0 Yorum

Ebru’nun Gebelik Günlüğü, 24-25. hafta

Yazar Hakkında

EBRU Y. – Yemek yapmayı seven ama yemeyi sevmeyen, dağınık ve plansız yaşamaktan keyif alan ama bunu pek başaramayan, enerjisini güneş ışığından alan, hayvanlara büyük zaafı ve doğaya sonsuz saygısı olan biri. 34 yaşında. Eşiyle ve kedisiyle birlikte Amsterdam’da yaşıyor.

Anneler ve kızları. Ocak ayıydı sanıyorum, öylesine bir akşam annemi aradım. Telefona babam çıktı, “Annen yan odada bir şeyler yapıyor” gibi geveledi. İlginç, babam annemin telefonlarını pek açmaz. Babamla konuşurken arkadan sesler duydum, nerdesin diye sordum, misafir mi var? Balkonda konuşuyormuş, komşuların sesleri olabilir dedi. Bir şeylerin yolunda gitmediğini babamın sesinden de anlamıştım, belli ki babamın sakladığı bir şey vardı. Acaba yolunda gitmeyen şey ne kadar ciddi olabilir diye kafamda hikayeler kuruyordum. Aradan birkaç saat geçti, yine aradım annemi, her ne işle meşgülse bitmiş olmalı artık diye düşünerek. Annem açtı, sesi çok ama çok kötüydü, zor konuşuyordu, “Hastayım, yatıyorum, sen üzülme diye telefonu baban açtı” dedi. Soğuk almış, birden yatırmış onu hastalık. “Off yani benim de aklıma ne kötü şeyler geldi, bu tip durumları lütfen saklamayın, daha çok endişeleniyorum” diye sitem ettim. Ama yine içim rahat etmedi, iki abime de yazdım, sanki hastalığını bilmiyormuş gibi sordum ki farklı bir durum varsa söylesinler diye. Biri hiç haberi olmadığı, annemi arayıp beni haberdar edeceğini söyledi. Diğeri ise haa evet bir ara hastaydı, kemik erimesi vardı ama şimdi bi şeyi yok diye kapattı konuyu. Bu oğlan çocukları böyle işte anacım diye söylendim içimden.

Konya’ya gittiğimizde babam karşıladı bizi. Eve giderken de döküldü. Annem ameliyat olmuş belinden, platin falan takmışlar, çok uzun süre de yatmış. Duyup üzülmemi ve hatta çıkıp gelmemi hiç istemişler, çünkü ilk hamileliğimde ilk trimesterda seyahat etmemi tavsiye etmemişti doktor düşük riskinden dolayı… Gerçi çok dikkat etmemize rağmen yine de kaybetmiştik bebeği. Korkmuş annem yine başıma böyle bir şey gelir diye. Hatta her şeyin yolunda olduğu bu hamileliğimde geleceğimi müjdelemiş ama annemin “Gelme kızım, kal orda, n’olur nolmaz!” cevabıyla irkilmiştim.

Eve vardığımızda, anneme sarıldığımda ağlamamak için zor tuttum kendimi, ‘Yok artık Ebru, bak annen sağlam ve karşında, şimdi duygulanıp ağlamanın bir anlamı yok, onu da üzeceksin’ diyerek güçlü durdum. Konuyu açamadım, açtığım anda musluklar boşalacak diye korktum. Yemekten sonra masayı babamın toplaması ise benim için asıl şoktu. Demek ki annemin durumu ciddiymiş, bunca yıl babamı hiç masayı toplayıp, bulaşıkları hallederken görmemiştim. Dayanamadım, aldım elinden tabii, ben gidince yaparsın dedim babama.

Gelelim aldığım günahlara. Oğlan çocuklarımız biliyormuş tabii ki annemin ameliyatını. Hatta bir ara abim anneme bakmış, yemeğini yapmış. Annem ‘Abin bize şu yemeği yaptı, abin bize bu yemeği yaptı’ diyordu telefonda bi aralar. Hepsi bu yüzdenmiş demek. Fatoş anne de söylememiş ne Ali’ye ne de bana, bize topluca bir aile oyunu oynamışlar. Korkutuyorlar beni, acaba ne olunca söylecek ne olunca saklayacaklar?

AVM mi? En sevdiğim! İstanbul’dayken eğer ofiste sıkıcı bir gün geçirmişsem eve yakın olan bir AVM’de bir tur atar, öyle eve dönerdim. Özlemişim baya, o kokusunu, aydınlığını, vitrindeki ürünlere bakıp kendinden geçme duygusunu… Bu ziyaretimizde de karşı konulamaz bir istek duydum yine, Ali’yi ve arkadaşlarımızı kapıp gittik devasa merkeze. Nasıl rahat bir yer bu AVM’ler, özellikle hamisler için. Bir kere her katta tuvalet var, canın tatlı çekse envai çeşit tatlı, dondurma, hayır karnım açıktı dersen de kebabı, döneri hatta dünya mutfaklarından seçkiler var. Dışarısı sıcaktan yanarken, içerisi de serin serin, ohhh.

