7 Yorum

Ben böyle miydim, böyle mi doğdum?

Geçtiğimiz yaz bir yazı yazmıştım, “Amma da Abartıyoruz!” diye… O yazıya hem burada, ama en çok da sosyal medyada çokça yorum gelmişti. O yorumlardan biri de Yıldıray Karakiya’ya aitti. Son bir senedir iki çocuğuna gündüzleri tek başına bakan Yıldıray, bu durumdan dolayı enteresan tepkilerle karşılaştığını söylüyor, ve soruyordu: “Kadınlar, kadınlara neden bu kadar kötü davranıyor?”

Yıldıray’ın yorumu çok düşündürücüydü, ben de hepimizi daha da fazla düşündürtmesi için yorumda kalmamasını ve bu konuda bir yazı yazmasını istedim. İşte o yazı, bu yazı…

***

Ben Böyle Miydim, Böyle Mi Doğdum?

Hayır.

Yazıya başlamak için bundan daha olumsuz bir ifade bulamazdım sanırım. Üstelik tam olarak doğru da değil.

Hah, şimdi tam oldu işte. Olumsuzun devamında karmaşa, bravo!

En baştan başlayayım o halde: Ben bir erkek olarak doğdum. Hâlâ erkek olarak devam ediyorum hayatıma. Doğduğumda bunun yalnızca biyolojik bir durum olduğunu bilmiyordum. Çocukken de kimse bana böyle bir şey söylemedi. Ergenliğimin ilerleyen zamanlarında bazı meseleleri farklı algılamaya başladım. Olaylar gelişti.

Az önce, “Çocukken de kimse bana böyle bir şey demedi,” dedim ya hani, hah işte, o cümleyi yazdıktan sonra bir on dakika düşünmem gerekti. Çünkü çocukken bana erkeklikle ilgili çok ama çok şey söylediler aslında. Tek söylemedikleri, bunun yalnızca biyolojik bir durum olduğuydu.

Pff, güya temiz temiz anlatmak için en baştan başayacaktım. İyice karıştırdım işleri galiba. Neyse ki, dünyanın ateşten bir küre olduğu zamanlardan girmemişim konuya…

Bir de şöyle deneyeyim: Ben bir erkek olarak doğdum. Doğduğumda pipim vardı yani. Bildiğiniz erkek bebek işte. (Evet, biliyorum, pipiyle doğan bebeklere “oğlan” denir, ama bu yazı bağlamında, içine doğduğum sosyal çevre bakımından, ben, ERKEK olarak doğmuşum.) Çocukluğumun ilk yıllarında da farklı bir durum hatırlamıyorum doğrusu. Erkek olduğum için ağlamamam gerekiyordu, onu hatırlıyorum bir tek. Asıl mesele ilkokul yıllarında başladı. Seksenli yılların nitelikli ve seçkin mahalle ortamında erkek olmak için erkek olmanın, yani bacaklarının arasında bir pipi olmasının yetmediğini öğrendim. Hayli şaşırtıcı ve çokça dehşet verici bir durumdu bu. Mahalledeki abilerimize göre erkek olmak için koduk mu oturtmamız, bir başladık mı on yirmi posta gitmemiz ve hiç yoksa yirmi santimlik bir pipiye sahip olmamız gerekiyordu. Açıp pipime baktığımı hatırlıyorum. Hani Ege’nin şu kızartmalık bamyaları vardır ya, onlara hiç benzemiyordu benimki. Vay arkadaş!

Evdeki iş bölümünü de mahalle ortamında edindiğim bilgiyle yorumlamam çok zamanımı almadı. Demek ki, sırf erkek oldukları için babam ve abilerim bulaşık yıkamıyor, yemek pişirmiyor, çamaşır yıkamıyor, yerleri paspas etmiyordu. Ne de olsa kodu mu oturtan tiplerdi. Geriye kalan bilgilerin sağlamasını almamıştım ama olsun. Belli bir potansiyel vardı yani. Ve demek ki tam da bu yüzden annem ve ablamlar tüm o ev işlerini yapıyorlardı. Kodu mu oturtamıyordu ki kadınlar. Başka türlü olsa, kadınlar, bunca ev işini neredeyse gönüllülük ruhuyla yapmazlardı. Erkek değillerdi işte onlar, pipileri yoktu. Şu bir başladın mı on yirmi posta gitme meselesinde de eser miktarda bir etkisi olamazdı kadınların. Çünkü, yine mahalle ortamında aktarılan kutsal bilgilere göre, pipileri olmadığı için onlar sokamıyorlardı. Biz sokuyorduk, işte o kadar!

