6 Yorum

Marangoz Değil, Bahçıvan

Günışığı Kitaplığı’nın her sene düzenlediği Eğitimde Edebiyat Seminerleri‘nin konuşmacılarındandım bu sene… (Yazar ve yayıncı Mine Soysal ve uzman klinik psikolog İnci Vural’la gerçekleştirdiğimiz, “Özgür Çocuk Edebiyatı Mümkün mü?” konulu sohbetimizin notları Keçi Edebiyat’ın yeni sayısında yerini almış)

Günışığı’nın düzenlediği seminerleri (Ekim’deki Zeynep Cemali Edebiyat Günü de dahil) her sene çok önemli bir engelim olmadıkça kaçırmadığım gibi sabah erkenden giderim, bitene kadar da yerimden kalkmadan izlerim hep. Eğitimde Edebiyat Seminerleri eğitimciler içindir aslında, ancak ZCEG edebiyat ve yayıncılıkla ilgilenen herkese hitap eder ve eşsiz bir tat bırakır ağzımda…

Bu sene de Eğitimde Edebiyat Semineri’nde üstelik kaçırmayı hiç istemeyeceğim isimler konuşmacıydı, ancak bir önceki hafta ağır bir grip geçirdiğim için o gün ağırdan almam gerekti ve kendi konuşmam başlamadan az önce gidip, konuşmam bitince çıkmak durumunda kaldım.

Gittiğimde herkes sabahki konuşmaların ne kadar güzel olduğundan bahsediyordu. Özellikle Eğitim Reformu Girişimi Direktörü Batuhan Aydagül’ün konuşmasından bahsediyor; “Ebeveynlere ‘Marangoz Olmayın, Bahçıvan Olun’ dedi” diyorlardı.

Birkaç gün sonra bir metro yolculuğu sırasında kulağıma dayandığım podcast’te, Batuhan’ın bahsettiği benzetme karşıma çıktı: “The Carpenter vs. The Gardener: The Two Models of Parenting”Bahçıvan ve Marangoz – Modern Ebeveynliğin İki Modeli.

Podcast yayınını yapan Hidden Brain’in dinlediğim tüm podcast’leri çok doyurucu; ancak bunun tadı çok farklı bir şekilde damağımda kalmıştı. NPR programı yeniden yayınlayınca dün sabah çocukları okula bıraktıktan sonra arabada tekrar dinledim ve yine çok hoşuma gitti.

Hidden Brain’in bu yayını adını, Alison Gopnik isimli bir psikoloğun 2016 yılında yazdığı kitabından alıyor: The Gardener and The Carpenter: What the New Science Tells Us About the Relationship Between Parents and Children – Bahçıvan ve Marangoz: Yeni Bilim Bize Ebeveynler ve Çocukları Arasındaki İlişki Hakkında Neler Anlatıyor 

Kitabı henüz okumadım ancak yayın o kadar güzel ki ve tekrar dinleyince o kadar hoşuma gitti ki dün gece itibarıyla Kindle’ıma indirdim. Oysa okunmayı bekleyen iki kitabı bitirmeden yenisini indirmeyeceğime dair kendime söz vermiştim…

Programda bahsedilenlerin ve Gopnik’in anlattıklarının bana bu kadar çok hitap etmesi, benim arzuladığım ebeveynlik felsefesini özetliyor olmasından kaynaklanıyor sanırım. Özetle, ebeveynliği, çocukları çiviyle çekiçle şekillendirip tam da beklediğimiz gibi bir sonuç alacağımız marangozluktan çok, koşulların neredeyse yarısını kontrol edemediğimiz ve sürprizlerle dolu bir yolculuk olan bahçıvanlığa benzetiyor Gopnik.

Gopnik, ingilizcedeki Parenting – Ebeveynlik Yapmak ifadesinin 1970’lerde kullanılmaya başlandığını söylüyor. Ve kullanım şekline dikkat çekiyor: “Bir ilişkiyi tanımlamaya yarayan bir kelimeyi neden eyleme dönüştürüyoruz? Eşlerimize eşlik yapmıyoruz, anne babamıza çocukluk yapmıyoruz; o halde neden çocuklarımıza ‘ebeveynlik yapıyoruz?” diye soruyor…

Ve şöyle açıklıyor: “Doğru şeyleri yaparsak, doğru becerileri geliştirir, doğru kitapları okursak çocuğumuzu istediğimiz gibi bir yetişkin yapabileceğimize inanıyoruz.” Oysa gerçek bundan çok farklı. Gopnik, ‘yeni’ bilimin ebeveynliği, bir çocuğu istenilen türde bir yetişkine dönüştüren öngörülebilir bir süreçtense, beklenmeyen şeylerin gerçekleşebileceği korunaklı bir alan olarak tanımladığını söylüyor.

