4 Yorum

Ben “Biz Bu Süreci Beceremedik” Zannetmiştim

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Duygu Uzun tarafından kaleme alındı.

Yazar Hakkında

DUYGU UZUN – Biri “Annelik nasıl bir şey?” diye sorsa “Çoklu kişilik bölünmesi, izafiyet teorisi, ben yapmadım öbür kişiliklerim yaptı” falan diyebilirdi. Loğusalığın ve cinayete meyilli olmanın uykusuzlukla doğrudan bağlantılı olduğuna emin. El yordamıyla, araştırarak, başkalarından da öğrenerek elinden geldiğinin en iyisini yapmaya ve öğrendiklerini de olabildiğince paylaşmaya çabalıyor.

Aşağıda okuyacağınız yazıyı önce yazdım sonra eşime okuttum. “Çok güzel olmuş teşekkür ederim” dedi. “Ama paylaşacak mısın? Çok özelimiz değil mi? Bunu da o ‘elalem terör örgütü’ dediklerin okumayacak mı? Yadırgamayacak, yargılamayacak mı?” diye sordu sorguladı.

“Evet doğru diyorsun. Haklısın” dedim, öyle gerçekten.

Ama ya peki diğerleri? Benim gibi, bizim gibi kaybolanlar? Kendini bu yolda tek başına hissedip “Biz bu işi beceremiyoruz” diye düşünenler ne olacak? Ya vazgeçerlerse sevgililerinden, ya bizim kadar kararlı duramazlarsa, ya bizim silkinip kendimize geldiğimiz zamanlarda onlar daha da içlerine kapanıyorsa? Ya bir ışık arıyorlarsa?

Niye yazıyordum ben? Yazmak beni iyileştiriyordu. Daha da önemlisi, başkalarına da iyi gelecek umuduyla yazıyordum. O zaman bu duygular, bu karmaşa bir kere gönlümden akıp gittiyse bence illa benden başka bir ruha da iyi gelebilir.

Zaten bu 2018 de böyle bir yıl olacak bizim için…

Olumsuzlara Değil, Olumlulara Odaklan

Aralık ayı hesap kitap, vicdan muhasebesi biraz sanki. Ya da bana öyle geliyor.

Bu fotoğraf geçen sene bu dönemlerde çekildi. “Emre olmadan da 2 çocuğuma birden bakabiliyor muyum acaba?” diye sorguladığım bir gece…

Geçen sene Kasım ya da Aralık -tam emin değilim- Emre ile çok büyük bir kavga ettikten sonra aslında ona ne büyük haksızlık ettiğimi fark ettiğim gece yani.

Elalem terör örgütü ve benim kendi içimdeki Ferhunde yine başroldeydi. Hep birlikte kendi karanlık ruh halimize Emre’yi de çekmeye çalışıyorduk galiba.

Çok yoğun çalışıyorduk. Emre de ben de gün içinde aşırı stresli iş ortamlarında tüm “O iş olmaz yalnız” diyenlere “Tamam ama konuşmamız gereken konu sizce de nasıl olmayacağı yerine nasıl yapılabileceği değil mi?” diye diye bir nevi yel değirmenlerine karşı savaşıyorduk.

Evde dinlenmek yerine Defne emeklediği için sürekli süpürge, ek gıda savaşları, (yoğurt mayalama, günlük çorba pişirme, sebzesini ayrı, meyvesini ayrı, pankeklerini ayrı düşünme), sabahları saatin 5’inde ayaklanıp Defne’yi anneme bırakıp işlere yetişme çabası, Hafta sonu deseniz ayrı bir koşturmaca…

Şimdi bakıyorum da gerçekten delilikmiş.

Yani insan bunu kendine niye yapar diyorum, bir cevap bulamıyorum.

Sakinleşmeyi ve dinlenmeyi unutmuştum, zaten öyle de bir boş an yoktu. Durup ben ne yapıyorum diye sorabileceğim bir zaman bile yoktu.

Sadece bununla kalmayıp sürekli eşime ve başkalarına da benim kadar yorulmadığı (benim kadar delirmediği) için kızıyordum. Sanki benim kadar yorulmuyorsa ya da benim yaptıklarımı yapmadan bir insan yorulamazmış gibi.

Beceremiyordum işte, beceremiyorduk.

Kızgınlığım bir gece bir ejderhaya dönüştü ve bütün eve alev saçtı.

Ve tabii ki en sevdiğimin canını yaktı.

