16 Yorum

Çocukların Sesi Olurken…

Günlerdir süren “cinsel istismar” tartışmalarına, daha tamamlayıcı olacağını umduğum bir boyuttan bakmak istiyorum.

“Günlerdir süren” derken, sosyal medyadaki tartışmalardan bahsediyorum. Yoksa kamunun geneline yansıyan, siyasette bir değişime yol açacak bir tartışma ben görmedim.

Herkes bu konudaki -haklı öfkesini- ortaya koyuyor, ve elbette ufak da olsa bir uyanış oluyor insanlarda, ancak kalıcı bir çözüm, mutlak bir değişim olması için çok ama çok daha fazlası gerekli bence… Nitekim, bu son birkaç ay içinde ortalığı yerinden kaldıran kaçıncı çocuk istismarı vakası… Biz ki Ensar Vakfı’nın hâlâ faaliyete devam ettiği, Alemdağ yangınının hesabının sorulmadığı, “115 çocuk hamile” haberini yapan gazetecinin sürüldüğü, o vakaları gizleyen doktorun başhekim yardımcılığına getirildiği bir ülkede yaşıyoruz; sosyal medyada öfkemizi kusmak bizi belli bir yere kadar götürür sadece…

Ki, cinsel istismar olaylarına ses çıkarırken bile yanlış yapılıyor. “Çocuk istismarına hayır!” derken istismara uğramış çocuk görselleri paylaşılıyor. “O konuşamıyor sen sessiz kalma” diye, kız çocuğunun ağzını kapatan erkek eli görseli paylaşılıyor; güya farkındalık yaratmak adına ama “yapılmasın” denilen şeyi yaygınlaştırmaya katkıda bulunarak… “Çocuk susar sen susma” çağrısı, çocukların küçükken susması algısını istemeden devam ettiriyor -ki çocukluğunda susmuş biri olarak bunun ben bile farkına sonradan vardım.

Eğitimli olanlarımız çocuklara mahremiyet eğitimi vermekten bahsediyor. Bu önemli gerçekten… Birçoğumuz cinsel organlarımızın “özel yerler olduğunu”, bize hiç ama hiç kimsenin istemediğimiz gibi dokunamayacağını, dokunması halinde etrafımızdaki yetişkinlere söyleme gücümüz olduğunu ve bize inanılacağını bilseydik, bugün “Çocukluğumda taciz edildim” diyenlerin sayısı çok daha az olurdu bence…

Ama mahremiyet eğitimi tek başına yeterli değil, bence değil en azından… Bir kere toplumun çok az bir kısmı bu tür girişimlerden haberdar oluyor, bir. İkincisi, çocuğu tek bir alanda güçlendirirken, toplumun geri kalanında ona “Sen aslında görünmezsin” mesajı vermek tamamlayıcı bir yaklaşım değil.

Nerede bu “Sen aslında görünmezsin?” mesajları? Her yerde… Bir kere sokakta, toplu taşıma araçlarında… 6 yaşından küçük çocukların ücretsiz taşınıyor olması, onların oturmaya hakkı yokmuş gibi görülüyor birçok kişi tarafından. “Annesi kucağına alsın.” Hatta onu da geçtim, annesi de kalksın yaşlı birine yer versin, o yaşlı biri çocuğu kucağına alsın beklentisi var çoğu kişide… Yaşlılara gösterdiğimiz -göstermemiz beklenilen- saygıyı çocuklara göstermeye başladığımızda asıl değişecek bir şeyler…

Kızkardeşim Portekiz’de yaşıyor, marketlerde, dükkanlarda, her yerde küçük çocuklu müşterilerin önceliği varmış. En azından onun yaşadığı bölgede hiçbir yerde sıra beklemiyorlarmış, öyle bir mevhum yokmuş. “Ne zaman sırada beklemeye kalksam kasiyer beni öne çağırıyor, kimse de kalkıp ‘bu kadın niye öne geçiyor?’ diye sormuyor” dedi.

