2 Yorum

Yazlıkçılık

Mersin’de doğup büyümüş bir insan olarak yazlarımız deniz kenarında geçerdi. Önce BP Mocamp, ardından Altın Portakal sitesi derken biz yazın 3 ay denizden çıkmazdık.

Deniz kenarında doğup büyümüş bir insan olarak yazın denize girilmeyen her gün kayıpmış gibi gelir bana… Denize de girmeden yaz geçer mi? 🌊 Sabahları yazlıkta kahvaltıdan sonra koşarak denize gider ve sudan çıkmazdık. Parmaklarımız buruşana kadar yüzerdik. Öğle yemeğinden sonra zorla dinlendirildiğimiz saatler biter bitmez yine soluğu denizde alır, güneşi orada batırırdık. 🌊 Bu sabahki rüzgarlı hava çocukluğuma götürdü beni; böyle havalarda farklı eğlenceler geliştirirdik denizde; dalgalara atlamak gibi mesela… Üşürdük, dudaklarımız morarır, çenemiz titrerdi ama yine de çıkmazdık denizden… Hayatımda hiçbir şeyden, deniz kıyısında geçirdiğim o yazlar kadar keyif almadım. #sevgiligünnük

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on


Aynı imkanı çocuklarıma veremiyor olmak çok büyük sıkıntıydı benim için. Evimize yürüme mesafesindeki denize giremiyor olmak, çocukları sadece senede bir hafta, 10 gün denizle buluşturmak -her ne kadar günümüz şartlarında standart bu olsa da- benim gibi çocukluğunda parmakları buruşana kadar yüzen biri için çok dertti.

Ailesi İzmir’de, Çeşme’de, Bodrum’da yaşayan -ya da oralarda ailesinin yazlığı olup çocuklarını yazın oraya getiren- ailelere çok imrenirdim. Çocuklarını yaz boyu orada bırakıp kendi işine gücüne devam edenlere daha da çok imrenirdim.

Sonra annemler Bodrum’a taşındılar. Ve benim birinci özlemim giderildi.

Çocukların sayısı artıp yaş aralıkları büyüyünce, benim onları yazlıkta bırakıp hayatıma devam etme planlarım suya düştü. Hadi, “gecikti” diyeyim.

Geçen yaz “iki hafta kalır, döneriz” diye geldiğimiz Bodrum’da bir ayımızı geçirmiştik. Bu yaz daha gerçekçi olduk ve dedik ki “Okullar kapanınca gider, açılmadan az önce döneriz. Biz işimizi oradan yapar, arada gider geliriz. Çocukların ne işi var İstanbul’da?” 

Her ne kadar önce seçim, ardından Amerika’dan gelen görümcemlerle birlikte olmak için okullar kapanır kapanmaz gelemesek de, evlenme yıldönümümüzü yolda kutlamak pahasına ilk fırsatta düştük yola.


Aslında ben burada çok zorlanıyorum. Yardımcımız bizimle gelmedi (ki bence herkesin birbirinden ayrı kalmaya ihtiyacı var) ve bu beni de, annemi de fiziksel olarak zorluyor. Bir yandan yapamadığım, biriken işlerim kafamı kurcalarken, bir yandan çocukları plaja götürüp getirmek, evin içinde sürekli bitmeyen bir operasyon, gün çok uzun, Derya 6:30’dan bir dakika daha fazla uyumuyor, akşam 10’dan önce kendi kendime kalamıyorum ve o zaman da (Derya’nın deyişiyle) cıvcıv böceklerinin sesi eşliğinde kitap mı okuyayım, yoksa kitabımı mı yazayım, yoksa bekleyen mesajları mı yanıtlayayım, diye diye hiçbir şey yapamadığımı düşünerek geçiyor zaman. Bazen de geçmiyor, o zaman da tansiyon aletini çıkarıyoruz ortaya.