“Beklenmeyen şeylerin gerçekleşebileceği korunaklı bir alan.” – Ne kadar basit ancak ufuk açıcı bir tanım…

Ebeveynlik çok yorucu olabiliyor bazen ve bu programı dinledikten sonra şunu düşündüm: Belki de ebeveynliğin yorucu olmaya başlaması, ebeveynliğin “ebeveynlik” olarak tanımlandığı 70’li yıllardan sonra giderek ve hızla artmaya başladı. Çünkü toplumun bireyleri -ki bunlara çocuk yetiştiren ebeveynler de dahil- arasındaki rekabet gün geçtikte yükseldikçe, belirli sayıdaki okullardan mezun olup belirli sayıdaki mesleklerde çalışmak için yarışan çocukların sayısı da giderek arttı.

Bugün ebeveynlik milyar dolarlık bir endüstri. Özel okullardan sağlık ürünlerine, oyuncaklardan giysilere kadar birçok alanda ürün/hizmet satan şirketlerin yer aldığı ve hemen hepsinin aynı noktaya oynadığı bir endüstri: Ebeveynlerin kaygısı…

Gopnik’in Amerika’dan verdiği örnek Türkiye için de oldukça geçerli bence: 20. yüzyılın sonlarına doğru aileler küçüldükçe, giderek “çekirdekleştikçe”, ebeveyn olmadan önce herhangi bir şekilde çocuk bakımını üstlenen yetişkinler de giderek azalmaya başladı. Bizden önceki nesil etrafındaki yeğenlerini, kuzenlerini büyütmüşken sıra bizlere geldiğinde çoğumuzun kucağımıza aldığı ilk bebek kendi çocuklarımız oldu. Hal böyle olunca yaptığımız işi (1) Fazla ciddiye aldık ve (2) İşe fazla teknik baktık: “Tıpkı okuldaki/işteki gibi yeterince okur ve çalışırsam bu işte de başarılı olurum.”

Kendi adıma başlangıçta bu süreci tam tamına böyle yaşadım ve hatta bu blogdaki ilk yazılarımdan biri de bu konu üzerineydi: Çalışmayan Anne Sendromu. O zamanlar anneliği fazla ciddiye alıyor olmamın dışarıda çalışmıyor olmaktan kaynaklandığını düşünüyordum, şimdi öyle olup olmadığından emin değilim. Emin olduğum şey, gerçekten de kontrol edemeyeceğim şeyleri kontrol etmeye çalıştığım ve bunun o dönemde beni de, çocuğumu da, ilişkimizi de yıprattığı…

“Bahçıvanlıkta hiçbir şeyi öngöremezsiniz. Planladığınız şeyler bozulabilir ancak bir yandan da hiç planlamadığınız harika şeyler olabilir” diyor Gopnik söyleşisinde… Ve “bahçıvanlık” bakış açısıyla yetişen çocukların değişen hayat koşullarına karşı çok daha dayanıklı olduklarından bahsediyor.

Evet, istenilen bir hedefe odaklanarak yetişen çocuklar, o hedefe varmaları halinde çok başarılı olabiliyorlar. 2 yaşından itibaren buz pateni yapan bir çocuğun Olimpik madalya alma ihtimali, buz patenine 14 yaşında başlayan bir çocuktan çok daha fazla… Bu noktada başarıyı nasıl tanımladığınıza, daha doğrusu mutluluğu, güncel anlamdaki “başarı”ya ne kadar endesklediğinize bakmalı belki de… Gopnik, günümüzdeki rekabet ortamından (en iyi okullar, en çok para kazandıran işler, vs.) en çok orta sınıf ebeveynlerinin kötü etkilendiğini, toplumun en üst kesimindeki en çok para kazanan insanların, halihazırda en yüksek gelir seviyesindeki/en iyi okullarda okumuş olan ailelerden çıktığını ve oysa toplumu zenginleştirenin, insanların becerilerindeki ve kazanımlarındaki çeşitliliğin yanı sıra, toplumun katmanlarının hareket kabiliyetlerindeki esneklik ve dinamizm olduğunu söylüyor.

Gopnik’in eğitim sistemine dair yorumu da beni can evimden vurdu: “Okullar, sanayi dünyasına işçi yetiştirmek için ortaya çıkmıştı ve şimdi o okullardan çıkan insanların işini robotlar yapıyor. Günümüzün sanayi-sonrası dünyasında gereken beceriler ise -yenilikçilik, yaratıcılık, risk alma- bu sınırlayıcı ve rekabetçi ebeveynlik anlayışında hiç desteklenmiyor.”  (Bkz. fark yaratan beceriler)

Belli bir sonuca ulaşmak -örneğin bir sınavdan en yüksek puanı almak- istiyorsanız, hiç oyun oynamadan, hedefe kilitlenerek sürekli soru çözmeniz sizi o sınavda daha başarılı yapıyor. Ancak süreç boyunca edindiğiniz bilgilerin kalıcı olmasını ve başka alanlara uygulanabilir olmasını istiyorsanız o zaman öğrenmenin oyun üzerinden gerçekleşmesi buna çok daha fazla alan açıyor. Gopnik bunu, bir kumaş parçasını alıp getirmek üzere programlanan robotlar üzerinde yapılan bir deneyle örnekliyor: Hedefe doğru yola çıkmadan önce serbest bırakılan ve kolunun bacağının ne işe yaradığını “keşfetme” fırsatı bulan (oyun oynayan!) robotlar, bir uzuvları koparıldığında bile hedefe ulaşmanın yolunu buluyorlar. Öte yandan, oyun oynamalarına fırsat verilmeden sadece hedefe odaklanan robotlar -evet, her şey planlandığı gibi giderse hedefe ulaşmakta daha başarılı oluyorlar ancak- herhangi bir terslikte hedeften çok daha kolay sapabiliyorlar.

