1 Yorum

Çocuktan Sonra Romantizm Var mı?

Yazar Hakkında

AYÇA SOBUTAY – Yazmayı, okumayı ve koşmayı seven; 3 ve 4,5 yaşlarındaki iki oğlu ile anneliği tatmış, acı tatlı anılarına zaman zaman blogunda yer veren, hobileri arasında “yüz yirmi beşe bölünmek” olan lojistikçi anne.

Bizim gibi otuzların başında evlenip vakit kaybetmeden “çocuklu” sınıfına geçen bir çiftseniz, “Evlilikten sonra romantizm var mı?” sorusuna cevap bulamadan, “Çocuktan sonra romantizm var mı?” sorusuna cevap arıyor olmanız kuvvetle muhtemel. Hele ki bizimkiler gibi çocuklarınızın arasında yalnızca 16 ay var ise bırakın cevabı bulmayı, bu soruyu sormaya bile vaktiniz olmayabilir.

Biz Meriç’le hiçbir zaman romantizm aşığı bir çift olmadık. Öyle ki, o en sarhoş anında tüm içtenliğiyle benim “espritüelliğime” nasıl âşık olduğunu anlattı, ben ise en yoğun anlarımda dahi sevgimi geyiğe vurmadan ifade edemedim. İşin ilginç yanı ikimiz de edebiyatı, yazmayı çizmeyi severiz; o şiiri ayrı sever, benim de aram eh işte fena değildir, aşkı layıkıyla anlatan her türlü sanat eserinden etkileniriz. Ancak çift olmak ayrı bir dinamik, 21-22 yaşlarında çıkmaya başlayıp, 15 yılı iki çocukla birlikte devirmek ise apayrı bir dinamik.

Hal böyleyken, bizim için romantizmin tarifi alışılagelmişin biraz dışında. İlişki tarihimizin en güzel anıları hep kahkahalarımızla süslü. Mesela bana göre romantizmin dibi Boston sokaklarında zilzurna sarhoş olup, bir kaldırım kenarında elimizde bira Boston şivesini taklit ederken birbirimizi videoya çekmemiz; ya da Central Park’taki bir Shakespeare oyunundan kaçıp, karşımıza çıkan ilk kişiye “Shakespeare’i de çok abartıyorlar canım!” dememiz (Meriç sonradan bu beyanından pişmanlık duyacaktı), aynı kişinin şaşkın bakışları karşısında “Bakın, bizim şu sincaba benzeyen tatlı mı tatlı bir oğlumuz var!” diye eklememiz ve daha niceleri… O yüzden çocuklarla birlikte vakit geçirmek benim için ne kadar paha biçilmez olsa da sevgilimle baş başa vakit geçirebilmek, gülebilmek de bir o kadar kıymetli…

Tam da bu yüzden baş başa geçirdiğimiz anlar azaldığında içimde bir eksiklik duygusu kabarıyor. Mevsim geçişinden dolayı ikimiz de haftalardır nanemollayız; onun okulu başladığı için, okul çıkışı evde de her daim okunacak öğrenci kağıtları, notlayacak sınavları olduğundan temposu bir anda arttı. Ben zaten işte yoğun bir dönemden geçiyorum; bir de çocukların okulu, etkinliği, sporu püsürü derken birbirimize vakit ayırmamız lüks oldu. Geçen annemlerin de desteğiyle bir Cuma akşamını boşa çıkardım ve sevgilime “Hadi baş başa bir şeyler yapalım” dedim. Gece hayatından yaklaşık yüzyıl önce emekli olduğumuz için rezervasyon konusunda tam bir fiyasko yaşadık. Aradığım üç yerden de eli boş döndüm (İstanbul’da Cuma gecesi rezervasyon yapmaya çalışacak kadar turist olmayı ne ara başardım?!) Sonunda mekanların kapısına gidip şansımızı bir de böyle deneyelim dedik.

Şansımıza, kapısına dayandığımız ilk yer bizi geri çevirmedi. Peynir tabağımızı ve şaraplarımızı ısmarlarken çocuklar gibi şendik. Menüye bakıp da “Eveeet bahisler açılsın, bakalım bu geceyi nasıl bir hesapla kapatıcaz!” der demez sevgilim beni derhal üniversite kafasından çıkmaya davet etti. İşte benim için romantizmin başladığı anlar… Şarapların tam da aradığımız lezzette olması bizi eski günlere, beş yıllık Amerika maceramıza götürdü. Gecenin ilerleyen saatlerinde restoran yöneticisinin masamıza gelip “Aman bi yere kaçmayın Sibel Tüzün sahne alacak” diye bizi gaza getirmeye çalışması ve getirememesi, kalkmamıza az kala Sibel Tüzün’ün sahne alması ve biz çıkarken fonda Fever söylemesi(!), benim geceye devam etme hevesimi ortak bir kararla törpüleyip ertesi günkü sorumluluklarımızın bilincinde evin yolunu tutmamız, arabamıza yürürken sokaklarda büyük oğlumuz Deniz’in spor hocasını taklit edip kopmamız… Bunlar da geceye damgasını vuran diğer romantik anlar…

Çocuktan sonra romantizm var mı? Sanırım ne var ne yok… Kitaplardaki, filmlerdeki romantizm yok, evet. Onun yerine yaşanmışlıkların, ortak hedeflerin, kök salmış duyguların, konuşmadan aynı şeylere gülüyor olmanın getirdiği mutluluk ve heyecan var. Mum ışığında şarap, yatağa serilmiş güller ya da kitap içlerine yazılan gizli notlar yok. Ama Instagramda birbirine forward edilen ebeveynlik esprileri, günlüklerden dökülen eski minik notlar ya da çocuğunu en komik anında yakaladığın, bir de üstüne caps’ledigin fotoğrafına yatakta dakikalarca gülmek var. Kısacası uzun ve çocuklu ilişki romantizminin içeriği, ritmi, tadı çok farklı ve onu yaşatmak için çaba sarf etmek şart…

 

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir yorum

  1. Tam da yarın çocukları anneme bıraksam mı acaba? diye düşünürken okumak iyi geldi 🙂
    Romantizm kadını olamadım ben hiç. Eşimden de beklemedim. Ama başbaşa biraz zaman geçirmek her çifte iyi gelir.