13 Yorum

Gezdim, gördüm, yazdım: Da Vinci ve Berlin

Çocuklarımızla teknoloji kullanımları konusunda konuşurken konu dönüp dolaşıp bazı arkadaşlarının iPhone bilmemkaçı olduğuna, yok efendim bilmemkimin evinde (kaç çocuk varsa o kadar) iPad olduğuna falan geliyor ve biz, anne baba olarak, zavallı (!) evlatlarımızı bu konuda geri bırakmakla ve onlara haksızlık yapmakla itham ediliyoruz, bizzat kendi evlatlarımız tarafından…

Ve onlara diyoruz ki (hem ben, hem babaları): “İleride bize teşekkür edeceksiniz.”

Belki henüz komplo teorisi boyutunda olabilir çünkü teknolojinin içine doğan çocuklar henüz yetişkinliğe adım atıyor ve bu konudaki araştırmalar yeni yeni sonuç vermeye başlıyor ancak bence şu bir gerçek: Teknolojik aletlerin insana olan zararları henüz yeterince bilinmiyor.

Bakınız teknolojinin birçok faydası var -ki bu blogun var oluşu bile benim için onlardan biri- ancak kontrolsüz kullanılması halinde gerçekten de henüz bilinmeyen ya da yeterince ciddiye alınmayan zararları olduğunu düşünüyorum ben.

Sigara da öyle değil miydi? Bu blogun okurları (en azından bir kısmı) misafire gümüş sigaralıklarda sigara ikram edildiğini hatırlayacaktır. Şehirler arası otobüslerde sigara içilirdi ben üniversitedeyken. Henüz yeni anneydim, daha kapalı yerlerde sigara yasağı uygulanmaya başlamamıştı, restoranlara gidemiyorduk çocukla…

Şimdi ne oldu? “Sigara öldürür” yazan sigara paketlerinin olduğu günlere geldik. Arada ne oldu kaçıranlar için özet geçeyim: Bir sürü araştırma yapıldı. Ve artık sigaranın sadece aktif olarak içene değil, pasif içicilere bile zararı olduğunun bilindiği bir dünyada yaşıyoruz.

Bence bazı teknolojik gelişmeler için de böyle olacak. Belki wi-fi bağlantının ileride kansere yol açtığı söylenecek, belki akıllı telefon kullanımının bazı hastalıkları tetiklediği ortalığa çıkacak bilemiyorum, ancak gün gelecek, özellikle de erken yaşta teknoloji kullanımının uzun vadede sağlığa zararları olduğu tescillenecek, sigaranın olduğu gibi…

Teknoloji-sigara benzetmesi bizim Doğan’la kendi aramızda, kendi çocuklarımızla konuşurken- yaptığımız bir benzetmeydi, ancak geçen hafta aynısını daha önce hiç tanışmadığım bir insandan duyunca çok da yanlış bir benzetme olmadığını düşündüm.

Da Vinci Medya CEO’su Ferdinand Habsburg, bugün çocukların eline verilen mobil cihazları sigaraya benzetti. Gerçi o, bu cihazların bağımlılık yapma yönüne vurgu yaptı; benimse -henüz bilimin kanıtlamasına ihtiyaç duyan- başka bir teorim var… Olsun.

Da Vinci CEO’su Ferdinand Habsburg ile…

Geçtiğimiz hafta Da Vinci televizyon kanalının Berlin’deki ofisini ziyaret eden bir heyetin içindeydim. HT Hayat Genel Yayın Yönetmeni Damla Çeliktaban, Hürriyet gazetesinden Önder Öndeş, Posta gazetesinden Kezban Yılmaz ve Hassas Anne blogunun yazarı Ece Kumkale ile, Türkiye’den de gelen Da Vinci yetkilileriyle birlikte iki gün geçirdik. Bir nevi “temaslarda bulunduk.” Ama nasıl temaslar, çok eğlenceli!

Da Vinci kanalını biliyordum, seneler önce İstanbul’da düzenledikleri bir etkinliğe katılmış, yakın zamanda da yeni tamamladıkları -ve biz oradayken de tanıttıkları- Da Vinci Kids mobil uygulamasını indirip denemiştim. Bize sunulacaklar hakkında üç aşağı beş yukarı bir fikir sahibiydim ancak beklentimin çok ötesinde bir içerikle döndüm Berlin’den.