Bu sefer gundemimiz Deniz olduğu icin şu her şeyi bulabileceğimiz bebek mağazalarına gittik. Daha birçok ürünün ne işe yaradığını, hangi durumlarda kullanıldığını bilmezken bu ürünleri Hollanda’dan aldığımı düşünemiyorum bile. Bazı ürünlerin Türkçesi bile bana bir şey ifade etmezken Felemenkçesini okuyup anlayıp, bizim için gerekli olup olmadığını sonucu çıkarmak hayli zaman alırdı. Tecrübeli arkadaş bir anne ile mağazayı gezip ne dediyse sepete attım. Bu sepet sonrasında boş getirdiğim valizlerden birini doldurdu.

Günün devamını ise yine tecrübeli başka bir anne arkadaşımla geçirdim. Aldıklarımı hevesle gösterirken ‘Bu markayı keşke almasaydın, şu daha güzeldi’ veya ‘Onu ben kullanmadım, şu ürün daha kullanışlı’ gibi yorumlarla karşılaşınca bu bebek alışveriş olayının da bayağı kişisel olduğunu anladım.

Farklılıkların uyumu. Ofise döndüğümde ramazan çoktan başlamıştı ve geçen sene fark ettiğim kurumsal broşürü bu yıl da gördüm. Yönetim kurulu, herkesi (evet müslüman olup olmadığına bakmaksızın herkesi) 1 günlüğüne oruç tutmaya ve akşama hep birlikte iftar yapmaya davet ediyordu. Avrupa kökenli bir şirket burası, yönetim kurulu ise tabii ki Hollandalılardan oluşuyor, müslümanların sayıca baya azınlıkta olduğunu düşünüyorum. Şirketin bu bilgiyi eş geçmemesi çok hoşuma gitti. Olayı ‘bir meydan okuma’ organizasyonuna dönüştürüp eğlence katmıştı ve müslüman olup olmayan herkesi birleştirmeye çalışmıştı.

Aynı hafta ise aşağıdaki broşürü gördüm. Burda her yıl Ağustos’un ilk haftası LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender) için yapılan onur yürüsüyü (gay pride) büyük bir coşkuyla geçiyor. Biz de şirkette her yıl küçük bir organizasyon yapıyoruz farklı tarihlerde. Geçen yıl katılmıştım, kutlama yapılan salonda renkli kokteyler içip muhabbet etmiştik. Bu organizasyonlarda nedense akla ilk gelen erkekler, bu yıl broşüre kadın koymaları ayrıca hoşuma gitti.


Bu iki organizasyonun aynı haftaya denk gelmesi gülümsetti beni. İnsanların farklılıklara saygı duyması, uyum içinde korkmadan yaşayabilmesi, kendini ifade edebilmesi cidden umut verici… Ama bu konu şirket dışında bu kadar umut verici değil maalesef. Avrupa’nın en özgür ülkelerinden birinde bile bazı milletlere, dinlere, yaşam tarzlarına kötü gözle bakan, tehlikeli bulan ve bazen iletişime geçmeyi bile reddeden bir topluluk da yok değil.

Deniz’i nasıl bir dünya bekliyor, merak ediyorum. Acaba yıllar sonra neler anlatacağız ona? Anne ve babalarımızdan dinlediğimiz hikayeleri (darbe, sıkı yönetim, ekmek, tüp kuyruğu, kitapların yakılması) hatırlıyorum. Acaba Deniz’e bizim anlattıklarımız çok mu garip gelecek yoksa hala tanıdık mı? “Deniz inanabiliyo musun, bir zamanlar şöyle şöyle olmuştu, bunları yaşamıştık” mi diyeceğiz yoksa “Eskiden güzel günlerimiz vardı, sıkıntılarımız olsa da iyi kötü mutluyduk” mu? Gerçi herkesin gerçeği farklı olabiliyor, bu iki cümleyi de duydum büyüklerimden ve herkesin gerçeğine kimse karışamaz. Umarım biz ilkini söyleriz ona, çünkü bana şu an garip geliyor birçok şey…

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler,

Ebru

Gebelik Günlükleri

Ebru’nun Gebelik Günlüğü’ndeki tüm yazıları buradan, Blogcu Anne Gebelik Günlükleri’ndeki diğer yazıları buradan okuyabilirsiniz.