18 Yorum

Ai Weiwei ve Annelik Halleri

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Ezgi Elibol Topçuoğlu tarafından kaleme alındı.

Yazar Hakkında

Ezgi ELİBOL TOPÇUOĞLU -Anne olduktan sonra çok değişti. Mutlu çocuk yetiştirmenin mutlu insan olmaktan geçtiğini neyse ki çabuk fark etti. Kendine doğru bir keşfe çıktı. Eskinin kariyer kadını, yeni sanat aşığı oldu. Oğlu ile birlikte günbegün büyümeye devam ediyor. Instagram hesabında oğluyla okuduğu kitapları paylaşıyor.

Yeni yıl kararlarına karşı kişisel bir inançsızlığım var. Ama yine de bu yıl, tam da Ocak ayında hayatımla ilgili bir karar aldım. Hatta utanmadan aldığım karara bir de isim koydum: “Ezgi’nin Anneliğe Yeni Bir Bakış Kararı!” Motivasyon öyle okuduğum onlarca ebeveynlik kitabı, mükemmel annelik blogları ya da pedagog seanslarından sonra gelmedi. Tam tersine, en yakın arkadaşımla bebeklerimizi bakıcılara bırakıp çatır çatır gezmelerimizin birinde; anneliğe ve oğluma en son kafa yormayı beklediğim yerde, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Ai Weiwei – Porselene Dair sergisinde “Dan!!!” diye kafama indi minik bir ekrandan!

Meşhurlar meşhuru Weiwei’nin meşhurlar meşhuru bir işi var: Straight. Çin’in Sichuan bölgesinde 2007 yılında bir deprem oluyor. Sanatçı, ekibiyle birlikte deprem enkazından çıkan demirleri topluyor. Bu demirler, atölyesinde elle dövülüyor, dümdüz bir hale getiriliyor ve bir arada kocaman ve etkileyici bir yerleştirme olarak Londra Kraliyet Sanat Akademisi’nde sergileniyor. Şöyle bir şey:

SSM’deki sergide ise bu yerleştirmenin hazırlanış sürecini anlatan yaklaşık 15 dakikalık bir video gösteriliyor. Video önce enkaz görüntüleriyle başlıyor. İş ve okul saatlerinde gerçekleşen bu depremde, ne acı ki ölenlerin büyük kısmı çocuk olmuş. Çünkü bu bölgedeki okullar depreme son derece dayanıksız inşa edilmiş. Videonun en başında perişan bir anne inleyerek konuşuyor ve şuna benzer şeyler söylüyor:

“Anne, çok çalışıyorsun.” derdi bana. “Beni okula göndermekle çok iyi bir şey yaptın ama. Göreceksin her şey çok güzel olacak.”

Ben anne oldum olalı bazı şeyleri izlemiyorum, okumuyorum, elimden geldikçe yok sayıyorum: Bebek ölümleri, çocuk kaçırmaları, dayak yiyen çocuklar, aç çocuklar, sevilmeyen çocuklar, ağlayan bebekler… Kısacası bir bebeğin ya da çocuğun kötü durumda olduğu hemen hemen her şeyden uzak duruyorum. Çünkü eskiden vah vah ederek izleyip sağlıklı bir zaman sonra aklımdan çıkardığım şeyler; şimdi günlerce kâbuslarımda kovalıyor beni. “Ya oğluma olursa?” diye düşünmeden duramıyorum. Zaten doğumdan sonra bir bulutlu bir güneşli ilerleyen ruh halim, iyice gök gürültülü sağanak yağışa dönüyor. Ama işte ne kadar kaçmaya çalışsam da bazen yakalanıyorum böyle beklemediğim anlarda. Ciğerlerim sökülüyor. Bu videoyu izleyince de söküldü. Oturdum, iç çeke çeke ağladım. O anneye, onun pisi pisine kaybettiği çocuğuna, çocuğunu kaybetmiş tüm annelere, galiba en çok da her annenin çocuğunu bir gün kaybetme ihtimali olmasına…

Sonra uzun uzun düşündüm haliyle. Annelikten ettiğim onca şikâyeti, çocuksuz günlerime duyduğum özlemi, içimdeki yoğun sevginin ve onun getirdiği sorumluluğun altında ezildiğimi… İzin verip kendinizi bırakırsanız sanatın böyle bir gücü var işte. “Şair burada ne demek istemiş?” noktasından “Evet, bu benim hayatıma dokunuyor” noktasına alıp götürüyor sizi. Ben de “Başka bir gözle baksam ne olur?” diye kurcaladım. Kendime tuttuğum aynadaki görüntüden hoşlanmadım ama nefret de etmedim. “Daha iyisini yapabilirim. Büyük değişikliklere gerek yok. Aklımda tutsam yeter, küçücük bir adım atsam yeter.” dedim. O zamandan beri de usulca değişmeye uğraşıyorum.