Bunu İsveç’te yaşayan bir arkadaşıma anlattığımda “İsveç’te öyle bir şey yok, herkes eşit. Toplum zaten çocuğun etrafında şekillendiği için çocuğa ya da çocuklu insanlara ayrıcalıklı bir muameleye gerek olmuyor” dedi. İnsan hayal bile edemiyor.

Türkiye’de durum nasıl? Çocuk parklarında unutulmuş bir oyuncaktan çok çekirdek kabuklarına, sigara izmaritlerine, boş ve kırık bira şişelerine, kedi kakalarına kadar her şey var. Bir kere çocuk parkı denilen şey kenara köşeye sıkıştırılmış plastik kaydıraklardan ibaret… Çocukların özgürce oynayabileceği alanlar değil.

Ülke olarak çocukları önceliklendiren bir zihniyete sahip değiliz. Çocuklar, birçok şeyden sonra geliyor hemen her yerde… Gelişmiş şehirlerde yetişkinlerden, arabalardan (kaldırımlarda onların daha çok hakkı var), bazen hayvanlardan (yaşadığım semtte sokak hayvanlarını çocuklardan daha fazla önemseyen insanlar hiç az değil), kırsalda ise tarladan, traktörden, işten güçten sonra geliyor çocuklar. Devlet okullarında siyaset öncelikli. Özel okullarda ise veli… Çocuklara bir an önce büyüyüp iş gücüne, topluma katılmaları gereken küçük insanlar olarak bakılıyor, onların söz hakkı, geleceğe dair beklentileri önemli değil sanki…

Geçen gün Nihan çok doğru bir şey söyledi: Kendi altın kafeslerimizi temiz tutup, tüm suçu etrafa atıyor olduğumuzdan bahsetti. Oraya gelen bir yorumda mıydı, hatırlamıyorum; “Çocuklarımızı nasıl koruyacağımızdan bahsediyoruz, ancak çocuklarımızın tacizci/katil olmamaları için ne yapabiliriz, bunu hiç konuşmuyoruz” gibi bir şey demişti birisi… Elbette hiçbirimiz çocuğumuzun katil/tecavüzcü olmasını istemiyoruz. Ve tüm katillerin, tecavüzcülerin de bir gün çocuk olduğunu unutmamak lazım. Psikolojik ve biyolojik rahatsızlıklar bir yana, bir yerlerde bir şeyler yanlış ve ebeveynler olarak bunun önüne geçebilir miyiz, oturup düşünmeli…

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu‘nun çağrısını dikkate almak lazım: “Aile zannettiğiniz kadar güvenli bir yer değil” diyor TKDF, Cumhurbaşkanı’na yazdığı -ve tabii ki yanıtsız kalan- mektubunda. Çok çarpıcı bir cümle bence…

Cinsel istismar vakalarında alevlenen “çocukların mahremiyet eğitimi” tartışmalarını genişletmek lazım. “Çocuklarda Hak Eğitimi” gibi bir şey olması lazım, çocukların da hakları olduğunu bilmeleri lazım. Bu haklar sadece “Bedenime dokunma” ile kısıtlı değil. Elbette vücut bütünlüğü, barınma ve sığınma hakları başta geliyor, ancak bunları sadece sözde bırakıp sokakta, otobüste, okulda, kısacası her yerde onların “var olabilme” haklarını bastırdıkça bir taraf hep eksik kalacak. Daha bu sabah arkamızdaki okuldaki öğretmen (ya da müdür) bayrak töreninde car car bağırıyordu çocuklara. Aynı öğretmen/müdür, karşısında duran yetişkinlere böyle bağırabilir miydi? Yanıtı hepimiz biliyoruz.

