6 Yorum

Resmin Işığı Anneyi Aydınlatabilir mi?

Aşağıdaki yazı Blogcu Anne okurlarından Ezgi Elibol Topçuoğlu tarafından kaleme alındı.

Yazar Hakkında

Ezgi ELİBOL TOPÇUOĞLU -Anne olduktan sonra çok değişti. Mutlu çocuk yetiştirmenin mutlu insan olmaktan geçtiğini neyse ki çabuk fark etti. Kendine doğru bir keşfe çıktı. Eskinin kariyer kadını, yeni sanat aşığı oldu. Oğlu ile birlikte günbegün büyümeye devam ediyor. Instagram hesabında oğluyla okuduğu kitapları paylaşıyor.

Sanat sanat içindir. Sanat toplum içindir. Sanat yetinmemek, sorgulamak, saklanmak, bulmak, bulunmak içindir. Hayattan kaçmak ya da hayatına dönüp bakmak içindir. Benim için bunların hepsi ve daha çoğudur. Bazense pek de tatil gibi olmayan, hatta fazla mesai günlerine benzeyen çocuklu tatillerde kısa süreliğine kendine dönmek, nefes almak ve yenilenmek içindir!

Oğlumuzla Münih’e yaptığımız ilk yurtdışı seyahatimizde eşim bana bir güzellik yapıp, öğlen bizimkine tek başına baktı. Böylece ben de kendimi bir müzenin çekici kollarına atabildim. Münih, Oktoberfest ile meşhur olsa da aslında Avrupa’nın sanat merkezlerinden biri ve tam bir müze cenneti. Analıkta mutluluğun formüllerinden biri beklentiyi gerçekçi tutmak olduğundan, sadece bir tane müze gezebilecek vaktim olacağını hesaplamıştım. En gönlüme göre olanın 19. yüzyıla odaklanan Neue Pinakothek olduğuna karar vermiştim.

Müzeye gittim gitmesine; ama önümde Goya, Monet, Van Gogh, Cezanne resimleriyle dolu dolu geçirilecek iki saat varken, bir türlü kendimi veremiyordum. Çünkü benim (kör olmayasıca) gözlerim, konu oğlum olunca arkada kalmaya pek meraklı! “Acaba uyudu mu, babası inşallah uyuturken pışpış yapmamıştır, ay karnı da açtı, uyanınca ne yiyecek bu çocuk…” gibi düşünceler kafamda perendeler atarken bir resme takıldım.

Avusturyalı ressam Waldmüller’in resimdeki detaycılığı, romantizme kayan çizgileri, ışığı kullanışındaki ustalık hemen fark ediliyor. Sanki gerçekten de bir pencereye bakıyormuş; orada da cennetten çıkma, kutsallığını her haliyle gösteren anne ve üç melek gibi güzeller güzeli çocuğunun hayatına tanık oluyormuşuz gibi. Fakat genç kadının yüzündeki ifadeyi siz de gördünüz mü?

Keyif verici bir madde ya da antidepresan falan almış havası yok mu sizce de? Tanıdık aslında… Geceleri defalarca yatağından kalkmak zorunda kalan, sabahları daha hava aydınlanmamışken uyanan, beli/omzu/sırtı ağrıyan, “Hayatım ellerimden kayıp da nerelere gitti?!” diye merak eden şaşkın, sisli, yorgunluktan sarhoş anne suratı bu… Sanki kulağımı yaklaştırsam: “7 senedir deliksiz uyku uyumadım.” deyiverecek.

Genç anneyi kendimce anlamlandırınca müzeyi başka bir merakla gezmeye devam ettim. Acaba kendi yolculuğuma dokunan başka neler bulacaktım bu başyapıtlar arasında? Çok beklemem gerekmedi.