Ben önce o anki sinirle “Kimseye ihtiyacım yok benim” diye başlayıp geceye, Defne’yi kanguruya takıp Stark’ı da alıp sitenin içinde yürüyerek başladım. 1 saatlik yürüyüşün sonunda o yakıp kavuran ateşim de yavaş yavaş soğuk havayla birlikte azaldı.

Sonra eve geldim; Defne’yi yıkadım, giydirdim, yatırdım.

En son Stark’la birlikte Kalben dinleyip şimdi s.çtım falan diye boş duvarlara bakıyordum.

Yatak boş, Oda boş, Ev boş. Duvarlara vuran ışık, yüzümde karanlık. Yine mi sen, bayram günü gibi gelen? Kaçamadım, külleri hala sıcak, kalbimi durdurup kaybolan bir tuzak oluyor her sokak
Hiçbir şey istemedim, Ne yatak ne oda, Ne de ev. Sen de birak her şeyi, Sadece beni sev

Ve kafamda o deli soru: “Ya gelmezse?”

Başında kavga ettiğimiz bulaşık makinesini boşaltmaya devam ederken Emre eve geldi. Kaç saat evde yoktu bilmiyorum ama bana bir ömür uzunluğunda geldi.

Böyle zamanlar insana iyi gelebiliyormuş bazen…

En azından her iki taraf da bir kenara çekilip o kırılma anına nasıl gelindiğini ve bundaki katkılarını (!) sorgulayınca ortaya sağlam bir muhasebe çıkıyor.

Yoksa zor. Hep karşı tarafın suçlu olduğu bir dünya yok, önce bunu kabul etmekle başlıyor iyileşme.

İlişkiler hep çift taraflı yaşanıyor. Bir ilişki bu kadar büyük bir kavga noktasına geliyorsa ortadaki sorunda her iki tarafın da emeği oluyor ve bazen hiçbir şey yapmamak da aslında sorunun büyümesinde en büyük yardımcı davranış oluyor.

Sorunlar konuşarak çözülüyor ama esas çözüm kendi içine dönüp kök nedenleri bulma noktasında gerçekleşiyor.

Yani boş da konuşmamak gerekiyor…

En nefret ettiğim cümle (ve neyseki bunu hiç eşimden duymadım)

Kesin benim de hatalarım olmuştur, olmamıştır dersem yalan olur ama…

Oradaki iç sesi söyleyeceğim şimdi:

Benim bir suçum yok, olsa zaten şimdiye kadar bulurdum, tüm suç senin ama böyle de dersem şimdi ben kötü olurum, olmaz, ben en iyisi var diyeyim de en azından başkaları benim ne kadar “yüce gönüllü(!)” olduğumu görsün, başkalarına anlatırken de önce buradan başlarım anlatmaya

Bunu diyorsa bir insan

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Sadaka mı veriyorsun?” diyebilir miyiz acaba? Bu gerçekten maaşı beklerken “Sen şu 3 kuruşu al git” cümlesini duymakla aynı şey gibi gelmiyor mu sizce de?

İşin şov kısmı.

Samimi değil.

Gerçek değil.

ve en kötü ilişkide bile kendisine saygısı olan bir insan bu diyaloğu devam ettirmeden susup, bunu söyleyen insanla konuşmama hakkına sahip olmalı o noktadan sonra.

Eğer istenilen gerçekten bir ilişkiyi düzeltmekse insan önce kendine dönüyor zaten

Somut olarak, “Ben uzun zamandır senin yaptığın iyi şeylerin hiçbirini görmedim, görmezden geldim, yetinmedim, bana yetmedi senin yaptıkların” diyebilmeli.

Ben parçalanıyordum, her yere yetişiyordum ama bu beni parçalıyordu bir şekilde içimden bir yerlerden. Ve istemiştim ki Emre de BENim kadar parçalansın. BEN nasıl hiç oturmadan yaşıyordum, o da oturmadan yaşasaydı. Şikayet etmeseydi. Ne hakkı vardı ki şikayet etmeye? Neticede yorulmaya ve şikayet etmeye bir tek BENim hakkım vardı. Yoruluyor olabilirdi ama BEN de yoruluyordum BEN daha çok yoruluyordum.

BEN de hiç az değilmişim.

O gece oturdum artılar eksiler yazdım ilişkimizle ilgili ve herhangi birinin beni eleştirmediği kadar eleştirip ruhuma ve aklıma kafa göz dalmış olabilirim.