Da Vinci bağımsız bir medya şirketi. Ferdinand Habsburg’un 2007’de kurduğu şirket o günden bu yana hızla büyümüş ve bugün Berlin’deki merkezinin yanı sıra Varşova, İstanbul ve Singapur’da da ofisleri bulunan, Da Vinci Learning kanalıyla Avrupa, Asya ve Afrika’da 18 farklı dilde yayın yaparak 30 milyon kişiye ulaşan bir yayın organı haline gelmiş. Şirketin Berlin ofisinde 13 farklı ülkeden çoğu genç -ve ebeveyn- 35 kişi çalışıyor.

Türkiye’de D-Smart (127. Kanal), Türksat Kablo TV (461. Kanal), Turkcell TV+ (98. Kanal), Tivibu (126. Kanal) ve digital uydu platformu Filbox (80. Kanal) üzerinden 24 saat HD yayın yapan televizyon kanalının yanı sıra mobil uygulaması Apple Store ve GooglePlay‘den ücretsiz indirilebiliyor. Akşam 8’e kadar çocuklara yönelik programların yayınlandığı kanalda, 20:00’den sonra bilim, teknoloji, tarih, kültür ve doğa alanında, her yaşa yönelik programlar yer alıyor.

Da Vinci, uzmanlık alanını “yaşam boyu öğrenmeyi destekleyen, yenilikçi yayın” yapmak olarak tanımlıyor. Ferdinand Habsburg bunun gerekçelerini şöyle sıralıyor:

Dijital dönüşüm, eğitim sistemlerini düzenleyen hükümetlerin yetişemediği bir hızda gerçekleşiyor. Öğrenme temelli dijital eğitim yazılımlarının, gelecekte öğretmenlerin işlerinin %75’ini ve örgün okulların yerini büyük ölçüde alacağı söyleniyor. Oysa üretim ekonomisi için tasarlanmış günümüz eğitim sistemlerinin dijital öğrenmeyi doğru şekilde benimseyebilmesi için nereden baksan 10-15 yıl var.

Sınıfların yapısı değişiyor. “Flipped Classroom” olarak tanımlanan yeni sınıf yapısında çocuklar ödevlerini öğretmenle yapmaya, öğrenmeyi ise videolar, oyunlar ve sınıf dışında ulaşabilecekleri benzeri içerikler üzerinden gerçekleştirmeye başlıyorlar.

Artık yanıtlar bir tık ötede… YouTube sadece öğretmenin değil, ev ödevlerine yardımcı olan ebeveynlerin, özel ders eğitmenlerinin de yerine geçmeye başlıyor. Bundan 15 sene önce çok fazla şey bilenlere “inek” falan denirdi, artık bilgi oldukça “cool” bir şey.

Çocuklar ödevlerini videolar, oyunlar ya da benzeri yazılımsal çözümlerle dijital ortamlarda gerçekleştirmeye başlıyorlar. Bu bizzat bizim evde de oldu: Bizimki Stop Motion tekniğiyle matematik ödevini yaptı, Türkçe ödevi için haber bülteni sundu geçenlerde. “Aaaaah ah” dedim, “bizim zamanımızda Stop Motion vardı da biz mi yapmadık?!”

Bugünün çocuklarının %65’inin bugün henüz var olmayan mesleklerde çalışacakları artık biliniyor. Da Vinci Kids gibi çocuklara yönelik teknoloji ve bilim konularında eğitime odaklanan şirketler, üretim ekonomisi odaklı tasarlanmış geleneksel eğitim sistemlerinin, dijital öğrenmeyi doğru şekilde benimsemesi sürecindeki açığı doldurmayı hedefliyor.

Buraya kadar iyi, güzel, ancak sorunlar var.

Teknoloji gelişirken, teknolojiyi nasıl kullanmamız gerektiği bilgisi geriden geliyor. Mobil cihaz üreticileri ebeveynleri bu konuda yalnız bırakıyor. Ferdinand’ın “Truva atı”na benzettiği akıllı telefonlar çocuklarımızla aramıza giriyor ve süreci yönetmek hepimiz için yıpratıcı oluyor. Teknoloji bağımlılığı endişesinin yanı sıra çocukların dijital güvenliğini sağlayamamak ve kontrolsüz içeriklere ulaşmasının önüne geçememek de ebeveynlerde endişe yaratıyor.