Realist Macar ressam Munkacsy, günlük hayattan bir sahneyi fotoğrafik haliyle tuvale aktarmış. Karşısında durup “Ay buna sadece ben değil, her Türk anası acı acı güler.” dedim. Biraz daha yakından bakalım…

İşte tammm kendine yeni bir lohusa kurban bulmuş “Emiyor mu?” teyzesi! Meğer 19. yüzyıl Avrupası’nda da taze annenin başında bir elâlem ordusu varmış.

Şunu görünce ise kahkaha atmaktan kendimi alamadım:

Resmin orijinal Almanca isminin çevirisi Kutlama Zamanı. İngilizcesi ise The Day’s Work Done; yani “Günün İşleri Bitti” diye adlandırılıyor. Açıkçası İngilizce çeviri benim daha çok hoşuma gitti. Max Slevogt izlenimcilik akımının Almanya’daki ilk temsilcilerinden biri. Resimdeki renk oyunlarının Monet, Renoir, Pissarro resimlerini andırdığı fark ediliyor zaten. Ama işte bu mimik…

Ayol bu benim! “Salı akşam toplantım var. Çarşamba günü şehir dışındaki fabrikaya gitmem lazım. Perşembe de bizimkilere yemek sözü verdim. Ay karıcığım, çok yoruluyorum işte, bir bilsen…” diyen kocama “Anlat, anlat heyecanlı oluyor.” derkenki yüz ifademi resmetmiş sanki Slevogt!

Paul Gauguin’e gelince önce bir duracaksın! Kendisi Genelde Van Gogh’la bir süre yaşayıp sonra çekip gitmeye kalkınca onu delirten ressam olarak tanınır. Van Gogh bu kavgalardan o kadar etkilenmiştir ki, kendi kulağını kesmiştir. Oysa Gauguin, olanı olduğu gibi resmetmek yerine duyguları ve iç dünyayı öne çıkaran dışavurumcu akımın öncülerinden biridir. Üslubu tezatlar içerir; ilkel ve karışıktır, vahşi ve zariftir. Resimlerini Tahiti’ye yaptığı uzun gezilerin de etkisiyle semboller ve egzotik ögelerle beslemiştir. Bu yüzden aşağıdaki resmi de müzenin yıldızlarından bir tanesi.

İçinde birçok farklı anlam barındıran eserin önünde tüm sanatseverler adeta saygı duruşu yapıyor. Ben de eksik kalmadım tabi. “İsa’nın Doğumu” isimli resimde, yatakta yatan anne ile bebeğinin kafaları etrafındaki hareleri görüyor musunuz? Bu kafada taç gibi duran hareler Gotik, Rönesans ve Barok eserlerde Meryem Ana, Hz. İsa ve Hristiyan azizlerini göstermek için kullanılır. Gauguin bu resimde ilk defa ten tengi beyaz olmayan bir Meryem ve İsa tasviri yaparak kalıpları yıkarken, resme bakan bir anneyi acı acı güldüreceğini düşünmüş müydü acaba? 20 saate yakın doğum sancısı çektikten sonra “Keşke sezaryen yaptırsaydım…” diye düşünürken mutlaka böyle bitkin ve çaresiz görünüyordum ben de!

Ve işte adım adım tırmanarak müzenin zirvesine vardım! 1900’lerin başında Viyana’yı kasıp kavuran Gustav Klimt, günümüzde de en popüler ressamlardan. İsmi aşina gelmediyse bile aşağıdaki “Öpücük (The Kiss)” tablosunu tanıyacağınıza eminim. Bu resim aşkın en ünlü, en masum, en parlak görsel anlatılarından biridir.

Sanat çevreleri Klimt’e, resimleri sanattan çok dekoratif öge diye burun kıvırsa da onun kendine özgü tarzı, altınları, gümüşleri, yaldızlarıyla adeta Art Nouveau akımını tek başına yaratmasına hayranım. Kadınları her haliyle her duygusuyla resmetmiş eserleri beni mest ediyor. Kendisinin bu müzede iki resmi var. “Müzik” isimli ilki oldukça ufak boyutlarda olmasına rağmen bana sorarsanız büyüleyici. Kulağıma hoş gelen bir müziği dinlerken nasıl mutlu oluyorsam; bu tezatlığı, gece tasviri ve uçuculuğuyla gönlümü çalan eser de öyle mutlu etti beni!