Ne zaman bu konular açılsa, bir çocuk vahşi bir şekilde zarar görse, ona zarar veren faile çeşitli yakıştırmalar yapılıyor: Sapık, psikopat, pedofil! Elbette bu tür davranışlarda bulunan insanların -çoğunun?- psikolojik bir bozuklukları var, ancak bunun hukukta da karşılığı olmalı. Trafik kazalarını sorumsuz araç kullanan, alkollü araç kullanan, kurallara uymayan insanlara atfetmek yerine “Trafik Canavarı”na teslim etmek kolayına geliyor insanların, istismar konusunda da öyle…

Bir suç işlediysen, hukutaki karşılığını ödeyeceksin, bunun için de öncelikle suçun ve suçlunun tanımı yapılmalı. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği bunu şöyle özetlemiş:


Hukuk demişken, şunu hatırlamak da önemli: Böyle olayların devamında hemen içi boş bir “idam cezası” tartışması başlatılıyor. “İçi boş” dememin sebebi şu: başlangıç seviyesindeki hukuk bilgim, Türkiye’de idam cezasının, uluslararası hukukla uyumlanarak geri dönülemez bir şekilde kaldırıldığını hatırlatıyor bana… Türkiye’nin idam cezasını geri getirebilmesi için daha önce imzalamış olduğu uluslararası anlaşmaları yırtıp atması gerekiyor ve bunun da bir bedeli var diye biliyorum, yanlış olabilir bu bilgim.

İdam cezasına karşıyım, bunun nedenini, nasılını şimdi tartışmayacağım, sadece şu dikkatimi çekiyor: Ne zaman bu konu açılsa tartışma “O pislikler hapiste bizim vergilerimizle yaşamaya devam ediyor” etrafında şekilleniyor. Bunu biraz komik buluyorum ben. Evet, tabii ki bizim vergilerimizle yaşamaya devam ediyorlar, ancak o vergilerle başka neler yapılıyor ve hiç sesimizi çıkarmıyoruz, biliyor musunuz? Bu sorgulamayı “Ben bu ülkede vergi veriyorum, neden çocuğum kaliteli bir eğitim alamıyor?” diye yapan kaç kişi var? Ya da “Vergimi veriyorum, neden devlet hastanesinde 5 dakikalık muayene için 3 saat bekliyorum?” diye soran? Politikacılar “Deprem vergilerini yol yapmak için kullandık” diye vatandaşla adeta dalga geçerken neden hesabını sormuyoruz vergilerin? Yol kenarındaki, her hafta değiştirilen çalı çırpıyı hangi vergiyle ödediğimizi neden sorgulamıyoruz? Verdiğimiz vergiler, her şehirde bir bilim müzesi yapmaya yetmiyor mu? O kadar vergi veriyoruz, nerede bu ülkenin sanatı, sanatçısı? Tiyatrolar kapanır, tiyatrocular yasaklanırken, o tiyatrocuların maaşlarını vergilerimizle ödediğimizi neden unutuyoruz? Neden o zaman sormuyoruz vergilerimizin hesabını, “O tiyatrocunun maaşını ben veriyorum, tek sesli olmak adına susturamazsın onları?” diye?..

Mesele yine “mış gibi” tartışmalara geliyor. Sorunun en kolay noktasına odaklanıyoruz çoğu zaman… Geçici bir rahatlamadan öteye gitmiyor çoğu çaba…

Çocuklarımıza mahremiyet eğitimi verelim tabii, ama aynı çocuklarımız okullarda “değerler eğitimi” adı altında bir başka tür istismara (dayatıcı, baskıcı, dinci öğretiler) maruz kaldıklarında da sesimizi çıkaralım o zaman. Çocuğumuz özel okulda okuyor olabilir, daha serbest/özgür/aydın bir ortamda olabilir, ancak özel okulların bu ülkedeki oranının %3’ü geçmediğini, bizim “değerler eğitimi”nden köşe bucak kaçırdığımız çocuğumuzun, hayatın geri kalanında giderek daha da baskıcı bir ortamda yetişen diğer çocuklarla aynı ülkede yaşadığını da unutmayalım…

