu, ama hâlâ tam randımanlı olabilmiş değilim, olmak istiyor muyum, ondan da emin değilim…

Blogcuğumu ihmal ettim tabii bu beş haftada, şimdiye kadar verdiğim en uzun araydı. Üzgünüm, ama elimden gelen bir şey yoktu, gerçekten tüm varımı yoğumu her şeyimi Dijital Topuklar’a kanalize etmek durumundaydım. Ki, söylemiştim de ben (“Ben demiştim” demeyi hiç sevmem ama ben demiştim). Programımızın bu bölümünde mikrofonumuzu Sertab Erener’e bırakıyoruz…

Blogum ihmal etmek zorunda kaldıklarım arasında ilk sırada olsa da tek değildi, başta çocuklarım ve sevgilim olmak üzere tüm ailem bundan nasibini aldı. Annemle babamı yardım etmeye geldikleri 10 gün boyunca günde 10 dakika belki gördüm (görmediğim de oldu), çocuklar resmen büyüdü, Derin akustik piyano istemeye, Derya bir dönem ısrarla “NE” dediği SU’ya gayet düzgün bir şekilde ÇU demeye başladı. Sadece o da değil, “Ben çu istiyom” türünden cümleler kuruyor ve ben eriyorum.

Ece’ler yeniden Portekiz’e taşındı bu süreçte… Ki Dijital Topuklar’ın ardından gelen sessizliğimin ve durgunluğumun bir sebebi de buydu – hemen ardından İzmir’e gittim onları görmeye, işin hem duygusal ağırlığı, hem de o yorgunluğun üzerine üç gün boyunca tam anlamıyla “kalk gidelim” bir evde sürekli Derya’yla ilgilenmek kolay olmadı ama son haftalarda aksayan ilişkimizi onardığı kesin.

Önümüzdeki birkaç gün boyunca bir uyku arkadaşım olacak ❤️

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on

Uykuları çok aksamıştı benim en yoğun çalıştığım dönemde ve ben inanamamıştım. Nasıldı yani, bu bir şaka olmalıydı, gece 12’de uyanıp 02’ye kadar uyumamalar, sabah 5 buçukta uyanmalar… Ancak o kadar yoğundum ki olaya el atacak halim bile olmadı, annem bizdeyken o uyanıyordu onunla sabah ama hepimiz için çok yorucu oluyordu. Dijital Topuklar’ın hemen ardından yine Seride‘nin whatsapp’ında aldığım soluğu ve o da bana hemen Uykunun Matematiği‘ni hatırlattı. Derya’nın uyku programını ortaya döktüğümüzde ortada çok bariz bir tablo vardı: Ayakta kalması gerekenden fazla süre uyanık kalıyordu. Bu yaştaki (22-23 aylık) bir çocuğun, iki uyku arasında uyanık kalması gereken süre en fazla 5 buçuk saatti, ama bizimki -özellikle de akşamları- 6-6 buçuk saati buluyor, vücudunda giderek biriken yorgunluk gece uyanmalarına, sabah erken uyanmalara neden oluyordu. Kolları sıvadım ve dedim ki “Bu böyle gitmeeeğğğz!” Birkaç gün boyunca akşam 6-6 buçukta yatırmam gerekti, ama şimdi yeniden uyanma saatleri 06 buçuğa, bazen 06:45’e kadar uzadı ve en nihayetinde bu sabah 06:55’e uzadı. Nazar etme ne olur; çalış, senin de olur.

Başka neler oldu bakayım bu süreçte?.. Ha evet, son dakikada Bienal‘e ve Kitap Fuarı‘na gittik bu sene… Kitap Fuarı’na az kalsın gidemeyecektik. Ben normalde çocukları hafta içi götürüyordum öğretmenlerinden izin alarak, ancak en büyüğümün ne kadar büyüdüğünü fark etmemiş olacağım ki artık derslerinin, okulda olmasını gerektirecek kadar ciddileşeceğini düşünmedim. Fark ettiğim noktada geriye bir tek son gün kalmıştı, maratonu ekip fuara gittik, onu ayrıca yazacağım.

Onun dışında gerçekten hasar kontrolüyle geçti, geçiyor zaman. Bir yandan biriken işleri hafifletmeye çalışırken, en çok da “Anne gitmeeee!” diyerek arkamdan ağlayan çocuklara Faresu okuyorum bol bol.

Bunu aslında onun için, onlar için yapıyorum güya ama bana da çok iyi geliyor. “Çocuklarımın benimle olmaya ihtiyacı var” gerçeğiyle “Benim onlarla olmaya ihtiyacım var” gerçeği neyse ki birbirinden ayrılamayacak kadar sıkı örülmüş…

Neyse ki…

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

2 yorum

  1. özlemiştik biz de

  2. Merhaba Ebrar yok mu artık?