Gereğinden fazla açık mı anlatıyorum? Bilerek yapıyorum. Eğer kadınsanız ve yanınızda aşağı yukarı benim yaşlarımda olan, mahalle ortamında yetişmiş, buna rağmen size saygıyla yaklaşan, iş bölümünde adil olmaya çabalayan erkekler varsa, onları daha çok takdir etmenizi sağlamaya çalışıyorum. O tedrisattan geçip, biyolojik olarak erkek doğduğu halde fazladan bir erkeklik eğitimi almak ve bu eğitim bağlamında her gün ama her gün defalarca sınanmak ve erkekliğini tekrar ve tekrar ispatlamak zorunda bırakılan o insanların, onları tanıdığınız halleriyle kalmak için ne kadar çok çaba harcadıklarını, kalamıyorlarsa ne tür bir kara büyü altında olduklarını fark etmenizi istiyorum. Elbette niyetim olumsuz durumları eser miktarda bile olsa meşrulaştırmak değil. Anlattıklarım olsa olsa birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlar, belki. Eh, o da iyiye doğru fena bir başlangıç değil.

Konuya döneyim: Kızlarla tanışmam ergenliğimden çok önce oldu, doğal olarak. Birlikte oynadığımız bir sürü kız vardı. Ortak oyunlar sorun olmazdı. Yakartop, seksek, saklambaç, körebe gibi oyunları karma olarak oynardık. Futbolu erkekler oynardı. Evcilik ve lastik kızların oyunuydu. Bunları karıştırmazdık hiç. Erkektik biz.

Toplumun çok farklı sosyal ve ekonomik seviyelerinden aileler mahallelerde bir arada yaşabiliyordu o zamanlar. Dolayısıyla çeşit çoktu. Kendi evlerimizin dışında, arkadaşlarımızın evlerindeki kadın erkek ilişkilerine de şahit olabiliyorduk. Köyden göçmüş de olsa, kentli de olsa ailelerde iş bölümü aşağı yukarı aynıydı. Çocukluğumdan hatırladığım bütün evlerde, dışarıda çalışsın çalışmasın, ev işleri kadınlara aitti. Babası tarafından çişe tutulmuş ve “Bak böyle sallıycaksın, o son damlayı dona düşürmiyceksin,” türünden ninjalık seviyesinde tekniklerle tanışmış erkek arkadaşlarım vardı ama mesela banyo gününde babası tarafından yıkanmış kız ya da erkek tek bir arkadaşım yoktu. Beni de babam yıkamadı hiç. Evlerin genç erkekleri bakkalın önünde birasına tavla oynayabilirken, kızları genelde ev işlerine yardımcı olurdu. Mahallecek voleybol oynandığı falan da olurdu olmasına ama her ailenin kızı katılmazdı o oyunlara. “Rahat” ailelerin kızları katılırdı. Erkeklerin kızlara bakmalarında, onlar hakkında şöyledir böyledir diye konuşmalarında sorun yoktu. Daha doğrusu söz konusu kızın yakın bir akrabası ya da sevdalısı yakınlarda değilse onun hakkında konuşmak sorun değildi. Aslında teknik olarak mahalledeki hemen her kız erkeklerden en az birinin kız kardeşi ya da platonik aşkıydı. Yine de çatır çutur konuşulur ve bazen bu konuşmalar bir araba dayakla sonlanır, uzun süren kavgalara neden olurdu. İşin garibi, şiddet, hakkında konuşulan ve olup bitenden haberdar olmayan kızlara da sirayet ederdi. “Rahat” ailelerden değillerse tabii. “Rahat” ailelerin kızlarının “yollu” olduğuna dair derin bir inanç vardı. Bu ayrımdan da “çıkılacak kız – evlenilecek kız” kavşağına varıyordunuz. Malum, iyi kızlar ev işlerinden mürekkep bir kariyere, kötü kızlar her yere giderdi. İyi kız olmanın şartı beşti: Yemek, bulaşık, cam silme, yer silme, çamaşır. Erkekliğin iyi ya da kötü diye bir ayrımı yoktu. Erkeklik kategorileri zoolojik temeller üzerine kuruluydu: Aslan, kaplan, çakal, tilki, kurt, maymun gerisi…

