1 Yorum

Ebru’nun Gebelik Günlüğü, 18. hafta

Yazar Hakkında

EBRU Y. – Yemek yapmayı seven ama yemeyi sevmeyen, dağınık ve plansız yaşamaktan keyif alan ama bunu pek başaramayan, enerjisini güneş ışığından alan, hayvanlara büyük zaafı ve doğaya sonsuz saygısı olan biri. 34 yaşında. Eşiyle ve kedisiyle birlikte Amsterdam’da yaşıyor.

Bu hafta çok garip başladı…

Neye niyet neye kısmet. Hafta sonu sol böğrüme bir sancı saplandı. Hareket etmekte ve nefes almakta zorlanmaya başladım. İlk önce kalple ilgili bir şeyler sandım, korktum. Hemen ev tipi bir tansiyon aleti aldık ve düzeni olarak ölçtük ama tansiyonum gayet iyiydi, her zamanki gibi düşüktü.

Sonrasında unuttum acıyı, aradan birkaç gün geçti ve bir akşam öyle sert bir şekilde geri geldi ki acıdan ağlamaya başladım. Daha da kötüsü ağlayamadım, her hıçkırışımda ve ses çıkarışımda daha fena batıyordu bir şey göğsüme, gözyaşlarımı içime akıttım. O gece uyku da yoktu bana, mumya şeklinde sırtüstü uzanarak sabahı ettim.

Ertesi gün evden çalışayım dedim, uff bir sürü de iş vardı yapmam gereken, o yüzden yatakta pijamalarla çalışmaya başladım. Bu arada Ali sürekli ebeyi aramam için beni dürtüyordu. “Tamam” dedim “arayayım da içimiz rahat etsin.” Öncesinde arama motorlarında çılgınca bir araştırma yaptım. Diyordu ki: şu an bir kaburga ağrısı çekiyorsun, tamamen rahmin büyümesi ve hormonlarla ilgili ve tek tedavisi sabretmek… Ebeyi arayıp “Kaburga ağrım var” dedim, sevmediğim ebe Astrid denk geldi, neyse ki kısa bir soru sadece… Bana 18. hafta için kaburga ağrısının erken olduğunu, bunun normal olmadığını ve doktora gitmemi söyledi. Sonra aile hekimimi aradım randevu için, “Hemen gel” dedi (!). Oysa ki ona da arama motorlarında yaptığım sağlık araştırmalarını, bunun normal olduğunu, forumlarda okuduğumu ve sadece emin olmak istediğimi söylemiştim. Yani hemen bir randevu istememiştim, daha yetiştirmem gereken raporlar vardı.. “Yok” dedi, “hemen gel”. Bir koşu aile hekimine gittim hemen, gençten bir kızcağız baktı bana. Detaylı bir muayene, sorular, sorular, sonra gitti geldi daha yaşlı bir doktor çağırdı, aynı muayene, aynı sorular… Sonra beni hemen hastaneye sevkettiler ve sebep olarak da akciğerimde emboli olabileceğini söylediler. Türkçesini bile bilmeyen ben, İngilizcesini hiç anlamamıştım. Sordum ne olduğunu, sebebini ve sonuçlarını…

Akciğerlerimde kan pıhtısı olabileceğini, hamileliğin buna sebep olabileceği söyledi ve sonra herhangi ek bir açıklamaya gerek duymadan ekledi: “Ölebilirsin”. O an “iyi” deyip elimde sevk kağıdımla hastanenin yolunu tuttum. Ali ile konuştuk yolda. İngilizce duyduğumda bir film repliği gibi gelen “Ölebilirsin (You can die)” cümlesini Türkçe telaffuz ettiğim anda gözyaşlarımı tutamadım. Meğerse ölmek bile anadilimde daha anlamlıymış.

Ali “Hemen geliyorum, hastanede görüşürüz” dedi. Gittiğim hastane neyse ki çok yakınlardaydı (VU Medisch Centrum), ama bu benim bu ülkedeki ilk hastane deneyimim olduğu için ve hastane birçok binadan oluştuğu için bir türlü gitmem gereken polikliniği bulamadım. Sonra kağıdın üzerinde SEH kısaltmasını gördüm ve bu kısaltmayla aramaya başladım. Meğerse Felemenkçede Spoedeisende Hulp anlamına gelen bizim bildiğimiz Acil’e göndermişler beni. “Yok artık!” deyip Acil’e kendi yatışımı yaptım.