Bütün Fin okulları sanat, bilim, matematik, yabancı dil, sosyal bilimler ve beden eğitimi içeren eğitimleri vermek zorunda. Bunları nasıl yapacakları konusunda ise özgürler. Fin okulları pratik ve mesleki programlara ve okullarda yaratıcılığın geliştirilmesine öncelik tanıyor. Finlandiya, öğretmenlerin eğitimi ve gelişimine ciddi yatırımlar yaptı; dolayısıyla öğretmenlik oldukça yüksek statülü, güvenli bir meslek haline geldi. Okul müdürleri, okullarını nasıl yönetecekleri konusunda geniş bir yetki alanına sahip ve bu alanda önemli ölçüde profesyonel destek alıyorlar. Finlandiya, okulları ve öğretmenleri birbirleriyle kaynak, fikir ve tecrübe alışverişi yapmak konusunda cesaretlendiriyor. Okullar bulundukları toplumla, toplumdaki ebeveynlerle ve öğrencilerin diğer aile üyeleriyle yakın ilişki içinde olmak konusunda teşvik ediliyor.

diyor Ken Robinson “Creative Schools” kitabında. Biz ebeveynlerin de okullardan bunları talep etmesi lazım; kaçımız bunları talep edecek bilinçteyiz? Kaçımızın bunları talep etmeye MECALİ var? Her gün daha da geriye giden bir zihniyetten çocuklarımızı korumaya çalışmaktan, istisnasız her sene değişen bir sınav sisteminden çocuğumuzu nasıl kurtarabiliriz diye uğraşmaktan, çocuğumuzun eğitim haklarını talep edecek durumda bile olamıyoruz çoğu zaman… İmkanı olan kendi çocuğunu kurtarıyor, başka bir şey gelmiyor elden…

Çocukları sadece kriz anlarında hatırlamayı, çok derin bir yarayı elimizle kapatmaya benzetiyorum ben… Elimizi bastırınca kanama duruyor ancak kaldırır kaldırmaz devam ediyor. Elbette cinsel istismar, hele de sistematik hale gelmiş boyutuyla, hepimizin aynı anda ve yüksek sesle ortalığı ayağa kaldırmamız gereken bir konu… Ancak eğitim, bilim, sağlık, sanat, spor gibi alanlarda, kısacası yaşamın genelinde çocukların sesi olmadığımız sürece, onlar görünmez olmaya devam edecekler bu ülkede…

16 yorum

  1. Bir eğitimci olarak altına imza atacağım bir yazı olmuş. Eline sağlık Elif.

  2. Çok güzel, çok doğru yazmışsın Elif. Benim ifade edemediğimi, içimde hissettiklerimi kaleme dökmüşsün. Kalemine sağlık.
    Ben instagramda paylaşım yapmadım bu konuyla ilgili. Çünkü bunu çok sığ ve sahte buluyorum. Daha iyi, daha duyarlı bir insan olmak dışında ne yapabileceğimi de çok bilmiyorum.
    Sokak hayvanlarıyla ilgili daha etken bir rol oynayabiliyorum fakat bir çocuğu babasından, amcasından, aile dostundan kurtarmak için ne yapılabilir bilmiyorum. Toplumun bu kadar hastalıklı olması çok üzücü. Psikolojisi bozuk, sağlıksız insanlar çocuk sahibi oluyorlar ve aynı şekilde sağlıksız, hastalıklı bireyler yetiştiriyorlar. Bunun neresine nasıl yetişebiliriz ki? Kökten bir zihniyet değişimi lazım ülkeye. Ben kendi fanusumda yaşarken, benden çok uzakta çok büyük trajediler yaşanıyor biliyorum. Ve bu konuda çok umutsuz hissediyorum.