Herhangi bir sonucu amaçlayarak ve tüm koşulları kontrol ederek ebeveynlik yapmaktansa, çocuğun özgür olabileceği bir ortam sağlamak ve gerisini “oluruna bırakmak” bana sadece daha doğru değil, aynı zamanda daha kolay da geliyor… Çocuğumu yarış atı gibi yetiştiren ve fark yaratan becerileri ikinci plana atarak sadece akademik başarıyı hedef alan bir okula göndermek; sonrasında girebileceği en iyi üniversiteden mezun olup en yüksek maaşlı bir işe girmesine çalışmak, günümüzün rekabetçi ortamında geleceği açısından daha “garantili” bir tercih olabilirdi belki. Öte yandan, çocukların yüzde 60’ının, gelecekte şu an henüz var olmayan mesleklerde çalışacağını düşününce, belki de değil…

Kaldı ki ne ebeveyn olarak ben bu rekabeti göze almak istiyorum, ne de çocuğumu böyle bir ortamda yormak…

İyi bir sonuca ulaşmak için bazen de sonuca kilitlenmemek ve hatta sonucu hiç düşünmemek daha doğru… Bilimin bize söylediği de bu…” diyor Alison Gopnik.

Bildiğin “Elinden geleni yapıp tadını çıkarmak” değil mi bu?

 

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

6 yorum

  1. Merhaba Elif,
    Hamileyken sosyal medya ve kendi çevrem nedeniyle bebeğim doğduğunda onunla çokça aktiviteler yapmam oyunlar oynamam ve buna uygun materyalleri edinmem konusunda kendimi şartlamıştım. Çünkü zekası gelişmeliydi. Öyle anlamıştım. Aldığımız tüm o oyuncaklar, kartlar bebek tarafından hiçte işlevine uygun algılanmadı. İçimdeki ses zorlayıcı olma dedi ve bıraktı. İyi ki içimdeki sesi dinlemişim diyorum. İyi ebeveyn olma sektörü diye bir şey var ve çok ticari. Bence bebekler, çocuklar özgür olmalı. Zeka ise şart değil. Artık böyle inanıyorum ve daha az kaygılıyım. Paylaşım için teşekkürler.

  2. 4 yaşında bir kızım var. Yaklaşık 2 sene önce, çiçekleri sularken fark ettim ki yan yana duran aynı cins çiçekler bile aynı sıklıkta su istemiyor. Ve yine fark ettim ki ben onların su ihtiyacına göre değil, kendi doğru bulduğum düzene göre suluyorum. Sonra aynı şeyi zaman zaman kızıma da yaptığımı fark ettim. Bu yazı öyle güzel denk geldi ki. Çünkü ha deyince olamıyor bazı değişimler. Ara ara böyle cesaretlendirici, “kafa açıcı” yazılar bana çok iyi geliyor.

  3. Vallahi okuyunca harcanmış çocukluğum ve gençliğim gözümün önünden geçti. Bizimkiler “aman iyi okusun, aman iyi bir yerde çalışsın, aman kimseler kızımıza zarar veremesin” diye, tabi ki iyi niyetli olarak, çok sınırladılar beni. Şu anda “kağıt üzerinde” gayet iyi durumdayım ama gitmek istediğim konserlere gidemedim, yiyip hazmetmem gereken kazıkları çok geç yaşta yiyip ağır travmalar yaşadım ve hayatta istediğim alanda başarılı olup olmayacağımı bile bilmiyorum çünkü hiç denemedim. Hem bizimkiler fırsat vermedi, hem ben kendime fırsat vermedim. Ben böyle yapmamaya çalışacağım kızıma.
    Çünkü o da herkes gibi bir kere geldi bu dünyaya ve potansiyelini keşfetmeye, mutlu olmaya ve dolu dolu yaşamaya hakkı var.

  4. Ay ne güzel bir keşifti; Batuhan Aydagül, hoop oradan “Öğretmen Ağı”, biraz “Keçi”, Mine Soysal, İnci Vural derken Levent Erden’le son vuruş… Sabah sabah ufkum açıldı! Teşekkürler blogcuanne…

  5. Çok güzel bir yazı

  6. Siz böyle yazdikça kendimi yalniz hissetmiyorum ustune bur de yorumları okuyunca tadindan yenmiyor.Siz yazın bakalim ben kac kisiye ulastiracagim bu yaziyi.Sevgiyle kalin…