Vücuduma hemen şu beyaz yapışkan şeylerken yapıştırıp (elektrot sanırım) bir alete bağladılar. Bu arada pratisyen bir hekim gelip üçüncü kez muayene etti, test için kan örneği aldı. Sonra Ali buldu beni yattığım odada, çok şaşırdığını hatırlıyorum beni vücumda kablolarla görünce. Alışacaktı ama sonra, 4-5 saatimizi bu odada geçirecektik ne de olsa…

Sonra bir sürü uzman doktor ziyaret etti odamı, sorular, sorular, muayeneler… Genelde akciğer uzmanları geldi, haliyle akciğerimde emboli olduğunu düşündükleri için… Göğüs filmi çekmek istediklerini söylediler, dedim “Ya bebek?”. Göğüs filminde bir şey olmazmış, öyle dediler biz de çektirdik.. Sonra tekrar geldiler CT tarama yapmak istediklerini söylediler, yani akciğerlerimdeki kan akışını görüntülen ve tünele benzeyen bir alet (Tomografiymiş Türkçesi, bu yazıyı yazarken keşfettim). Dedim yine “Ya bebek? Bu sefer olmaz”, çünkü radyasyon aldığınız bir süreç bu tarama. Hemen iki uzman doktor damladı odama.. Bi 10 dakika konuştuk, basitçe bir ikna seansı yaşadım. Makineyi en düşük dozda çalıştıracaklarını, sadece göğüs bölgesi taraması yapılacağını ve şu an önemli olanın ben olduğumu vs vs… Hatta bir ara makinenin teknolojisini övdüklerini hatırlıyorum, nerde durmasi gerektigini biliyormuş, hahha… Çok tatlılardı cidden…

Tomografi için damar yolları açıldı, ince damarlarım yüzünden yine yanlış denemeler, delik deşik olan kollarım… Buz gibi bembeyaz bir odada robotik talimatlar eşliğinde (nefes ver- nefesini tut) hızlı bir tarama yapıldı. Ali de, ben de artık ne denirse onu yapıyorduk itiraz etmeden, ne düşüneceğimizi nasıl davranmamız gerektiğini bilemediğimiz, birbirimizle pek konuşmadığımız anlardı.

Akşam oldu, nöbet değişim zamanı geldi, tanıdık yüzler evine gitti. Sonra yeni bir doktor geldi odaya ve elimi tutarak bütün test ve taramaların temiz çıktığını ve eve gidebileceğimizi söyledi. Hiçbir şey çıkmadığı için neredeyse üzülecektim. Onca test temiz çıktı, oysa ben daha acıklı bir son bekliyordum…

Anlaşılan aile hekimim kuyuya bir taş atmış ve kalan bütün doktorlar onu çıkarmaya çalışmıştı.. ve hâlâ iddia ediyorum ki benim araştırmalarım (bakınız kaburga ağrısı) doğruydu.

Eve dönüş yolunda hem yorulmuş hem de psikolojimiz bozulmuştu. Parkın içinden eve yürümek istedim ve yolda bu çiçeği gördüm. Tamam dedim kendime “Bitti, unut artık… Bak dışarıda çok güzel bir hayat var sorgusuzca katılabileceğin…”

Bu şimdi söylenecek laf mı? Haftanın kalanında evden çalıştım. O arada iş arkadaşlarımın birçoğu aradı, yapmam gereken işler ertelendi, geçmiş olsun dilekleri iletildi. Beni güzel mesajlarıyla motive ettiler.

Öte yandan belki dil belki kültür farklılıklarından ara sıra muhabbetlerimiz garip bir şekilde noktalanıyor.

Geçen sene aylarca büyük bir ekiple bir proje için çalıştık, proje bittiğinde de ekip lideri küçük bir kutlama için bizi evine davet etti. Merak ediyordum nasıldır tipik bir Hollandalı evi ve ailesi diye, o yüzden hiç ikiletmeden kabul ettim daveti. Gerçi ikiletmeme fırsat vereceğini düşünmüyorum, “Gelemiyorsan sorun yok” derdi. Bizi davet eden ekip lideri, kız arkadaşıyla yaşıyor ve küçük bir kız bebekleri var. Davetin büyük kısmında bahçede ayakta elimizde içeceklerle takıldık. Bir süre sonra acıkanlar için dışardan Endonezya yemekleri söylendi. Bu arada aylardan Ekim’i yaşıyorduk ve bebek yalın ayak bahçede bizimle takıldı bütün gün. O gün arkadaşıma bebeğinin (Lea) çok tatlı olduğu söyledim. Yüzüme donuk bir ifadeyle bakıp “Onunla bir gününü geçirsen böyle düşünmeyebilirsin” diye cevapladı. Aradan aylar geçti, hamile kaldım ve aynı arkadaşıma bebeğimizin oğlan olacağını söylediğimde bana “Bu durumda Lea kadar tatlı olmayacak” dedi gülerek. Gülümsedim “Tabii” dedim kibarca, “kızlar genelde daha tatlı oluyorlar” ama sonra da acayip gıcık oldum. Allasen şaka da olsa bu şimdi söylenecek laf mı??