Silikon Vadisi ebeveynlerinin, çocuklarını teknolojik aletlerin kullanılmadığı, hayal gücünü teşvik eden ve oyunla öğrenmeyi destekleyen Montessori okullarına göndermeleri bir şehir efsanesi değil. Beyin gelişimi tamamlanana kadar oyun oynayarak hayal kurmaya önem verilen bu ortamlarda çocuklar 14 yaşına kadar dijital araçlardan uzak tutuluyorlar.

Çok fazla kaynak var. Ebeveynler devletlerin eğitim politikalarından uzaklaşırken, açığı özel ve dijital platformlarda buldukları eğitim fırsatlarıyla kapatmaya çabalıyorlar (Örneğin Asya ülkelerinde ebeveynler gelirlerinin %15’ini tamamlayıcı eğitime ayırıyorlar). Ancak çocuklar için var olan dijital kaynakların yönetimi ve denetlenmesi gibi önemli konular tatmin edici düzeyde değil.

YouTube, çocukların en çok sevdiği uygulama olabilir ama en güvenlisi olmadığı kesin. Çocuklara yönelik olarak sunulan YouTube Kids’deki içeriklerde oldukça rahatsız edici, şiddet ve seks mesajları içeren unsurlar göze çarpıyor. Bunun sebebi ise içeriklerin insan moderatörler tarafından değil, YouTube algoritması tarafından denetleniyor olması.

Geçtiğimiz aylarda YouTube CEO’su, çocuklara yönelik içeriklerin insan moderatörler tarafından denetleneceğini söylemişti. Birkaç gün önce YouTube’un 8 milyonun üzerinde video sildiği haberi paylaşıldı. Yine de bence, adında Kids de olsa YouTube, çocukların tek başına izleyebilecekleri bir platform değil ve Ferdinand’ın yukarıda bahsettiği “ebeveynlerin yalnız bırakılmışlığı”nı işte ben bu noktada çok hissediyorum.

Facebook, Twitter, Instagram ve Google dünyaya katkıları olan muhteşem ürünler yarattılar. Ancak aynı zamanda, sınırlı miktardaki dikkatimiz üzerinden para kazanmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Rakiplerinden üstün gelebilmek için, bizleri ekrana yapışık tutmak üzere gittikçe daha da ikna edici taktikler deniyorlar. Ne yazık ki, dikkatimizi yakalamak için en doğru olan şey, bizim iyiliğimiz için en doğrusu değil.

diyor, tasarım ve teknolojinin mutlaka etikle uyumlanması gerektiğini söyleyen Tristan Harris.

Harris’in “Birkaç teknoloji şirketi, milyarlarca aklı nasıl kontrol ediyor?” başlıklı bir TED konuşması da var, 18 dakikanızı ayırabildiğinizde seyredin.

Snapchat, “Snapstreak”lerle çocukların arkadaşlık ilişkilerini nasıl ölçtüklerini yeniden tanımlıyor.

Instagram “kusursuz hayat” sanrısını yücelterek öz değerlerimizi küçültüyor.

Facebook, kitleleri küçük ekosistemlere ayırarak bizleri kategorize ediyor.

YouTube bir sonraki videoyu birkaç saniye içinde otomatik olarak devreye sokarak bizi uykumuzdan ediyor.

Kısacası, ortada baş döndürücü bir değişim var ve bu değişimin kaymağını en güzel bir şekilde yiyen teknoloji şirketleri, yarattıkları sorunlara çözüm bulmak konusunda yeterince hızlı ve ehil değiller. 

Da Vinci Kids, işte bu alandaki boşluğu doldurmayı hedefleyerek yola çıkmış. Büyük eğitim firmaları geleneksel sistemin sorunlarına sıkışıp kalsalar da, Da Vinci gibi, Khan Academy gibi yeni ve bağımsız eğitim şirketleri bu değişime daha hızlı ayak uydurabiliyorlar.

