2 Yorum

Sistem Sizsiniz

Ken Robinson, “Creative Schools” – “Yaratıcı Okullar” isimli kitabında, insanların iki dünyada yaşadığını söylüyor. Birincisi, içine doğduğumuz, bizden önce var olan, bizden sonra da olmaya devam edecek olan dünya… İkincisi de bizimle birlikte doğan; duygularımız, düşüncelerimiz ve algılarımızdan oluşan dünya, yani iç dünyamız.

Dışımızdaki dünyayı, iç dünyamızın yönlendirmesiyle tanıdığımızı anlatıyor Robinson. Batı toplumlarının, bu iki dünya arasında -fazla- belirgin bir ayrım yapmaya başladığını, oysa düşünceler ve duygular, nesnellik ve öznellik, hakikatler ve değerler arasında keskin bir ayrım yapmanın çok da güvenilir sonuçları olmadığını söylüyor. Ve ekliyor:

Geleneksel akademik eğitim müfredatı neredeyse tamamen etrafımızdaki (dış) dünyaya odaklanırken iç dünyamıza çok az önem veriyor. … [oysa] … insanların, kendi iç dünyalarıyla olan ilişkileri, dış dünyaya olan katkılarını doğrudan etkiliyor.

Akademik çalışmalar elbette önemli ve her öğrencinin eğitiminin bir parçası olmalı… Akademik çalışmalar gerekli, ancak günümüz öğrencilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için tek başına yeterli değil.

İşte bu tür görüşlerin daha fazla dile getirilmesiyle eğitim dünyasında “Sosyal ve Duygusal Öğrenme” gibi konular daha sık duyulmaya başlanıyor. Bu alanda aktif çalışan bir STK olan Ashoka Vakfı, “Farkyaratan Beceriler” olarak adlandırdığı bu konuların gelişmesi için çeşitli çalışmalar yapıyor.

Geçtiğimiz ay Ashoka’nın davetiyle katıldığım, Lyon’daki Global Change Leaders toplantısı da bunlardan biriydi.

Katılımcılar ağırlıklı olarak eğitimci olmasına rağmen, ebeveynlik alanında, ebeveynlerle, ya da ebeveynler için çalışan kişiler de vardı. Ve herkesin çıktısı aynıydı: 21. yüzyılda ebeveyn olmak, kendine dönmeyi gerektiriyor.

Koşulsuz sevgi mümkün mü? 

Bireysel terapi sürecimde keşfettiğim şeylerden biri de neredeyse hiçbirimizin koşulsuz sevilmediği ve neredeyse hiçbirimizin koşulsuz sevmediği gerçeği oldu… Hepimiz, annemizi/babamızı “üzmediğimiz kadar” sevildik. Onların bizi hangi hallerimizde daha çok sevdiklerini bir süre sonra anlayabildiğimiz için, öyle davranmaya çalıştık. Bu da bizi biz yapan bazı şeyleri baskılamamız, bazen de onlardan tamamen vazgeçmemiz demek oldu aslında…

Ne zaman terapistimle bu konu açılsa beni bir korku alıyor: Ya ben de çocuklarımı koşullu seviyorsam? Öyle olmadığını söyleyebilir miyim? Onları her haliyle kabul ediyor muyum, yoksa onları, beni en az üzdükleri, en rahat ettirdikleri, en az zorladıkları gibi olmaya mı itiyorum farkında olmadan?

Lyon’da tanıştığım, Ashoka’nın Parenting Changemakers (Farkyaratan Ebeveynler) girişimini yürüten Vipin Thekk, “Kendinizi her şeyinizle sevmeden çocuğunuzu her şeyiyle sevemezsiniz. Kendinize karşı empati beslemeden çocuğunuza karşı besleyemezsiniz” diyor.

Vipin bunu dünya üzerinde söyleyen ilk ya da tek kişi değil. Dikkat edin, son zamanlarda birçok ebeveynin “Bana çok iyi geldi” dediği ebeveynlik kitaplarının hepsi çocuğa değil, ebeveynin kendisine odaklanıyor.

Biraz geç kalan bir odaklanma bu belki de… Çocukluğumuzda göremediğimiz ilgilerin telafisi…

Başını “Empati”nin çektiği, Ashoka’nın “Farkyaratan Beceriler” olarak adlandırdığı bu duygusal beceriler gerçekten de fark yaratıyor. Henüz yeterli sayıda olmasa bile “empati”yi derslerinde işleyen, öğrencileriyle birlikte irdeleyen okul ve öğrenci sayısı giderek artıyor.

Ancak bu yeterli değil. Çünkü empatinin çıkış noktası okul olmadığı gibi, sadece okullarla sürdürülebilmesi de mümkün değil.

Evet, doğru bildiniz, empati ve diğer farkyaratan becerilerin dünyanın daha iyi bir yer olmasına katkıda bulunabilmesi için öncelikle evlerde benimsenmesi gerekiyor. Hep diyorum: Çıtır Çıtır Felsefe kitaplarını bu dünyadaki herkes okusaydı bence savaşlar falan olmazdı!

Bu akşam saat 21:30’da bu konuda bir Instagram canlı yayını yapacağım. Hem bir ebeveyn hem de eğitimci olarak farkyaratan becerileri önemseyen bir konuğum olacak: Özlem Mecit. Özlem, benim aynı zamanda Lyon’daki oda arkadaşımdı, çok eğlenmiştik!

Ashoka’nın, farkyaratan becerileri ebeveynlere de duyurmak ve onları da bu aydınlanmaya dahil etmek için yaptığı çalışmaların bir ayağı olarak gerçekleştirdiğimiz bu canlı yayınların ilkini Lyon’da, Hindistan’daki Riverside okulunun kurucusu Kiran Bir Sethi’yle yapmıştık.


Bu akşam Özlem’le konuşuyoruz, devamı da gelecek.

Global Change Leaders toplantısında aldığım notlar arasında bana en iyi gelen söz şuydu:

Sistem sizsiniz. Sistemi beğenmiyorsanız, başkalarının değiştirmesini beklemeyin.

Ken Robinson da kitabının girişinde aynı şeyi söylüyor:

Kim olursanız olun, nerede olursanız olun, sistemi değiştirecek gücünüz var.

Bunun için de gücünü fark etmek, kendine dönmek, kendini sevmek gerekli aslında…

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” boşuna söylenmiş bir söz değil…

2 yorum

  1. Çok güzel bir yazı.
    Kişisel terapi deneyiminizi daha evrensel (bu yazıdaki gibi) konularla birleştiren daha fazla yazınıza yer vermeniz dileğiyle.
    Perihan hanımı da instagramdan takip ediyorum (benzer konulardaki instagramın izin verdiği karakter sayısı ile ifade ettiği kadarını).

    Yazılarınız ufuk genişletici. Teşekkürler

  2. Bir de bir önceki yazınızdaki “sarılmak” tuşunu, biran evvel Itiraflar’a eklemeniz dileğiyle 😉