  3. Merhabalar, yazdıklarınızın hepsine tek tek üzülmüşlüğüm neden diye sorgulamışlığım var. Keşke diyo insan keşke.. biz hak etmiyor muyuz? Herkes hak eder bence. Adaleti, eğitimi, sanatı, sağlık imkanlarını ve daha bir sürü insanca muameleyi.. çok az bi süre madrid de bulunduk ama şehri ve insanları gözlemek için yeterli bi süreydi ve 1 mayıs işçi bayramına denk gelmişti. Polis yürüyüş yapmak isteyen insanlar için önce yolları kapadı. Daha sonra festival tadında bir şeyler kutlandı inanın durup ağladım. Ağladım çünkü benim ülkemde, güzel ülkemde olaylar vardı, yaralananlar vardı.. yaşananlar, tanık olduklarımız kendimize olan saygımızı kaybetmemizd sebep oluyo bence. Güzel şeyler olur ve hakkımız olanı alırız umarım sevgiler🙏🏻

  4. Her toplumsal sorunla ilgili yaptığınız Instagram paylaşımlarında ve blog yazılarınızda içimden gelen tek bir şey vvar”sizin gibi düşünen insanların sayısının artması dileğiyle..”🌸

  5. Iyiki varsiniz 💐

  6. Williamsburg2004

    iyi ki varsınız…

  7. Sagolun elif hanim

  8. Harika bir yazı olmuş Elif! Hepimiz anne olarak yazında sorduğun soruların yarısının cevabını bile versek çok farklı bir yerde olurduk…

  9. Parça parça düşündüğüm herşey bu yazıyla oturdu, çok doğru çok haklısınız. Kaleminize sağlık

  10. İnsani duygulardan ne kadar yoksun bir toplumuz, cok aci.

  11. Yazıya katılıyorum ancak ufak Bi nokta da olsa 5 dakikalık Bi muayene tanımı beni Bi hekim olarak rahatsız etti. Sizden önceki İçerideki hastanın nasıl tetkık veya tedavi edildiğini bilmiyor olabilirsiniz Dr acil e Bi konsültasyona gitmiş olabilir VS VS bazen o bekleme suresi uzar yani. Herkese 1 er dk ayırıp muayene yapılması benim için daha hızlı ve kolay? Hasta için?

  12. Muhtesem yazmissiniz.. ortacagda cocuga verilen deger yokmus, cocuklar saatlerce kundaklanip asilir, bir kole olarak kullanilirmis family sozcugunun kokune indiginizde kolelikten geldigini okumustum, adi ustunde iste karanlik cag.. fakat asirlar sonra bakiyorum da hala bazi noktalarda ayni ilkellikteyiz. Bulgaristan fakir bir yer ama orada sadece bir parka goturdum cocugumu istanbulda henuz o kadar guzelini goremedim.kuru plastikten ziyade para verip gotrdugumuz oyun alanlari gibi, hoparlorden devamli klasik muzik yayinlaniyor, meydaninda sergiye ilgi var. Biz hangi ara nasil boyle geri kaldik ? Ve nasil duzeltebiliriz bu koskoca ulkeyi..

  13. Şu yazıyı çevremdekilerle paylaşsam, içeriğinin doluluğuna ve üslubun inceliğine odaklanmak yerine “Din dersine baskıcı diyürleeer!” diye bağrınacaklarından gayet emin olduğum için; mutlanamıyorum, umutlanamıyorum. Siz yine de yazın, iyi ki varsınız.Teşekkürler.

  14. İyiki varsınız, okumak çok iyi geldi

  15. Yine harika bir yazı olmuş. 👏🏻

  16. Kaleminize sağlık,parca parca düşündüğümuz dile getirdiğimiz herşeyi çok güzel toparlamışsınız. Böyle okuyunca da nasıl umutsuzluğa düşüyorum 😔 bir arpa boyu yol gitmek yerine herşey daha da kötüleşiyor. Elini taşın altına sokup birşeyler yapmaya calisanlarin mektuplarına,girişimlerine bile yanıt alamaması çok acı..