Da Vinci, içeriğin çocuklara göreliğini çok ciddiye alıyor – ki yukarıda söylediğim “beklentimin ötesindeydi” konusu da buydu. Ferdinand, Da Vinci’nin sunduğu -gerek kendi oluşturdukları, gerekse prodüksiyon şirketlerinden satın aldıkları- içeriklerin çocuklara uygunluğu için “moderation” (denetleme) yerine “curation” kelimesini kullanıyor. “Curation”ın Türkçedeki kelime karşılığı sanırım yok, ama “küratör” sanat alanında karşılaştığımız, müzelerde, sergilerde içeriği hazırlayan ve belli bir entelektüel uzmanlık ve birikimi olan kişiler için kullanılıyor. Böyle bir içerik için “denetlemek”tense, sanatsal bir anlamı da olan ve “hazırlama”ya daha yakın bulduğum “curate” kelimesi, bende bu içeriğin gerçekten ve hak ettiği gibi önemsendiği izlenimini yarattı.

Da Vinci Kids Dijital Ekip Lideri Chaithanya Kamath

Da Vinci Kids’e göre ideal eğitim sistemi, dijital ortamlarla uyum içinde çalışan yenilikçi stratejik düzenlemelerin yapılmasından ve insani ve duygusal etkileşimlerle yeni nesil öğretmenlerin daha da özgürleştirilmesinden geçiyor. Yapay zekanın giderek daha fazla yer kaplamaya başladığı günümüzde, Ali Baba kurucusu Jack Ma’nın, çocuklara makinalarla ya da yeni teknolojilerle rekabet etmeyi değil, değerlerini korumayı, özgür düşünceyi, takım çalışmasını, başkalarını önemsemeyi, müzik ve sanat gibi değerlerin önemini kavratmak gerektiğini söyleyen sözünü hatırlatıyor Ferdinand Habsburg.

İki gün boyunca edindiğimiz bilgiler dahilinde, Da Vinci Kids’i daha yakından tanıma fırsatı buldum. Çocukların büyük bir kısmının Tom ve Jerry’yi, bilim temelli eğitici programlara tercih etmesi konusunda herkes hemfikir, ancak “seyrettiği zaman düzgün bir şey seyretsin” endişesi olan ebeveynler ve bilim/teknoloji/doğa/kültür konularına merak duyan 6-12 yaş arası çocuklar için oldukça nitelikli bir alan açmış gibi görünüyor Da Vinci Kids.

Bu “nitelikli alan” Türkiye’deki sansürcü zihniyetten nasibini alıyor tabii… Bu basın gezisinden kısa bir süre önce bir arkadaşım Twitter’da, Da Vinci’de kızıyla izledikleri bir videoda Rönesans dönemine dair tablolardaki çıplak kadın figürlerinin sansürlendiğini söylemişti; ben de bu konuyu gittiğimde gündeme getirmek üzere not almıştım. Konuyu dile getirdiğimde Ferdinand, sansürü uygulayanın kendileri olmadığını söyledi, ki zaten başka türlüsü çok şaşırtıcı olurdu. Ve fakat ben Da Vinci’nin yerinde olsam, RTÜK gerçeğini gözeterek o tabloları hiç göstermemeyi düşünebilirim. Şahsen ebeveyn olarak ben çocuğumun o tabloları sansürlenmiş bir şekilde görmesindense, görmemesini tercih ederim.

Her değişimin bir tepki yarattığı gerçek ve bugün verdiğimiz bazı tepkiler belki çok aşırı kalacak ileride… Belki bazı komplo teorileri sadece felaket çığırtkanlığı olarak algılanacak. Mesela benim “wifi kanser yapacak” teorim (!) yalanlanırsa mutlu olurum ben…

Durum Bildirimi blogunun yazarı Özge, Dijital Topuklar için Zamanı Elimizde Tutma Gücü diye bir yazı yazmıştı geçenlerde. “Teknolojiyi ben kullanmalıyım, o beni değil” görüşüne çok katılsam da bunu tutarlı bir şekilde uyguladığımı söylemem dürüstçe bir yaklaşım olmaz. Ancak nitelikli içeriği ciddiye alan, bu alanda iş yapan insanların olması beni daha iyi hissettiriyor. Evet, bazı şeyler bizden daha hızlı ve güçlü olabilir ancak yalnız değiliz, seçeneksiz hiç değiliz. Kendimizden daha büyük bir dönüşümün içinde de olsak, o dönüşüme ne kadar teslim olacağımız konusundaki son söz yine bize ait… Bu sorumluluğu başkasına vermek daha kolay gelse de ondan kaçmak mümkün değil…