Yakınlarımla çokça paylaştım, dahası artık bunu duymaktan bıktılar: Annelik zor! Herkes başka türlü yaşıyor; kimisi hop diye giyiyor annelik ceketini, kimine dar, kimine bol geliyor. Ama ne olursa olsun, “Ben hiç zorlanmadım şekerim.” diyenini duymadım henüz. İnatla da bu zorluğu anlatmaya çalışıyorum, çünkü bana daha önceden kimse söylemediği için betona çarpmış gibi oldum doğumdan sonra. Benim aşırı gerçekçi yakınmalarımı dinleyip doğum planlarını erteleyen tüm dostlarımdan bir kez de burada özür dilerim. Zaten ben doğurmayın demiyorum, doğurun da buna hazır olarak doğurun!

Bu zorluk hissi biraz da içinde yaşadığımız çağla ilgili diye düşünüyorum. Zira artık her şeyi biliyoruz. İstemediklerimizi bile… Herkesin hayatının ıncık cıncık detayına hâkimiz. Bir de bu hayatlar hep bizimkinden daha iyiymiş gibi bir illüzyonun içindeyiz. Sosyal medyanın psikolojik ağırlığı konu analık olunca iyice kötüleşiyor çünkü hep “daha” anneler var gözümüzün önünde. Çocuğunu daha organik besleyen, ona kendini daha çok adamış, onla daha çok oyun oynayan, onun gelişimine daha çok mesai harcayan, ona daha sakin yaklaşan… Öte yandan modern insanın çocuklarına verdiği kıymet ve konuya atfettiği önem arttıkça, pastadan pay kapma çabaları da çoğaldı. Gün geçmiyor ki yeni bir kitap çıkmasın: “Bunu okursanız günde on beş saat uyur”, “Çocukları hapur hupur sebze yiyen annelerin başucu kitabı”, “Her şeye peki annecim diyen çocuk yetiştirmenin on altın kuralı”, “Zeki çocuk istiyorsanız alın bunu okuyun”… YouTube kanalları, dergiler, her biri ayrı ekole inanan peygamberimsi çocuk doktorları… Dört bir yandan annenin yetersizlik hissini büyütüyorlar adeta!

Bir de farkındalığımız ve kendini gerçekleştirme isteğimiz arttı. Hepimiz potansiyelimizi sorgulama, kendimizin en iyi versiyonu olma, içimize doğru yolculuklara çıkma peşindeyiz. Evden işe, işten eve gidip, evlenip çocuk bakmak yetmiyor artık mutlu olmamıza. Seramik kursuna gitmeliyiz, en son çıkan kitapları okumalıyız, yoga ile iç huzuru bulmalıyız. Üçüncü dalga kahveleri tatmalı, seyahate çıkıp en güzel fotoğrafları çekmeli, sosyal medyada en yüksek like sayısına ulaşmalıyız. Bunların hepsi zaman istiyor. Bilin bakalım çocuktan sonra, özellikle ilk yıllarda en az bulunan şey nedir: Kendine ayıracak zaman. İşte o yüzden analık babalık iyice zorlamaya başlıyor insanı.

Ancak ben kaka kokularından bunalırken dünyanın başka yerlerinde çocuğunun kokusuna hasret anneler olduğu göz ardı edilemeyecek bir gerçek. O zaman ne yapmalı? Yedi gün yirmi dört saat şükürle yaşayan Pollyannalar şu hayatta en özendiğim insanlar ama ben öyle değilim, olamıyorum. Sabah 6’da kafamı yastıktan kazıyarak kaldırıp mızıklayan oğlumun yanına “Olsun, sağlıkla uyandı ya…” diye gülerek gidemiyorum. 2 yaşın şanından olan küçük şeyleri büyük dramlara dönüştürme krizlerinde (“Kar yağsa da dışarı montsuz çıkmak istiyorum!” krizi, “Yaptığım çiş miktarıyla bezim patlamaya hazır bir bomba haline gelmiş olabilir ama yine de değiştirmeyin!” krizi, “Bu elmayı yuvarlak kesmişsiniz, ben kare istiyordum, haydi birleştirin ve tekrar kesin!” krizi… ) sakin kalıp göz hizasında “Seni anlıyorum” diye konuşamıyorum. Bazen içimden çokça dışımdan küçük patlamalar yaşıyorum. Gidemediğim tatiller, izleyemediğim filmler, okuyamadığım kitaplar, yorgunluktan öldüğüm günler, 15 kiloyu kucakta taşımanın hediyesi sırt ağrıları, uyuyamadığım geceler… Birikiyor, birikiyor ve yılgın bir ebeveyne dönüştürüyor beni.

