0 Yorum

Ebru’nun Gebelik Günlüğü, 19. hafta

Yazar Hakkında

EBRU Y. – Yemek yapmayı seven ama yemeyi sevmeyen, dağınık ve plansız yaşamaktan keyif alan ama bunu pek başaramayan, enerjisini güneş ışığından alan, hayvanlara büyük zaafı ve doğaya sonsuz saygısı olan biri. 34 yaşında. Eşiyle ve kedisiyle birlikte Amsterdam’da yaşıyor.

Detaylı ultrason: Bir tür milat bizim için, artık biraz daha kafamız rahat devam edeceğiz yolumuza. Ali de geleceği için bir Pazartesi gününe ilk randevuyu aldım, saat 7:45’e. Sabahın köründe gittik hastaneye ve henüz kapıları kilitli bölümün önünde beklemeye başladık. Kapıya asılmış yazıyı hemen fark ettik aslında ama yarım yamalak Felemenkçemizle anlayıp da anlamamızlıktan geldik sanırım. Sorduk danışmaya, hasta olmuş hemşire, gelemeyecekmiş. Büyük hayal kırıklığı… Neyse ki ofisim hastanenin karşısında. Ali’ye kolay gelsin, onu uzun bir tren yolculuğu bekliyor işine.

Birkaç saat içinde telefonum çaldı, defalarca özür dilediler, anlaşılan ilk randevu olmanın talihsizliği yaşadık. Haber verecek fırsatı olmamış görevliğinin dediğine göre veya biz o fırsat vermedik sabahın köründe giderek. Çarşamba günü, son randevuya kaptım bu sefer, 17:25’e. Yine erkenden gittik, tatlı bir hemşire aldı içeriye, yine özür diledi. Hâlâ ne olduğu bilmiyorum bu arada, hemşire mi, doktor mu, görevli mi? Ama anlaşılan tek işi bu, çünkü burası sadece gebelere detaylı ultrason yapan bir merkez.

Ali’nin yeri hazır, yatağın yanında bir sandalye var. Verilen bütün talimatlara ilk anda uysa da sonra kafasına göre hareket ediyor bu çocuk. Yine bebek görünür görünmez ekranın yanında bitiverdi. Sonrası çok güzeldi bizim için, hemşire bize tamamen interaktif bir seans yaptı: “İşte burası kalbi ve odacıkları, sayın bakalım 1,2,3,4. Bakın burda midesi var ve böbreklerine bakalım. Evet böbreklerindeki idrarı da görebiliyoruz, işte bakın bu siyah boşluklar. Beyin lopları, aort damarı, omurilik, uyluk kemiği… Cinsiyetini bilmek istiyor musunuz?” “Biliyoruuuuz” dedik hep bir ağızdan. “Evet, bu çok tatlı bir oğlan, ayak parmaklarını sayalım, şimdi de ağız ve burnuna bakalım…” derken yarım saat hayatımızın en heyecanlı, hafif gergin ama en eğlenceli filmini izledik.

Bu arada aklıma tuhaf bir şey geldi. Bir ara Ali ile Sen Petersburg’da bir müzeye girmiştik, bir sürü cenin gördük kavanozların içinde, hepsinde farklı bir anomali var. Kafası uzayan mı dersiniz, iki kafalı ceninler mi… Hatırladığım kadarıyla büyük kısmı genetik rahatsızlıkları olan veya alkol, uyuşturucu gibi zararlı madde bağımlısı ebeveynlerin çocukları. Benim aklımda en çok kalan ise tavşan dudak, muhtemelen gördüklerimin içinde en masum olanı. Yine de takıldı kafama işte, hemşireye “Dudaklarını kontrol edebilir miyiz, tavşan dudak olup olmadığını?” Ohh bu da tamam. “Büyüklüğü normal mi peki?”  “Evet, gayet iyi, 300 gr olmuş, 20. haftada görünüyor.”

Bütün sorularıma aynı ilgiyle cevap verdi, sonradan anladık ki bu biraz da Pazartesi günü bizi buraya boşuna getirmiş olmanın mahcubiyetiymiş, çünkü giderken elimize bütün resimlerin ve videoların olduğu bir bellek tutuşturdu hediye olarak. Aslında isteyene ücretli veriliyormuş.

Neden bebeklerin ayakları çok tatlıdır? Doğum fotoğraflarının mutlaka bir tanesinde o ayaklar çekilir, sonrasında günlük öpülür, ısırılır belki… Bir makalede okumuştum bu büyük kafalı, küçük gövdeli yaratıkların bu kadar ilgi çekici olmasının sebebinin aslında bir savunma mekanizması olduğunu. Bu aslında onların bir tür pazarlama stratejisiymiş hayatta kalma şanslarını artırmak için. Kanıt olarak da insan yavrularının sadece insanlara değil birçok hayvan için de ilgi çekici olduğunu yazıyordu makalede. Gerçi tam tersi de mümkün, yani birçok hayvan yavrusu da bizim için ilgi çekici. Bütün bebeklerin bu kadar tatlı olmaları bir tesadüf değil anlaşılan.

Güle oynaya çıktık hastaneden. Yolda II. Etliekmek Günlerini ilan ettik ve yine bir güzel haberi etli ekmekli bir akşam yemeği ile kutladık.