Bizleri davet eden, ağırlayan, vakit ayıran tüm Da Vinci ekibine buradan da çok teşekkür ederim. İçerikler ilgi çekiciydi kuşkusuz, ancak tavandan ışık giren toplantı odasında olmak da başlı başına bir keyifti.

Toplantı odasında gözlük takmak… O kadar aydınlık!

Bu sayede ilk kez gittiğim Berlin’de iki gün de kendim ekleyerek daha önce hiç yapmadığım bir kafa tatili yapmış oldum… Doğasına, yeşiline âşık oldum; içeri girmek istemedim.

Ne mutlu bana ki çok uyumlu bir gezi arkadaşım vardı yanımda… Damla, daha önceden Berlin’de yaşamış olmanın verdiği doygunlukla turistik noktalara çok ilgi duymasa da sair zamanlarda çok güzel uyumlandık. Şehri bilen ve bilmediğiniz bir dilde sizin için anlaşabilen bir insanla gezmek harika bir şey. Çoğunluk İngilizce bilse de, hangi trene bineceğimi, nasıl sipariş vereceğimi hiç düşünmek zorunda kalmadım, Damla sağ olsun.

Bu aralar her nedense İkinci Dünya Savaşı ile ilgili şeyler çıkıyor karşıma… Hitler Oyuncağımı Çaldı ve sonrasında da Çizgili Pijamalı çocuk son dönemde okuduğum ve beni çok etkileyen iki kitaptı… Tüm bunların üzerine Berlin’e gidince aslında çok daha tarihi bir gezi yapma niyetim vardı.

Ancak ne olduysa parkları bahçeleri -ve Berlin’in az rastlanılan erken yazını- görünce oldu. Ne Berliner Dom kaldı gözümde, ne de Reichstag. Basın ekibiyle gerçekleştirdiğimiz hızlı ve kısa turun ardından kültürel gezi adına kendime yaptığım tek katkı Soykırım Anıtı’nı görmek oldu.

Da Vinci ekibinin ayarladığı, Berlin Like a Local ekibinden Eric bize kısıtlı zamanda çok şey anlattı ve ben çok keyif aldım. Berlin’e bir daha gitmeyi çok isterim ve ayarlayabilirsem onunla bu kez ayrıntılı gezmek isterim. Yürüyerek gezdiğim kadar, bisikletle de gezmek isterim. Doğan’la ayrı gitmek isterim, sonra çocukları da götürmek isterim, isterim de isterim! Ama önce Euro’nun 5 lira olmaktan vazgeçmesi lazım, yoksa bir suya 2 Euro vermek… İnsan Türk lirasına çevirince bir tuhaf oluyor…

Ama şairin de dediği gibi, hava bedava, bulut bedava… Ben de onları tepe tepe kullandım. Ne de olsa artık buralarda parasını versek de bulamıyoruz.

Son günümde uçağı en geç saate almıştım, mümkün olduğunca uzun kalabilmek için… İlk gittiğimiz gün erkene almak istedim, ne bileyim, eve vakitlice döneyim, artık o kadar da yeter falan diye, değiştiremedik bileti… Damla öğlen döndükten sonra kendi kendime bir beş saat daha takıldım Berlin’de… O beş saat var ya,  o kimseyle konuşmadığım, kimsenin de benimle konuşmadığı, çimlere uzanıp güneşlendiğim, kimsenin bir şey demeyi bırak, dönüp bakmadığı, gözümü kapatıp kuşları dinlediğim, kitabımı bitirdiğim, hiç bitmesin istediğim o beş saat var ya… Sırf o bile her şeye değdi.

Ben Berlin’i çok sevdim. Yeşilini sevdim. Yemeklerini sevdim. Tarihini, erkenden gelen yazını, düzenini sevdim. Özgürlüğümü hatırlatmasını, belki de ilk kez bu kadar özgür hissetmeyi sevdim. Ama en çok bana iyi gelişini sevdim.

