6 Yorum

Her Zamanki Gibi Bir Pazar Günüydü…

Bundan birkaç hafta önce duyurusunu yaptığım, Profilo Dayanıklı Ev Aletleri‘nin desteğiyle hayata geçirdiğim Dayanıklı Aileler, Biricik Hikâyeler serisinin ilkini bizim evde çektik.

Böylelikle hem katılmak isteyenlere nasıl bir içerik ortaya çıkacağı hakkında fikir verebilmek, hem de ilk çekimi bizim evde deneyimlemek istedik ki neler oluyor, görelim…

Oldukça eğlenceli şeyler oluyormuş. Daha doğrusu, benim gözüme son derece yorucu, “Bitse de gitsek” görünen bazı şeyler oldukça eğlenceliymiş. İleriye dönük, harika bir arşiv oldu… İnsanın, poz verip kamera karşısına geçtiği anlar dışında, günün akışı içindeki hallerine dışarıdan bakması çok değişik gerçekten, eminim ileride çok daha kıymetli olacak bu fotoğraflar bizim için…

Çekim için bir Pazar akşam üzerini tercih ettik. Hava güzeldi, sabah dışarı çıkıp gelmiştik, her Pazar  yapmaya çalıştığımız gibi balık alıp pişirmiştik. Uykular uyunmuş, ödevler yapılmış, günün bitmesine 3-4 saat kalmıştı.

İşte o 3-4 saat, en çok enerji gerektiren 3-4 saatti…

Ve bunun için de bir GÜÇ KAHVESİ şarttı.

Bu kahveden sonra Doğan, bir işi için dışarıya çıktı. Geri kalan herkes işinde, gücünde, pardon oyunundaydı.

Ben de kolları sıvadım.

En sevmediğim şey, bulaşık makinesi temiz eşyalarla doluyken mutfakta yemek yemeğe girişmektir. Hiç sevmem. Yemek işi ne kadar acil olursa olsun, o makineyi mutlaka boşaltırım.

Ya da boşalttırırım. Hafta sonu o işi çocuklar yapıyor.

Arada kimin hangi rafı boşaltacağı konusunda gerginlikler yaşansa, evin en küçük ferdi “Ben de boşaltıcam!” diyerek dahil olup, yardım etme niyetiyle ortak olduğu işi yavaşlatsa da, o makine boşalıyor ve ben ondan sonra mutfağa giriyorum.

Bu zorlu görevi (!) tamamladıktan sonra çocuklar biraz tablet eğlencesini hak ettiler… Ve tabii ki bu da iki kişiyle başlayıp, üç kişiyle devam etti çünkü üçüncü kişinin diğerlerinden neyi eksikti?

Andy Warhol’un bir sözü var:

One’s company, two’s a crowd, three’s a party.

Bunu ebeveyn diliyle yorumlayacak olursak “Tek çocuk hiç çocuk” gibi bir şey… Kısacası “3” sayısı bazı dengeleri değiştiriyor sayın seyirciler…

Pazar günleri kahvaltıdan sonra genelde bir büyük öğün yapıyoruz biz. Kahvaltıyı erken etsek de (çünkü çocuklar “Bugün Pazar” diyerek geç falan kalkmıyorlar) ara öğünleri sıkı tutup, öğle/akşam yemeği karışımı bir şey yapıyoruz. Brunch’ın, akşam üzerine kaymış hali…

Daha az iş yükü oluyor böylece, ve daha “Pazar”a benziyor gün… Yine de, çocuklara hafif de olsa bir şeyler hazırlayıp yediriyoruz yatmadan ki gece acıkıp uyanmaya kalkmasınlar…

Son birkaç saat, özellikle uykusu gelen bazı bıdıklar için, çok kolay geçmeyebiliyor.

Hafta sonları çamaşır yıkamamaya gayret ediyorum ben. Hem kendime yıka-as-topla-katla işi çıkarmamak için, ama daha çok ev yeterince gürültülü olduğundan, fazladan bir ses eklememek için.