Başka bir gün Rus bir kız arkadaşımla hamilelik üzerine sohbet ederken nasıl hissettiğimi, neler yaşadığımı sordu. Anlattım uzun uzun.. sonra bana dönüp demesin mi “Sana hiç özenmedim, yerinde olmayı hiç istemezdim” diye gülerek. “Bütün hikâyemi bunu söylemek için mi dinledi?” diye geçirdim içimden. Ben de bekliyorum ki bana cesaret verecek, motive edecek bişeyler söylecek… Şimdi alınganlık mı yapmış oluyorum bu durumda??

Beni ancak doğa paklar. Hastanede yeteri kadar macera yaşadığımıza karar verip hafta sonunu yavaş bir tempoda geçirelim dedik ve ormana doğru yürüyüşe çıktık. Amsterdam ormanında genç kürek klüplerinin bir turnuvası vardı, keyifle izledik. Fiziksel olarak çok aktif bir toplum burası, bunu nasıl başarıyorlar bilmiyorum. Ya koşuyorlar, ya bisiklete biniyorlar, ya kürek çekiyorlar ya da futbol oynuyorlar, özetle sporla ilgilenmeyen birini daha göremedim yakın çevremde. Bu kadarı bana külfet geliyor doğrusu (hamileliğimi saymıyorum tabii ki), yani insan spor yaparken keyif almalı, eğlenmeli değil mi? Bazen parkta koşan insanlar görüyorum, artık ne kadar koşmuşsa eli ayağı birbirine dolanıyor, cık cık cık gerek var mı bu kadar zorlamaya?

Geçen sene kanalda kürek çekenleri görünce çok özenmiş, ben de hemen kürek kursuna yazılmıştım. Hamile kalıncaya kadar da devam ettim aslında. Kışın karında, ayazında kürek çekiyorduk Amstel nehrinde. Bi ara kar yağarken turistlerin fotoğrafımızı çektiğini fark ettim. Dışardan garip görünüyor olmalı ama çok da büyük bir mesele değil aslında kar yağarken kürek çekmek. Isınıyorsunuz zaten 10 dakika sonra (elleriniz hariç!). Belki buradaki insanların bendeki izlenimi de, benim fotoğrafımı çeken turist gibi, dışarıdan garip görünüyor ama düzenli yapmaya başlayınca çok da büyük bir mesele olmamalı aslında…

Biz bu ara benim durumumdan mütevellit sadece yürüyoruz, max 4-5 km yetiyor, fazlası şimdiden yoruyor.

Haftaya detaylı ultrason kontrolümüz var, hâlâ soruyorum ara sıra “Acaba bebek ne yapıyordur, nasıldır?” diye..

Haftaya görüşmek üzere

Sevgiler,

Ebru

Gebelik Günlükleri

Ebru’nun Gebelik Günlüğü’ndeki tüm yazıları buradan okuyabilir, Blogcu Anne Gebelik Günlükleri’nin hepsini buradan okuyabilirsiniz.

Bir yorum

  1. Merhaba, öncelikle çok geçmiş olsun. Normalde Hollanda aile hekimleri paracetamol verip göndermekle ünlüdür ama sizin durumunuzda detaylı bir inceleme yapılmış. Gerçi belki de iyi oldu sonuçta aklınız kakabilirdi, çok şükür sonuçlar iyiymiş.

    Ben de 5 yıldır amsterdam’dayım ve Hollandalıların bireysel karakterlerinden kaynaklanıyor bu tavırları sakın üstünüze alınmayın. Genelde kibarlık olsun gibi bir inçe düşünceleri yoktur ve insanların kişisel hayatlarına müdahale etmesinden hoşlanmazlar. Bizim gibi içli dışlı milletler için tuhaf tabi ama öyle olduklarını kabul etmekten başka yapılacak birşey yok.

    Sevgiler, sağlıkla gelsin bebeğiniz