İkincisine ise ne yalan söyleyeyim, o kadar da bayılmadım. Klimt’in alamet-i farikası olan renkleri, yuvarlak desenleri, kuşları, çiçekleri aradı gözlerim. Resmin başrolünde yine bir kadın var: Margaret Stonborough-Wittgenstein. Viyana’nın en zenginlerinden biri olan babası, kızına düğün hediyesi olarak bu resmi yaptırmış. Ama Margaret de benim gibi çok haz etmemiş olacak ki, yazlık evinin arka odalarından birine hapsetmiş bu tabloyu.

Yine de konu ifade olunca Klimt hep başarılı. Margaret’ın yüzünde dikkatli bakınca farklı bir anlam görüyorsunuz, adını koymak zor olsa da…

Belki başka biri heyecan görür bu ifadede; merak ya da aşk… Bense tereddüt gördüm, hafif kaygıyla karışık. Şey gibi biraz; kırk yılda bir gece giyinip süslenip dışarı çıkmışım. Hatta saç baş da azıcık dağınık, bir taraftan çocuğu eğleyip bir taraftan hazırlanmak kolay değil tabii. Yalnız aklım burada değil, her zamanki gibi evde kalmış. Evdekileri telefonla taciz ettiğim yetmezmiş gibi, acaba bir de kameradan baksam mı diye düşünüyorum. “Uyumadan önce annem nerede diye merak etmiş midir acaba?” türevinde gereksiz duygusal sorularla anı kaçırıyorum. Ah annecik, rahat ol annecik!

Ve iki saatin sonunda müzeden eğlenmiş, rahatlamış, doymuş olarak çıktım. Bir kez daha anladım ki annelik maceralarım(ız) yorucuydu ama çok da komikti aslında. Sanat; garip, heyecanlı ve çok güzel değil mi… Düşünün: 1800’lü yılların sonunda bir ressam ince ince düşünüp bir kompozisyon yaratmış. Tüm yaratıcılığıyla onu tuvale aktarmış. Resim uzun yolculukların sonunda köklü bir müzenin duvarında kendine yer bulmuş. Milyonlarca göz, fırça darbelerine bakmış; milyonlarca kalp onu görünce daha hızlı çarpmış. Sonra bir kadın geçmiş resmin önünden; bebesi varmış aklında o sırada. Belki hiç alakası yokken; anneliğinden, yaşadıklarından, zorluklarından, endişelerinden, kuruntularından izler bulmuş o resimde. Buldukça kendine bir ayna tutmuş, aynaya baktıkça en zor olanı yapmış; kendine gülmüş.

Konuk Yazarlık

Ezgi Elibol Topçuoğlu’nun Ai Wei ve Annelik Halleri başlıklı yazısını buradan okuyabilirsiniz. Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

6 yorum

  1. Ne hoş bir yazıydı, keyifle okudum. Betimlemeler de çok yerinde hakikaten

  2. Harika bir yazı! Üniversitede ders olarak gördüğüm tablolardan bazılarına ve nicesine, hocalarımla eksik olan anlatım kabiliyeti ile değinmişsiniz ve çok iyi bir iş çıkarmışsınız bence. Nice yazılarınızı okuyabilmek dileğiyle, sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.

    • Ezgi Elibol Topçuoğlu

      Sizin yorumunuz da benim yüzümde kocaman bir gül açtırdı 🙂 Benden de sevgiler.

  3. Ben de sanatsever bir anne olarak betimlemelerinize bayıldım ve gülümsedim tabi😊 sevgiler

  4. Yazınızı mutlulukla, tebessümle okudum 🙂