Böyle zamanlarda kendisini yargılamadan dinleyecek ve hakikaten tarafsız ve yargılamadan sorular sorarak doğruya yönlendirebilecek birilerini arıyor insan yanında. Bir de tabii bu kişi konuşurken dinleyip ne dediğini anlamaya hazır ve açık olmak da gerekiyor sanırım.

Zaten bu konuyu sadece bir kişiyle paylaşmıştım o dönem, o da bana “Saçmalama, her konuda senin yanında, sana destek olan bir eşin var zaten. Sen sadece şu anda bunu göremeyecek kadar kapatmışsın kendini bu konuya” demişti. İyi ki demişti. Çünkü o gece kendimle kaldığımda en çok bu cümle yankılandı o evde. Gerçekten kapatmış mıydım? Yoksa gerçekten o yapmıyor muydu?

O gece kendi kendime hak verdiğim konular oldu, onun hakkını yediklerimi buldum.

Aslında çok da beceremiyor değilmişiz, yani.

Sonra en kritik olan yere geldik. İyi güzel de, iki kişilik bir ilişkiyi tek başıma bozmadım, tek başıma da düzeltemezdim. Onun da eve gelmek istemesi, benim geldiğim noktaya gelmiş olması lazımdı.

Neyse ki gelmiştik o orta noktaya.

Mutlu bir ilişki için küslüğü uzatmamak gerektiğini ve yapıcı hamlelerin çok kıymetli olduğunu biz tam tersi örnekleri görerek öğrenmiştik.

Bugün bunları yazabiliyor olmamın da en büyük sebebi üzerinden 1 sene geçtikten sonra o geceyle ilgili artık vicdanımın da aklımın da rahat olması.

Bir şekilde iyileştik, çünkü iyi olması için çok emek verdiğimiz bir ilişkinin içindeydik.

Biz basbayağı beceriyormuşuz işte.

Demek ki o geceden bugüne gelirken birbirimizin yaralarını ciddi şekilde sarmayı ve iyileştirmeyi başarabilmiştik.

Derin yaralar açmak ya da yaralara tuz basmak yerine ilişkimizde iyileşebilmiştik.

Aslında en önemlisi de sevgimizdi.

Gerçekten sevmek.

Çıkarlardan bağımsız sevmeyi başarmışız galiba.

Yalnızlık korkusu, çocuklar üzülür, elalem ne der, ben ne yaparım, nasıl geçinirim, beni kimse sevmezse…

Bütün bu kendimize ait diğer her şeyden bağımsız eğer bir insanı sadece sevdiğimiz için birlikteysek o zaman bir şekilde oluyor işte…

Diğer her şey bencillik ve sevgiye ait değil gibi sanki…

Bazen insan, ilişkileri içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Dilerim sevginiz sorunlarınızı çözmenizde size deniz feneri olur.

Günün sonunda, dünyanın tüm yorucu ve yıpratıcı koşturması içinde, evin güvenli limanımız olduğunu bilmeye ihtiyacımız var.

Ve dilerim “Biz bu süreci beceremedik” dediğiniz bir noktada bir kez daha düşünüp kazanmanız gereken bir şey var ise elinizde onun kıymetini bilebilirsiniz. Ya da bitmesi gerekiyorsa bitirebilecek gücün içinizde olduğunu fark edebilirsiniz.

Sevgiler…

Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz! -Einstein

eDde’sel şeyler
Instagram.com/DuyguUzunn

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

4 yorum

  1. Büyümek, bu galiba.
    Yetişkin olmak.

    Ben de ne zaman kendimle dürüst diyaloglar kursam, ‘ben de hiç az değilmişim’ diyebiliyorum.

    Yazı çok güzeldi.

  2. Kalemine sağlık …

  3. Ne samimi yazı, ne doğru tespitler, ne ilham verici sözler… Gönlüne sağlık arkadaşım💕Bu da en katıldığım kısmı 😊 “Bütün bu kendimize ait diğer her şeyden bağımsız eğer bir insanı sadece sevdiğimiz için birlikteysek o zaman bir şekilde oluyor işte…”

  4. Sanırım hissettiğimiz ama kelimelere dökemediğimiz tüm cümleler burada kaleme alınmış. harika emeğinize sağlık https://kidega.com/kitap/bagirmayan-anne-baba-olmak-111223/detay bu kitabı okumuş muydunuz merak ettim?