Evdeki düzen sokaktaki düzeni desteklerdi. Annem bana bulaşık yıkamayı öğretmedi. Çamaşır yıkamayı öğretmedi. Yemek yapmayı öğretmedi. Cam silmeyi, yer süpürmeyi, toz almayı göstermedi. Yemek, tatlı, meyve, çay babamın ve abilerimin önüne servis edilir, bulaşıkları kaldırılır, kirlileri yıkanır, ütülenir, katlanırdı. Erkek işi değildi bunlar. Ben de kadın değildim. Çok mantıklı!

Değil aslında. Yukarıdaki denklem kendi içinde tutarlı olabilir, ama mantıklı değil. Ben bu durumu asla tam olarak benimseyemedim, çocukken bile. Uyumlu davranmaya çalıştım, hatta bazı davranışları, düşünce kalıplarını otomatik olarak kullandım; yanlış yazılmış ama güçlü kodlar bunlar. Fakat sonrasında hep rahatsızlık duydum. En başta içimi gıcıklayan huzursuzluğun ne olduğunu bilmiyordum. O zamanki düşünce yapıma uygun bir ifade kullanmam gerekirse (LGBTİ camiasından özür dileyerek ve onları tenzih ederek), “ibne değildim” sonuçta ama… Yine tanımlayamadığım, büyük bir baskı hissediyordum üzerimde. Daha da erkek olmalıydım, üç pipi gücünde, dört pipi gücünde erkek olmalıydım mesela. Mesela bir gün küçük abimin önerdiği gibi, bana “Lan,” diye hitap eden çocuğun ağzını kırmalıydım oracıkta; bırakın sofradan tabağımı kaldırmayı, kendi çamaşırımı kirli sepetine atmayı…

Bu cinsiyetçi baskının (şiddetin demeliyim aslında) bana çok yararı oldu. Basınç yükseldikçe, bir türlü üzerime oturtamadığım erkeklik kodları çatırdamaya başladı. Zamanla sıyrılmaya başladım o kara büyüden. Bir yılanın dersini değiştirmesi gibi bir seferde sıyrılamadım, ne yazık ki. Öylesi kolay olurdu, büyürdüm ve eski derimin içinden yepyeni çıkardım. Ben, o kara büyüyü pul pul döktüm. Çok uzun sürdü. Ne kadarını dökebildiysem artık…

Bugünümü, ergenliğimin başındayken içine girdiğim ve ilk gençliğimin sonuna kadar içinde kaldığım, kızlar lehine nispeten daha eşit bir ortam sağlayan okula ve hayatıma derinden etki eden, çok akıllı ve ne istediğini, ne yaptığını çok iyi bilen birkaç kadına borçluyum büyük miktarda.

Ortaokulun ilk yılında, hayatımda ilk defa futbol oynayan bir kızla karşılaştım mesela. Bizimle bizim kadar iyi futbol oynardı. Haberi olmasa da, pullarımı en çok dökenlerden biridir o kız. Ona teşekkür etmek için bir projemin hayata geçmesini bekliyorum.

Sıra dışı kadın öğretmenlerin öğrencisi olacak kadar şanslıydım. Kendimi inşa etmek için önce yıkmam gerekiyordu ve o öğretmenler o dönemimde büyük olasılıkla hayatımı kurtardılar. Kadınlara duyduğum saygının çoğunu onlar sayesinde kazandım.