Ancak Pazar akşam üzerine doğru kirli sepeti dolup taşmaya başlıyor. Pazartesi sabah uyanır uyanmaz çalıştırmak üzere çamaşır koyuyorum ben de… Araya hafta başında değişen çarşafları da katarsak, hafta sonunun kirli çamaşır yükü Çarşamba’ya kadar ancak hafifliyor bizim evde… Dolayısıyla makineyi Pazar gününden hazır etmek kritik bir konu…

Çocukların enerjilerinin tavan yaptığı o saatlerde yalnız olmak çok kolay olmuyor, çünkü yorgunluklarını normal insanların -daha doğrusu yetişkinlerin- yaptığı gibi sessizleşerek değil, tam tersi, KUDURARAK dışa vuruyorlar.

“Çocuğun dokuz arabası varmış, birini tüm gün doldurur, sekizini akşama bırakırmış” derdi anneannem, o hesap…

Ve yoruldukları ama yerlerinde durmadıkları o saatlerde, ben bir yandan çamaşırlarla ilgilenir, bir yandan onlara yatmadan önce yiyecek bir şeyler hazırlarken, eğlenceli bağrışların, neşeli kahkahaların bir BAAAAM ya da GÜÜÜÜM sesinin ardından ağlamaya dönüşmesi an meselesi oluyor…

Neyse ki o Pazar böyle bir şey yaşamadık…

Seri bir banyo faslının ardından üst baş değişikliyle sonlandırdık bu kudurukluk seansını…

Pazar günleri okul için hazırlık yapmak önemli çünkü Pazartesi sabah, iki günlük rehavetin ardından müthiş bir koşturmaca oluyor evde… Kimin matarası nerede, beden eğitimi için yedek kıyafetler hazır mı, Anneeeeee elmamı hazırladın mııııaaaağğğğ telaşlarını en aza indirmek için, Pazar günleri çantalarını hazırlatıyoruz çocuklara… Eğer aklımıza gelirse tabii!

Neyse ki o gün gelmişti…

Banyoların yapılıp herkesin pijamalarını giymesi çok büyük bir adım. “Mutlu son”a biraz daha yaklaştığımızı gösteriyor. Tabii pijamaları giymiş olmak, sakinleşmek anlamına gelmiyor…

Tam o sırada Doğan’ın gelişi tüm evde şenliklerle kutlandı…

Ve fakat, sevincim kursağımda kaldı nitekim Galatasaray’ın çok önemli (!) bir maçı varmış. Bu da, gecenin geri kalanındaki işlerin çoğunu tek başına halledeceğim anlamına geliyordu.

Çocuklar konusunda sessiz bir işbölümü var aramızda, Derya’dan sonra oldu daha doğrusu… Derya’yı kim yatırıyorsa, kalan işleri öteki yapıyor. Bu çoğunlukla mutfağı toplamak anlamına geliyor. Bazen de diğerlerini yatağa kovuşturmak…

Pazar günleri biz ikimiz akşam yemeği yemiyoruz genelde; çocuklarsa ya hafta sonundan kalan artıkları götürüyor ya da yulafla geçiştiriyorlar.

O gün de son atıştırmalıklar yendikten sonra ekip maçın başına geçti… Biliyorsunuz maç seyredebilmek için futboldan anlamaya gerek yok, abilerin yaptığını yapmak yeterli…

Taa ki hain anne gelip eğlenceyi sonlandırana kadar…

Burada enteresan bir iletişim var… Uyku hazırlığına dirense de, “İstemem, yan cebime koy” diyor aslında… Uykusunun geldiğini kabul etmese de, itiraz etmezse karizması çizileceğinden itiraz ediyor sanki… “Uyumicam! Uykum yok yok YOK!” nidaları yerini teslim olmaya bırakıyor. Çünkü “Çocuğunun uykusunun geldiğini çocuğundan daha iyi bilen kişiye ANNE denir.”

Bundan sonrası daha kolay akıyor.

Günün en huzurlu dakikaları bunlar… Hem yatağında uyumaya hazırlananlar, hem içeride sessiz sakin oynayabilenler için…

Yatağa girdi dediysek, orada kalacak değil elbet… “İyi geceler” demek için tekrar çıkılıyor o yataktan… Ve tek tek herkesle kucaklaşılıyor…

Ah pardon, bir de araba alacaktı!