Başta “Gitmişken biraz daha kalıp gezmelisin” diyerek aklıma karpuz kabuğu düşüren sevgili sevgilim olmak üzere, bunu mümkün kılan ve kolaylaştıran tüm güçler, iyi ki hayatımdalar…

13 yorum

  1. Da vinci’den bilgim yoktu sayenizde bilgi sahibi oldum ve takip edecegim. Daha once almanlarla calisma firsati buldugum icin kendimi hep sansli sayarim cunku is disiplinimi onlar sayesinde kazandim. Insta story paylasimlarinizdan Berlin’e ben de bayildim. Daha once frankfurt ve koln gormustum ama berlin benim gibi bir yesil asigina cok iyi gelecek bir cennetmis. En kisa zamanda gidip gormek istiyorum. Paylasim icin elinize saglik 🙂

  2. Kisme yorum yapmamis mi? Ilk ben mi yapiyorum?

    Wi-fi i bilemem ama teknolojiyi sigara ile karsilastirmak biraz uc nokta. Teknolojinin bizi kullanmasina izin ermeyip bizim teknolojiyi kendi faydamiza kullanmak konusu, kendim ve cocuklarla beraber uzerinde calistigimiz konu. Beni butun gun laptop ve cep telefonuyla calisir ve para kazanir goren cocuklara hayir siz ellemeyin deek ne kadar mantikli olabilir. Bence cocuklarin teknolojiye erisimini kisitlamak yerine onu daha iyi kullanmayi becerebilen yetiskinler olarak yetistirmemiz gerek. Bunun icin de once kendimizi egitmemiz gerek. Kucuk yas icin DaVinci gibi sinirli sorumlu alanlar harika ama sonrasinda sinirlar kalktiginda dogruyu yanlisi bilen cocuklar yetistirebilirsek ne mutlu bize.

  3. Merhaba, o sansürlü tabloları göstermek yerine hiç göstermemeyi tercih etmek; otosansurun ta kendisi değil mi?

    • Belki de öyle…

      Ama ben şöyle demek istedim: Televizyonda sansürlü göreceğine, ben aslını (resmini, fotoğrafını, internetten, vs.) göstermeyi tercih ederim

  4. Ben senin dilini cok seviyorum..anlatimini..oncelikle ellerin dert gormesin klavyeni yillarca tepe tepe kullanasin! Iste sonra da beynine sağlık. Ki daha cok yazasin daha cok uretesin ben de keyifle okuyayim..amin

  5. Instagrama iyi ki para ödememişsiniz😂okudum ve cok beğendim.Çok özendim ve en sonda eşinizin 3 çocuğa ragmen daha fazla kalmaniz için israr etmesine bayildim.Bilgilendirici yazı için teşekkürler😍

  6. Nasıl bilgilendim nasın, anlatamam! Eline sağlık!

  7. “….Özgürlüğümü hatırlatmasını, belki de ilk kez bu kadar özgür hissetmeyi sevdim. Ama en çok bana iyi gelişini sevdim.” sanki bu satırları okurken birkaç saniye ben de sizin gibi hissedebildim.Teşekkür ederim.

