0 Yorum

Ebru’nun Gebelik Günlüğü – 20. hafta

Yazar Hakkında

EBRU Y. – Yemek yapmayı seven ama yemeyi sevmeyen, dağınık ve plansız yaşamaktan keyif alan ama bunu pek başaramayan, enerjisini güneş ışığından alan, hayvanlara büyük zaafı ve doğaya sonsuz saygısı olan biri. 34 yaşında. Eşiyle ve kedisiyle birlikte Amsterdam’da yaşıyor.

Yolun yarısı. Bundan sonrası su gibi akar, yokuş aşağı gidersin diyor arkadaşlar. Bakıyorum da buraya kadar olan kısmı da zor geçmemiş aslında, şu acilde geçirdiğimiz olaylı günün dışında. Tahmin ettiğim kadar zorlamıyor beni. Şimdilik yani… Bu hafta ebeyle 20. hafta görüşmemiz var. Her görüşme, her kontrol bizim için büyük heyecan, mutlulukla gidiyoruz. Bizi mutlu eden bebeğimizle ilgili birileriyle konuşuyor olmak, bir şeyler dinliyor olmak olmak galiba Hâlâ çok küçük bebek, hâlâ iletişimimiz yok, bağı biraz da bu kontrollerde kuruyoruz onunla. Aslında hissetmeye başladım sanırım, karnımın altında çok yumuşak baloncuklar patlamaya başladı ara sıra, sanırım bu o… Stresli geçen bir ofis gününde çok sık patlıyor bu baloncuk, sakin bir hafta sonunda ise bir iki kez.

Bu seferki görüşmeye kafamızda sorularla gittik. Her zamanki gibi nasıl olduğumla başladı ebem görüşmeye. “Nasılsın” sorusunu çok samimi sormalarına rağmen geçiştiren ben oluyorum, iyi diyorum, ne olsun, güzel gidiyor. Acil’de geçirdiğimiz günü bile Ali’nin zoruyla anlatıyorum. Her şeyi not alıyor ebemiz. Bir sonraki ultrason kontrolü ise 30. haftada ve bu uzuun ara korkutuyor beni. Sıralıyorum sorularımı ebeye. “Peki” diyorum “bu arada bir sorun yaşarsam ne yapacağım? Mesela bir arkadaşım 28. haftada açılma yaşamış ve doğuma kadar yatmak zorunda kalmış. Ben de bir sorun olduğunda nasıl anlayacağım?” “Ebru, bu tip olaylar hiç bir emare vermeden olmaz. Mutlaka bir acı, sancı hissedersin, ona göre bakarız merak etme”.

“Peki,” dedim ben nerde doğum yapacağım, şu geçen aciline gittiğimiz hastanede (VU) yapabiliyor muyum?” , “Orası ile çalışıyoruz tabii ama doğum başlayınca eğer müsait odası varsa kabul ederler. Arayıp soracağız doğum başlayınca, müsait odası yoksa başka bir hastaneye bakacağız.” Aman yarabbi, hastaneyi bile seçemiyorum demek“Peki doğum başlayınca ben ne yapacağım, yani hiç bir fikrim yok, hiç bir tanıdık, büyüğümüz de yok, doğuma ne kadar yakın olduğumu nasıl anlayacağım?” “Sen sancıların başlayınca bizi arıyosun ve biz evinize gelip seni kontrol ediyoruz” dedi. Neyse buna bari şükür…Tabii daha çok soru var ama görüşme süremiz sadece 15 dakika olduğu için kalanları bir sonraki randevuya saklıyoruz.

Ben bu hemoglobine kafayı takmış durumdayım (bakınız 15. hafta). Ebeye “Acilde yaptırdığımız kan testinde hemoglobin değerlerim düşmüş görünüyor, bir bakında demir hapı mı artık ne gerekiyorsa verin lütfen” dedim. “Ebru düşmüş ama hâlâ alt seviye normalinde seyrediyor, bu aşamada demir hapına gerek yok, ama çok istiyorsan markette demir içerikli meyve şurupları var, onlardan içebilirisin.” Yok benim acilen plasebo etkisi olacak bir şeye ihtiyacım var bu konuda, sanki her geçen gün değerlerim düşüyormuş hissi yaşıyorum. Oysa ebem haftadan haftaya hızlı değişebilecek bir şey olmadığını söylüyor. Tabii ki çıkar çıkmaz marketten o meyveli şurupları alıyoruz ve tadı pekmezden farksız. Pekmezde bayağı demir olmalı..
En son beni yatağa alıyor, yoksa ultrason mu?? Yok, sadece kalbini dinleyeceğiz. Peki, o da güzel. Elinde steteskop gibi basit bir aletle dinliyoruz kalbini, dakikada 140 civarında pit pit var..Ben elimi göbeğime koyduğumda da hissediyorum kalp atışlarını, içimde benim kabim dışında farklı bir ritimde atan bir kalp daha var, ne garip..

Çıkarken uçağa sorunsuz binmek için yazımızı alıyoruz, çünkü haftaya Türkiye’ye gidiyoruz, yihhuu!

Aşırı korunaklı hamile. Her yıl 27 Nisan’da kralın doğum günü (King’s Day) kutlanır burda, güzel olansa o günün resmi tatil olması. Nedense burda fazla mesai yapmadığım halde çok yoruluyorum, gün içinde çok çalışıyorum, öyle kahve çay muhabbetleri de yok, herkes işini bitirip eve gitmek istiyor bir an önce. O yüzden bu birer günlük aralar ilaç gibi geliyor bize.