Ve artık dönüşü olmayan bir yola çıkabiliriz…

Derya uykuya dalana kadar bizim evde olağanüstü hal oluyor… Birilerinin konuştuğunu ya da hareket ettiğini duyacak olursa beni ya da babasını çağırabilir… “Su içicem, yanımda dur” diyebilir ya da hiçbir şey demeyip öyle bakabilir… O yüzden o dalana kadar çıt çıkmamalı…

Neyse ki Galatasaray da gol atmak için Derya’nın uykuya dalmasını bekliyor.

Ortalık sakinleşince, maça ilgi duymayan kitleler olarak gruplaşmaya karar veriyoruz.

Derken ikinci bir gol sevinci sükunetimizi bozuyor…


Baktım iş uzuyor, bizimki kesin maç yorumlarını da seyredecek, aradığım sessiz sakin huzurlu geceye henüz ulaşılamıyor, ben de kalkıp mutfağı toplamaya karar verdim. Normal şartlarda Derya’yı ben yatırdığım için bu işi Doğan’a bırakırdım, bu kıyağımı unutmaz artık!

Kahvaltı sofrasını bir gece önceden hazırlamak, yakın zamanda keşfettiğim bir uygulama… Sabahları erken de kalksak, geç kalmadan çok zor çıkıyoruz evden ve o tabakları çıkarıp önceden dizmek bile kazanç olabiliyor. Tozlanmasın diye tabakları ters kapatınca mutfak kebapçı dükkanına dönüyor ama olsun.

Ve nihayet hanehalkının geri kalan üçte ikisi de odasına çekiliyor.

Ve gece sona eriyor…

Yoksa asıl eğlence şimdi başlıyor mu demeli?

Dayanıklı Aileler, Biricik Hikâyeler serisindeki tüm hikâyeleri buradan okuyabilir, İstanbul içindeyseniz katılmak için iletisim@blogcuanne.com adresine yazabilirsiniz. Tüm fotoğraflar Ferhan Saral tarafından çekilmiştir. 

Profilo

Bu yazı dizisi, ‘Ebeveynlerin zorlu koşulları varsa, bizde de onların hayatını kolaylaştıracak Profilo’lar var’ söylemiyle hayatı kolaylaştıran Profilo Dayanıklı Ev Aletleri’nin desteğiyle hayata geçirilmiştir. Uzun ömürlü ve yaşam süresi boyunca sorunsuz ürünler sunmanın yanı sıra ailelerin yanında olmayı, onların zorlu koşullarını anlamayı ve bu rutinde ev hayatında ailelere destek olacak ürünler sunmayı hedefleyen Profilo’ya bu projede yanımda olduğu için teşekkür ederim. Profilo Ev Aletleri’nin web sitesini buradan inceleyebilir, Instagram ve Facebook hesaplarını takip edebilirsiniz.

6 yorum

  1. Keyifle okudum, keyifle fotolara baktım 🙂

  2. Bayildim! Parmakarasi terlikle çoraplar, yamuk çerçeveler, yerlerde kirintilar, ne kadar siradan ve bizim gibi… Yalnız değiliz yasasin!

  3. Çok Çok güzel 🙂

  4. Nasıl iyi geldi anlatamam. Sorunları çözme şekliniz bana ilham veriyor.
    Size de harika bir anı olmuş. Keşke ben de yapsam dedim ☺️

  5. “İnsan insanın kurdudur” ne kadar doğru bir ifade. Duvardaki çerçevenin eğriliğinden, yerdeki kırıntılara kadar incelenmiş fotoğraflar. Aynı yazıyı ben de dikkatle okudum ama bu tip ayrıntıları önemsemek aklıma dahi gelmemişti. Bu yorumu yayınlama lütfen kimse rencide olmasın. Sadece bil istedim.

  6. Güzel bir seri olacak, belli:) Diğerlerini de merakla bekliyorum.
    Ayrıca ev pırıl pırıl, ben hiçbir gariplik görmedim