Naarden geldik buraya? Bu güzel (!) espri bana ait değil ama itiraf edeyim çok güldüm. Hafta sonu hava 25 derecenin üzerine çıkınca Naarden diye küçük bir kasabaya gittik Ali ile. Sağolsun bu ara hiçbir teklifimi geri çevirmiyor. Bu arada ofisten Kwesi bir şeyler yapalım diye arayınca onu da davet ettim bu geziye. Bu espriyi ise onu beklerken Ali yaptı, gülmekten katıldım doğrusu. Gurbetçi olunca herşeye gülüyorsunuz galiba, Türkiye’ye tatile gittiğimde abim söylemişti bunu, iyi kötü ayırt etmeden her espriye gülüyormuşum.. Çok fazla alternatifim de yok zaten, 30 yıldır kullandığınız dili gün gelip akşamdan akşama kullanınca o dilde yaratıcı düşünememeye başlıyorsunuz sanırım.

Naarden’i ilk Lucas’dan duydum Felemenkce dersinde. Aslında derste anlatırken dalga geçmişti, İspanyonların yüzme bilmediğini düşünerek inşa etmişiz diye… İnternette fotoğraflarını görünce de çok merak ettim. Şehir çok eski ve küçücük, orta çağda İspanyonlardan korunmak için yıldız şeklinde inşa edilmiş. Kwesi de aramıza katılınca Naarden turu başladı ve yemek molası ile birlikte yarım gün içinde bitti. Bu arada 3 kere dondurmacıya girildi benim ısrarımla.

Kwesi benim sevdiğim arkadaşlarımdan. Eğer ona Afrikalı (mı) olduğunu sorarsanız çok kızacaktır ve muhtemelen Afrika’nın bir ülke olmadığını, içinde birçok ülke olduğunu ve kendisinin Nijerya’dan çok farklı bir ülke olan Ganalı olduğunu söyler. Bakmayın doğma büyüme Rotterdam’lı aslında, ama lise ve üniversiteyi Gana’da okumuş, şimdi yine memleketinde olmasına rağmen o Gana’ya ait olduğunu söylüyor. Ali, biz bir konuyu tartışırken çekmiş bu fotoğrafı, bir gün de hemfikir başlayalım şu muhabbetlere. Mümkün değil. Ama hep bir ortak nokta bulunuyor tartışmanın sonunda, uzlaşmayla noktalanıyor neyse ki.

Üzerindeki renkli gömleği de en son yaptığı Gana ziyaretinden almış, çok beğendim. Sonra çantasından 3 tane daha çıkardı, biri de bebeğimize.

O da mı hamileymiş? Televizyonda Türk kanallarımız da var, yaklaşık bi 10 tane ulusal kanal. Hafta sonu kahvaltı yaparken magazin, ara sıra haberler ama en çok estetik reklamları izliyoruz mecburi olarak. İşin kötüsü de toplam 3-4 tane reklam son 1 yıldır hiç değişmeden dönüyor kanallarda. Doktorların burun, meme, saç, diş, liposakşın ve benzeri tanıtım programlarını izliyoruz bol bol. Ha bir de gurbetçilere yazın Türkiye’de nerde kalacağız derdine son veren yazlık siteleri, mekan genelde Kuşadası…

Arada Felemenkçemiz gelişsin diye buranın kanallarını da izliyoruz, ama bir yere kadar. Bu kadar mı sıkıcı olur içerik, haberler desen ilgi çekici değil. Bir araba diğerine tampondan dokunuyor, kaza haberi oluyor. Biz de bir süre sonra ister istemez içeriği çok zengin (!) olan kanallarımıza dönüyoruz.

Ayy bu yıl herkes mi hamile veya yoksa algıda seçicilik mi yapıyorum? En çok da magazin haberlerinde yok şu futbolcunun karısı hamile, yok bu doğum yaptı, yok o tiyatro oyuncusu ikizlerinin isimlerini koydu.. Ama beni aralarında en çok ilgilendiren Esma Hanım’ın gelini Süreyya. Her daim mutlu, her daim melek Süreyya. O da nihayet hamile ve o da benim gibi ilkini düşük yapmıştı geçen yıl. Geçen bölümde nihayet göbüşünü de çıkardılar da daha çok ortak noktamız oldu böylece. Yalnız Faruk ile Ali’nin çok ortak noktası yok, fena bozuluyorum. Mesela bebek haberini alınca bir yandan direksiyonu tutup diğer yandan arabanın camından sarkarak ‘baba oluyorum’ diye bağırmadı ve cinsiyetini öğrendiğinde doktor odasında el fenerini gibi bir şeyi doktor dahil herkesin suratına tutup ‘oğlan babası oluyorum’ diye çıldırmadı veya kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde arabayla giderken birden araba bozulmuş gibi yapıp bana sürpriz yapmadı. Neyse canı sağolsun, ben onu böyle de seviyorum.

Bu arada hamilelik durumumu giderek normalize etmeye başladım, yani hamilelik artık üzerinde pek de düşünmediğim, hayatımın doğal bir parçası haline geldi. Göbeğimle de şişman kategorisinden hamile kategorisine geçtim bu hafta. Ben değil, iş arkadaşlarım öyle söylüyor.

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler,

Ebru

Gebelik Günlükleri

Ebru’nun Gebelik Günlüğü’ndeki tüm yazıları buradan okuyabilir, Blogcu Anne Gebelik Günlükleri’nin hepsini buradan okuyabilirsiniz.