Videodan sonra değişim kararı aldım ya, bir yerlerden başlamalı dedim. Öncelikle bütün sosyal medya uygulamalarını telefonumdan kaldırdım. Evet, dünyadan bihaber halde geziyorum. Dün akşam ne yediğinizi, tatilde nereye gittiğinizi, devlet büyüklerimizin akla ziyan açıklamalarını, hangi ünlünün hangi filmi çektiğini, hangi fenomen annenin çocuğunu neyle beslediğini bilmiyorum. Ama inanmazsınız, vaktim var! Kocamla sohbet etmeye, birkaç sayfa daha kitap okumaya, en önemlisi oğlumla daha çok oyun oynamaya, mesela bir böceği uzun uzun izleyip onla ilgili sohbet etmeye vaktim var. Hayatımda kozmik değişiklikler olmadı. Yine de anın keyfini daha çok çıkarabiliyorum. Bir de başkalarının hayatına kafa yormayı, kıyas yüzünden eksik hissetme duygusunu azalttım, değmeyin keyfime!

“İkimiz birden sevinebiliriz. Göğe bakalım.” diye başlamış şiirine Turgut Uyar. İşte ben de hem kendimi hem oğlumu sevindirmek için minik “annelik göğe bakma durakları” yaratmaya çalışıyorum. Bütün koşturmanın, karmaşanın, zıplayıp hoplamanın, ağza atılan oyun hamurlarının, ayağa batan legoların ve dağınıklığın ortasında bir an duruyorum. Kokusunu içime çekiyorum ve ”Oh beee!” diyorum içimden, “Dünya varmış.” O anda hatırlıyorum ne kadar şanslı olduğumu, onun hayatıma nasıl bir güzellik kattığını ve aslında her şeyin yolunda olduğunu. “Seni seviyorum” diye fısıldıyorum kulağına. Her seferinde endişeleniyor ve “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor. Çünkü şimdiye kadar sadece evden çıkarken “Akşama görüşürüz. Seni seviyorum” demişim O’na. Gülümsüyorum, “Hiçbir yere gitmiyorum, buradayım” diye cevap veriyorum. “Annelik buhranlarına çözümün bu mu? Bu kadar mı yani?” diye sorabilirsiniz. Bu kadar. Ve şimdilik yeterli.

Hafta sonu Emirgan kalabalığı bazen cehennemi andırıyor, biliyorum. Ama sergi Çarşamba günleri saat 20:00’a kadar gezilebiliyor, bir şans verin derim. Sanat; rutinimizi kırmak, kendimizi şarj etmek için en güzel yöntem. Bakalım Weiwei’in porselenleri sizde nerelere dokunacak? Herkese tatlı sanat kaçamakları, bunaltmayan ebeveynlik yolculukları, deliksiz gece uykuları, iki yaşını krizsiz sendromsuz geçiren bebeler dilerim!

NOT: Görseller İngiliz Kraliyet Sanat Akademisi ve SSM’nin kendi websitelerinden, bir de benim cep telefonumdan alınmıştır.

Konuk Yazarlık

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

18 yorum

  1. Sevgili Ezgi,
    Benim de siram simdiymis, ” hah iste benim kelimelerimi birlestirip yaziya dokmus biri” diyebilirim.
    Kizim 2,5 yasinda ve o iki yas civarindayken bu yaz facebook, instagram hepsini bir gun sildim. Kendimi surekli baskalarinin ki bu genelde diger anneler oluyordu hayatlarini izlerken buldum ve bir anda o kadar anlamsiz geldi ki. Aslinda esimin yorumu cok etkili olduydu, biraz uzak dur sosyal medyadan diye. Ama ben grileri olan biri olamadigimdan sildim hepsini 🙂 Yasadigin o ferahlama hissini anliyorum.
    Sevgiler

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Merhaba Deniz,

      Hikayemde bahsetmedim ama, laf aramızda benim eşimin de yorumları bu yöndeydi 😊 İşe yarıyor sosyal medyasızlık!