Kralın doğum günü, herkesin turuncu bir şeyler giydiği, evdeki eski kıyafet veya eşyaların sokakta satıldığı, her köşebaşında farklı bir sokak partisine denk geleceğiniz bir gün. Geçen sene Vondel Park’a gitmiş ve çok eğlenmiştik. Aileler vardı genelde, gösteri yapıp para toplayan çocuklar, eski oyuncak ve eşyalarını satanlar ve yüze çiğ yumurta atmalı veya domatesi ezmeli oyunlar… Bu sene de Ali’nin bana hayır demeyeceğindem emin bir şekilde ‘Merkeze eğlenmeye gidiyoruz değil mi?’ diye sordum. Geçen haftadan beri hamileliği artık tamamen normalize etmeye hatta zaman zama hamile olduğumu bile unutmaya başlamıştım. Meğerse bu süreci normalize eden sadece ben değilmişim. Ali “Daha geçen sene gitmedik mi?” diye cevapladı aslında sonunda soru işareti olmayan sorumu.

Tabii ki çıktık o gün dışarı ama bin türlü mırın kırınla. Bindiğimiz metrodan itibaren iğne atsan yere düşmez bir kalabalık vardı. Tabii sessiz bi kalabalık değil, içen, dans eden bi kalabalık. Seviyorum böyle ortamları ben, havam değişiyor birden, günlük endişe ve mutsuzluklarımdan arınıyorum bir anda. Bu sefer öyle olmadı ama… Ali’nin yolda yürürken sürekli beni yönlendirdiğini hatta bazen kalabalığa girmemek için çekiştirdiğini farkettim. Giderek sinirlenmeye başladım. Arasıra kenevir içen grupların yanından da geçiyorduk ama aldırmıyordum. Ali de giderek rahatsız olmaya başladı ve beni daha çok çekiştirmeye. Taa ki artık dönüş yolunda metroya girmeden önce bir sokak partisinde insanların arasından geçmek yerine yolu uzatıp arkadan dolanmak isteyene kadar.

“Hayır burdan geçeceğim” dedim.
“Hayır Ebru, geçemezsin, bak insanlar hopluyor, zıplıyor, içiyor ve sen yeteri kadar kenevir dumanına maruz kaldın.”
“Ben geçmek istiyorum, ne olcak ondan, niye uzatıyoruz yolu?”
“Şu an sırf inadından yapıyorsun bunu” derken kriz yaşadık yolun ortasında, neyse ki ortamda yeteri kadar müzik vardı da birbirimize bağırdığımızı pek anlayan olmadı. Velhasıl bu ara aşırı korunaklı bir hamileyim ve bu arasıra can sıkıcı oluyor. Eve vardığımızda bundan bahsettim. Onu anladığımı, benim iyiliğim için yaptığını ama bu kadar korumacı tutumun beni kötü hissettirdiğini anlattım. Pek yorum yapmadı, anlamış gibiydi. Sanırım bir sonraki tecrübemizde göreceğiz birbirimizi ne kadar anladığımızı…

Kahve ve Hindistan Cevizleri. Şirkette ücretsiz Felemenkçe kursu var, haftada sadece 2 saat. İple çekiyorum dersleri, Felemenkçeyi öğrendiğimden değil, öğretmenimi ve sınıf arkadaşlarımı çok sevdiğimden. Bu haftasonu da sınıftan kızlarla buluştuk adı kahve ve hindistan cevizleri olan tatlı bir mekanda. Jess, oğlu Lucas’ı da getirdi bu buluşmaya, geçen sene hamileydi derslerde. Şimdi de benim sınıfın hamilesi. Geldiğinde uyuyordu arabasında Lucas, sonra uyandı, bayağı huysuzlandı. Sürekli kendini geriye doğru atıyordu, anlaşılan oldukça canı sıkıldı. Ama Jess’in modunda hiçbir değişiklik olmadı, gayet gülümseyerek sohbete devam etti, bir yandan bebekle ilgileniyordu sürekli. Bir ara Lucas öyle huysuzlandı ki Jess’e “Dilersen eve git, nasıl rahat hissedersen…” gibi anlamsız bir cümle kurdum ama o “Sorun değil, sadece ne isteğini bulmaya çalışıyorum, şu anlık beni gözardı edebilirsiniz” diyerek konuyu kapattı. Sonra bir ara hadi bakalım biraz alıştırma yap diyerek Lucas’ı kucağıma verdi küçük bir uyarıyla birlikte “Dikkat et ağırdır”. Hah, sekiz aylık bir bebek ne kadar ağır olabilir dedim içimden ama Lucas cidden tam bir gülle gibi. Zaten 4.5 kg doğmuş ve Jess normal doğum yapmış 42. haftada. Gerçi annesinin Alman, babasının Hollandalı olduğunu düşününce Lucas’ın bu kadar iri olması gayet normal.

Bir ara acıkınca Jess süt tozu gibi bir şeyi soğuk suyla çalkalayıp verdi. O ana kadar o kadar çok soru sormuştum ki artık daha fazla soramadım. Bebeklerde mama artık tozu soğuk suyla çalkalayıp vermeye kadar kolaylaştı mı yoksa? Oysa filmlerde, dizilerde hala mama için su kaynatıyorlar…

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler,

Ebru

Gebelik Günlükleri

Ebru’nun Gebelik Günlüğü’ndeki tüm yazıları buradan, Blogcu Anne Gebelik Günlükleri’ndeki diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.