Sevgilisi olma onuruna eriştiğim kadınların hepsi de irade sahibi, duruşunu bozmayan, ne yapacağını, ne istediğini, ne kadar istediğini, ne istemediğini çok iyi bilen bireylerdi. Benim bütün yamuklarımı bir ka-portacı hassasiyetiyle düzelttiler. Derken bir gün karşıma bir ejderha, Banu çıktı ve birlikte iki çocuk yaptık.

 


Eşcinsel arkadaşlarımın algılarımı nasıl değiştirdiğini, nasıl açtığını anlatmanın bir yolunu bulabilsem keşke. Zekalarının kıvraklığı, bakış açılarının çeşitliliği, kalıpların, kaidelerin, sözde temellerin altını oyma becerileri… Belki bir gün…

Evet, kabul etmeliyim ki, bir iki tane de erkek arkadaşım var bu konularda bana katkı sağlayan. Bunlardan biriyle hâlâ sürüyor ilişkimiz. 14-15 yaşımızdayken, “İbne gibi küpe mi takılır,” dediğimde, “Küpe takan herkesin ibne olduğunu da nereden çıkardın?” demişti. Aşağı yukarı o tarihten beridir kulağımda bir halka küpe ile dolaşırım. Öyle düşünün…

Bütün bunların ev işlerini ve çocuk bakımını paylaşan bir erkek olmamla ne ilgisi var diye soranlar olursa diye yazayım: Yukarıdaki özet, kadınla erkek arasındaki farkların biyolojiyle bağlı ve sınırlı olduğunu kavramamın hikayesidir aslında. Bunu bir kere kavradıktan sonra, yaşam gerçekten ve (ancak o zaman) tam anlamıyla müşterek oluyor.

Uzun zamandır Banu’yla beraberiz. Yan yanayız. İki oğlumuz var. Ev işlerini (biraz pasaklı olduğumuz için, eğer yapmışsak demeliyim) her zaman birlikte yaptık. Tayga doğunca da durum değişmedi. Çocuk bakımını birlikte yürüttük. Bir yılı biraz geçen bir süredir gündüzleri çocuklarla ben ilgileniyorum. Banu (bir ejderha olduğu için) hayallerinin peşinden gitti ve Cincüce Bobin Hizmetleri adında bir seramik atölyesi kurdu. O sabah atölyeye gidiyor, biz çocuklarla evde kalıyoruz. Bazılarında zorlansam da, aşağı yukarı bütün ev işlerini yapabiliyorum. Çocuklarla ilgili yapamadığım iki şey var: Doğuramıyorum ve emziremiyorum.

 

Küçük oğlumuz Orman iki yaşından beridir sofra kurmaya yardım ediyor. Yemeği bitince tabağını kaldırmayı biliyor. Odalarını kendilerini topluyorlar. Evde temizlik yaptığımız zaman, Orman minderleri kaldırıyor, Tayga kanepeyi süpürüyor. Evimizde renklerin cinsiyeti yok. Eşyalar kız – erkek diye ayrılmıyor. Ben oğullarımla evcilik oynayabiliyorum. Tayga’nın minicik porselen bir çay takımı var. Onunla çay demleyip içiyoruz bazen. İkisi de yemek pişirme oyunu oynamayı seviyor. Annelerinin çocukluğundan kalma bebeklerle, oyuncak dikiş setleriyle falan oynamaya da bayılıyorlar. Tayga kendi yatağını kendi topluyor birkaç gündür.

İşte böyle, sevgili okur. Ben tam olarak böyle değildim; böyle doğdum aslında, ama doğduğum gibi kalana kadar çok uzun bir yol katetmem gerekti. Uzun lafın kısası şu: Ben bir erkeğim, biyolojik olarak.