      Görüşmek üzere.

  2. “Annelikten ettiğim onca şikâyeti, çocuksuz günlerime duyduğum özlemi, içimdeki yoğun sevginin ve onun getirdiği sorumluluğun altında ezildiğimi…” tam da benim hislerim..
    o kadar boğuluyorum ki..ilaç gibi geldi..

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Bilmiyorum yardımcı olur mu size ama, inanın çoğu anne yaşıyor benzer duyguları. Genelde saklanıyor, paylaşılmıyor ama durum böyle. Her duyguyu, her hissi de kucaklamak gerekiyor bana kalırsa.
      Sevgiler.

  3. 40 yas “bencilligi”nden midir, iki cocuk yogunlugundan midir, zamanla azalan algi-bilmek istediklerimdeki artistan midir…bilmiyorum, bir sebeple telasli ve kendine donuk hallerim artiyor, beraberinde gelen pismanliklarla…ama “koku”ya yaptiginiz vurgu var ya…bir de ogullarimin misssler gibi boyun, el, ayak, nefes kokulari…ne zaman sevgimi dusunerek-en yogun hissettigim an’lari hatirlayarak eve gelsem; ogullarimin bakislarinin daha bir mutlu oldugunu goruyorum…gercekten boyle mi, ben mi oyle goruyorum bilmiyorum; ama bana cok iyi geliyor…hemen eve gidip cocuklarima da iyi geleyim:)

  4. anneliğin üzerinden ciddi bakışların çekilmesini talep ediyorum. geçen gün eşim hakkında konuştuğumuz kişiyle ilgili şöyle dedi:

    ‘eğer çocuğuna bunu öğretememişse, ben ona anne demem, anne olamamış demek ki’

    pardon? anne olmak ne demek? annelik kurumundan tam olarak neler bekleniyor? anneler bazen naif, bazen kırılgan, bazen çekingen, kimi zaman dalgın, çoğu zaman yorgun, bazı bazı da düşüncesiz olabilirler. sonra düzelebilir, belki hep aynı kalabilirler. annelikten çok şey beklemesinler.

    annelik bir form değildir.
    yazı çok güzeldi ayrıca.

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Hep söylerim, herkesin anneliğine kimse karışamaz 🙂 çok teşekkürler bu arada.

  5. Çok şükür ki benimde 2 evlâdım var Rabbimin emaneti . Tırnakları acısın istemem. Onlarla tattım anneliği nasıl muhteşem bir duygu tarifi imkansız…. Rabbim korusun onları….

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Tüm çocuklar iyi olsun, sizinkiler gibi sevilsin, korunsun, tırnaklarına zarar gelmesin umarım… Sevgiler.

  6. Sevgili Ezgi cim,
    Öyle güzel yazmissin ki keşke bende kızımla paylaştığım anları bu kadar güzel yazabilsem dedim. Çok annenin duygularına dokunduğunu görüyorum .Hayat kosturmasi ve yapmak zorunda hissettiğimiz herşey arasında, aslında beslendigimiz tek şey çocuklarımızla kalp kalbe gecirdigimiz anlar .Sana bu anların çoook olduğu keyifli bir hayat diliyorum
    Sevgiler
    Füsun Alacam

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Bence senin kızın çoooook şanslı, tabi ki sen de öylesin. Eeeenn kocamanından öpücükler!

  7. Merhaba,
    Özellikle sosyal medyanın anneler üzerinde yarattığı baskıyı dile getirmeniz harika olmuş. Bu durum gerçekten çok ciddi buhranlar yaşatıyor annelere. Ben kimseleri silmedim ama etkilenmemeyi başarıyorum sanırım. Gerçi bilinçaltım ne durumda bilemiyorum. Uzun zamandır okuduğum en güzel yazı ve tespitlerden oldu.

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Etkilenmemeyi başarabiliyorsanız harika! Sosyal medya tu kala değil, hakkıyla kullanınca şahane bir mecra zaten. Teşekkür ederim yorumunuz için 🙂

  8. “hangi fenomen annenin çocuğunu neyle beslediğini bilmiyorum.” en çokta bunu merak ederim 🙂 faydalı bir yazı teşekkürler

  9. Günümüz ebeveynlerinin neden daha yoğun ve yorgun olduklarına dair yaptığınız yorum beni benden aldı:) Evet, kesinlikle azla yetinmiyoruz ve durmaksızın kendimizi geliştirmek istiyoruz:(

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      O yüzden de daha büyük bir yük hissediyoruz omuzlarımızda işte… Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için.