  8. Öncelikle şunu söylemeliyim, sizin yazdıklarınızı okumak (her ne konuda olursa olsun) ufkumu ve içimi açıyor. Bilmediğim şeyleri sizden öğrenmek de ayrı bir keyif. Çünkü Da Vinci başka bir yerde karşıma çıksaydı ve ilgiyle okusaydım bile, sizin anlattıklarınızın ve bakış açınızın verdiği doygunluğu vermezdi. O yüzden kendimi o toplantının ve gezinin bir parçası gibi hissettirdiğiniz için size teşekkür ederim.
    Yazınızı okurken ben de bazı notlar aldım.
    Birincisi; wi-fi’nin bildiğim kadarıyla bazı ülkelerde hamileler tarafından kullanımı yasak. Kanser riski taşıdığına ben de inanıyorum. Çünkü teknoloji uzmanları her ne kadar cep telefonlarının yaydığı enerjinin çok az miktarda zarar verdiğini söylemiş olsa da, uzun süreli maruziyetin kalıcı hasarlara neden olabileceğini anlamak için bilim insanı olmak gerekmiyor.
    İkincisi; bir an için ülkemizdeki toplantı salonlarıyla sizin katıldığınız toplantı odasını kıyasladım. Tavandaki ışık ve kütüphane, istersek eğer, hem ergonominin bu kadar kolay ve ucuz, hem de imkansız olmayacağını düşündürdü.
    Üçüncüsü; “Silikon Vadisi ebeveynlerinin, çocuklarını teknolojik aletlerin kullanılmadığı, hayal gücünü teşvik eden ve oyunla öğrenmeyi destekleyen Montessori okullarına göndermeleri bir şehir efsanesi değil. Beyin gelişimi tamamlanana kadar oyun oynayarak hayal kurmaya önem verilen bu ortamlarda çocuklar 14 yaşına kadar dijital araçlardan uzak tutuluyorlar.” demişsiniz. Yine bildiğim kadarıyla; Silikon Vadisi ebeveynleri Montessori’den ziyade “Waldorf Eğitim Sistemini” savunan bir yaklaşımdalar. Ve çocuklarını “Waldorf School of the Peninsula” okuluna göndermeyi tercih ediyorlar. (Montessori ile Waldorf eğitim anlayışı açısından yakın gibi görünse de, temelde farkları var.)
    Dördüncüsü; “Kısacası, ortada baş döndürücü bir değişim var ve bu değişimin kaymağını en güzel bir şekilde yiyen teknoloji şirketleri, yarattıkları sorunlara çözüm bulmak konusunda yeterince hızlı ve ehil değiller.” demişsiniz. Açıkçası ben, teknoloji şirketlerinin yarattıkları sorunlara çözüm bulmak konusunda yeterince hızlı ve ehil olmadıklarından ziyade, çok da önemsemediklerini düşünüyorum. Çünkü biz teknolojiyi yaratırız, sorunlarını çözmek başkalarının işi mantığındalar sanki.
    Bunun dışında; öğrendikleriniz, gezip gördükleriniz ve hissettiklerinizi paylaşmanız baştan da söylediğim gibi ufuk açıcı. Yazdıklarınız su gibi akıp gidiyor. Ama engin akan bir suyun barajları doldurması gibi..
    Hayatınızı kolaylaştıran tüm güçlere; sadece size değil, sizin dışınızdaki insanlara da faydası olduğu için ben de çok teşekkür ediyorum..

  9. It ci bir baba olarak yazınızı keyifle okudum ve hemfikir olarak bitirdim.
    Yalnız anladığınızı düşündüğüm bir nokta var; ebeveynlerin birçoğunun ‘çocuğa telefonu vereyim de 1 saat kafa dinleyeyim’ beklentisi bu sektörde ciddi arz oluşturuyor. Videolardan sonsuz döngüler, AI moderasyon bu işi kolay kılıyor ama kusursuz hale getiremiyor. Aynı IP den izlenmiş içerik tarihçesine, Google search loglarına ya da alışveriş geçmişinize göre, kırmızı balık şarkısı sonrasında YouTube, 8 adet şarkı 1 adet de trailer/infaz/vahşet videosu önerebilir. Bu durumda %95 başarılı olması yetmiyor algoritmanin.
    Bu açığı kapatmak için Türkiye’den de benzer ürünler çıkmaya başladı. Okidokido var misal, içerik ve reklamlar (ücretsiz versiyonda reklam var) kontrol ediliyormuş. Ebeveynler kafaları rahat bir şekilde telefonu çocuklara terk edebilirler 🙂

  10. Nefis bir yazı olmuş, ellerinize sağlık. Hem bilgilendim hem de ufak bir seyahate çıkmış gibi hissettim 😊

  11. Dün okuyacaktım yazıyı, vakit bulamadım önce, sonra da unuttum. İyi ki atar yapmışsın, kapıyı çarpıp çıkmışsın da hatırlayıp okudum bu güzel yazını:)

  12. Çok güzel yazmışsın Elif’ciğim. Gerçekten çok güzel bir basın gezisi oldu. Yine gidelim Sevgiler