 

Hamiş 1: Bu yazıyı böyle bırakırsam aileme haksızlık etmiş olurum. Ailemden yalnızca çocukluk dönemime dair bölümlerde söz ettim. Oysa yaşam bir tek benim için sürmüş değil. Annem ve babam toplamda beş çocuk büyütmeyi başardılar. Büyük ablamın kendi ayakları üzerinde durabilen iki yetişkin kızı var. Büyük abimin hayranlıkla takip ettiğim iki kızı ve bir oğlu var. Küçük abimin delifişek iki oğlu var. Küçük ablam ise ailesini kendi bildiği gibi kurdu ve voleybol oynarken piyano çalabilen bir kız yetiştirdi. Herkes kendi payına, gidebildiği kadar uzağa gitti, gelişebildiği kadar gelişti. Hiçbir şey kolay olmadı. Dönüp baktığımda, alt yapımda yer alan ama o günlerde içeriden göremediğim birçok şeyi artık görebiliyorum.

Hamiş 2: Ben, tek örnek değilim. Çevremde benim gibi başka erkekler var. Daha geçen gün, benim gibi iki çocuklu bir arkadaşımla yemek değiş tokuş ettik. Pişirdiğim mercimek çorbasından verdim, onun pişirdiği nohuttan aldım. Sizin çevrenizde de vardır böyle örnekler mutlaka, daha dikkatli bakın.

Yazar Hakkında

Yıldıray Karakiya – İki çocuklu çocuk kitabı okuyucusu, yazı yazıcısı, bisiklet binicisi, Bir Dolap Kitap kapağı, Cincüce Bobin Hizmetleri kocası, evde çalışan tam zamanlı ev erkeği

 

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

7 yorum

  1. tebrikler, yazınızdan da yaptıklarınızdan da çok etkilendim.

  2. Senem Çilingiroğlu

    Eşimle 9 yıldır evliyiz amaaa 17 yıldır beraberiz. 2 yaşında bir kızımız var. Benim eşim nohut yemeği mercimek çorbası yapamaz. Kolayından başlayalım tarhana çorbası öğretiyim dedim yine de emin değilim yapar mı? Diğer taraftan aç kalmaz, aç bırakmaz, yemek yok mu demez, çamaşırları kirliyse atar yıkar, ütülenecekse ,ki illa ki ütüsüz olanı giymek istediğinden çoğu zaman giyeceği ütüsüz olur, onu ütüler…Örneğin ben hamileliğim boyunca evde hiç süpürge, vileda, ütü yapmadım. Yemekleri de eşim yaptı. Ama hamileliğimin 37. Haftasına kadar te Sarıyer’den taaa Gebze’ye gittim geldim çalıştım. Bir de üzerine ben yapılan işi eleştiririm bıdı bıdı annem çok kızar. Kocana laf söyleme böyle erkek mi var çocuk işten geliyor gık demiyor ne dersen yapıyor kıymetini bil der. Kıymetini biliyorum tam 17 yıldır o benim canım. O kadar kıymetli ki onunla bir çocuk yaptık. Diğer taraftan çamaşır yıkamak, ütü yapmak, yemek yapmak, ev işi yapmak bunlar kıymet bilinecek değil eline sağlık denilecek şeyler. Kadınlar tüm evin temizliğini yapınca önemli olmuyor da erkek yapınca neden olay olsun. Erkekler başka yerde yaşıyor da gelip bizim evimizi mi temizliyor. Onların çamaşırlarını da biz mi giyiyoruz da çamaşır yıkayınca övünsünler. Temizliyorlarsa kendi evlerini temizliyorlar, yemek yapı8yorlarsa onlar da yiyecek… Bir insanın kendi işini yapmasını anormal görüyor toplum. Tabi o insan erkekse. Yoksa kadınsa herkesin işini yapmalı. Benim iş yerimde, ki ben bankada çalıyorum, bir kadın yöneticim bir gün biz iki kadın çalışana siz kızsınız bu dosyaları hazırlarken şöyle sağına soluna bakın tertipli olun yarın bir gün evleneceksiniz dediydi, ne ilgisi var demiştik de, erkekleri de siz toplayacaksınız onlar düzenli olmayabilir gibi zırvalamıştı. Yani erkek iş hayatında dahi dağıtabilir. Bu kafayla gelen bir toplum tabi elinde viledayla bir erkek görünce aman göklere çıkaralım zira dünyalı olamaz düşüncesinde oluyor. Benim eşimin insan gibi insan olması konusunda annesine teşekkür etmem gerekiyor. Ve hatta babasına. Annesi çocukları için ne kadar koşturduysa babası da o kadar eski tip uzak duran baba olmuş. Annesi hem çalışmış kendi kariyeri için uğraşmış, hem eski mahalle baskısı ile savaşmış, hem maddi zorluklara karşı ek iş yapmış evde ve tabi ki asıl minnettar olduğum konu çocuklarına iş yaptırmış. Evet benim eşim ütüsünü kendi yapmış. Bir tek kayınvalidemin yemeği çok güzeldir ve o varsa mutfağa girilmez zaten patates bile soydurmaz, onun dışında eşim annesiyle pazara da çıkmış alışverişe de, bir tane oğlum var ona çuval mı taşıtcam dememiş yüklemiş soğan çuvalını. İyi de yapmış. Eşim çok güzel Pazar alışverişi yapar. Pazarlık da süper yapar. Gelelim çocuk konusuna. 80 lerde sokakta büyümüş bir erkek olarak eşimin çocukluğu mahalle içi ve mahalleler arası kavgalarla geçmiş, defalarca bir yerleri yarılmış eli kolu yüzü iz dolu, gerektiğinde pipisini de övünerek göstermiş, zamanın şartlarına uygun aslan gibi bir erkek özelliklerini de taşımış, ama hiç benim de aslan gibi bir erkek evladım olsun dediğini duymadım. 17 yıl önce bile kızım olsun demişti. Kız babası oluyorum diye aklına ne geldiyse yaptı. O zaman bu sevincini tam anlayamamışım ama 2 yıl geçti tabi kızımızla ilgili gelecek planları da yapıyoruz. Bakıyorum da hep kendi ayakları üzerinde dursun, ne istiyorsa onu yapsın, kendini koruyabilsin, yok aikido yapsın yok yüzsün, en az iki dil bilsin, dünyayı gezsin. Şimdi şimdi anlıyorum aslan gibi bir erkek yetiştirmek kolay eşimin istediği aslan gibi bir kız yetiştirmek. Bir de arada aklı, inadı, çalışkanlığı, azmi sana benzesin diyor dünyadaki tüm iltifatlara değişmem.

  3. Harikasınız tebrik ediyorum.Muhteşem bir yazı olmuş devamını bekleriz, bende bu konuda ejderha Banu kadar şanslıyım harika bir adamla hayatı paylaşıyorum.Dilerim bir gün kirli donunu, çorabını ortalıktan kaldırmayan diğer aslan, kaplan, kurt, çakal vs.pipiliklerde pullarından kurtulurlar 🙂

  4. Gelecekten umidimi arttirdiniz, siz bizim nesille baslayan bir degisimin onculerindensiniz… ve supersiniz 🙂

  5. Böyle bir dünyada ve ülkede kendiniz olabilmeyi basarmissiniz. Tebrik ediyorum.Belki abarti gelecek ama “Nobel” ödülü almış kadar saygınsıniz gözümde.Kesinlikle.

  6. Dünyayı🌏 en azından Türkiye’dek🇹🇷; bilinçli ve bütün sıkıntılara rağmen😔 modern yaşamayı başaran insanları🤞sorgulayan ve mücadeleci harika kadınlar ve az da olsa ; sorgulayan, sorgulatilan😊uyumlu erkekler (Siz bir üst level sınız mücadelenizle) kurtaracak.Varliğınıza ve yazınıza (çook değerli.🤞)teşekkürler..Ejderha Banu’ ya selam.😊Blogcu Anneye sevgiler.❤

  7. Çok keyifli bir okuma oldu, fikrinize sağlık ama yine de ofisimde yanımda o eşit davranmaya çalışan ya da saygılı olan erkekleri neden takdir etmeyeceğim. Ne kadın ne de erkek için bunun fazladan övülmesi gereken bir davranış olduğunu düşünmüyorum.