Sanırım işin en zor kısmı denize gidip gelmek. Annem yazlık hayatının zorluğundan hep yakınırdı ama o zamanlar deniz kenarında bir sitedeydik ve biz çocuklar havlumuzu alır evden çıkardık. Şimdi her gün üçünü birden paketleyip (ki büyükler kendi eşyalarından sorumlular), kremleyip, yanımıza meyve alıp, arabaya yüklenip, plaja gidip, orada “ıslanmak” -çünkü Derya’yı bırakıp yüzemiyorum, meyve yedirip, duş aldırıp kurulayıp arabaya bindirip geri gelip ıslak havluları asıp (büyüklerin astığından emin olup) yedirip yatırmak ayh yazarken bile yoruldum.

Tabii ben bunları yaparken evde yemek yapan bir annem olduğu için çok şanslıyım çünkü aksi zaten mümkün olmazdı. Ama program annemin yemek yapması, benim de çocuklarla ilgilenmem üzerine kurulu olunca müthiş bir fiziksel yorgunluk çıkıyor ortaya…

Ve tüm bunları göze alıp kalkıp geldim buraya çünkü bunun alternatifi İstanbul’da, apartmanın içinde, çocukları ekran başında olmaktan nasıl kaçıracağımın hesabını yapmaktı. Mutlu olmayacakları bir yaz okuluna (çünkü yazın haklı olarak okula gitmek istemiyorlar) bi dolu para vermek yerine  evde kalsınlar diyecektik, sonrasında dört duvar arasında nasıl eyleyeceğimizi dert edecektik. Hiç olmazsa burada sürekli dışarıdalar, her ne kadar evin kendine ait bir bahçesi olmadığı için sürekli birileri bahçe diye tutturan bebenin başında durmak zorunda olsa da, en azından tutturabileceği bir bahçe olmasına şükrediyorum. Hiç olmazsa çocuk inek gördü (ilk başta domuz zannetti ama olsun), horoz sesi duyuyorlar, günün büyük bir bölümünde açık havadalar eh bundan iyisi Şam’da kayısı diyoruz.

Günler hem birbirine çok benziyor burada, hem de hepsi birbirinden farklı. Bugün Yalıkavak Pazar var gidelim, kahve kalmadı, alalım, sütçü geldi kapıyı açın, ay yumurta da isteseydik, hadi bugün halamın bahçesinde çay içelim falan gibi “küçük mutluluklarımız” var. Ama aslolan bunlar değil mi zaten? Şehir hayatı bizi ne hale getirdi, yazık…

Gökyüzünü görebilmek ne zamandan beri özgürlük haline geldi?..

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on


Her gün denize gidebilme imkanı biraz şımartıyor insanı ve bir de bakıyorum ki “Ay bugün çok rüzgarlı, vay bugün oğlan öksürüyor” diye diye dört gündür yüzmemişiz! Hoş, gittiğimde de ben yüzmüyorum, eğer yanımda bir başka yetişkin yoksa sadece ıslanıyorum, ama ayağımı denize sokmadım dört gündür ve benim için kabul edilebilir bir şey değil!

Öyle bir telaş ve koşturma halindeyiz ki, geçen gün plaja giderken plaj çantasını evde unuttum. Hani şu içinde havluların, mayoların olduğu çantayı, evet. Onu almak için 20 dakikalık yolu gerisin geriye gelirken kendi kendime akılsız başın cezasını ayaklar (bu durumda benzin deposu!) çeker diyordum ki, günlerdir ilk kez yalnız kaldığımı fark ettim. Kimseyle konuşmadan geçen o 20 dakika sessiz kalacaktım ki, yine günlerdir Ferhan’la konuşmadığımı hatırlayıp aradım. Dönüş yolundaki 20 dakikayı kendime ayırıp müzik dinlediğimde, kendimi terapi seansından çıkmış gibi hissediyordum.

Aynı günün akşamında eve dönerken plaj çantasını yanıma almayı hatırladım. Ama bu kez Derya’nın su bardağını (ki bu sonuncusuydu, ilkini geçen hafta Iraz’ların evinde unutmuştuk), bez çantasını ve kum oyuncaklarını bırakıp gelmişiz diye mesaj attı kuzenim. Neyse ki çocukları almayı hatırlamışım.

Hani belli bir yaşın üzerindeki genç kadınlara “Evlilik ne zaman?” diye sorulur ya, iki yaşını deviren çocuklar için de “bezi ne zaman bırakacak?” diye sormak da örf ve adetlerimizin vazgeçilmezi olduğundan ve etraftan gelen bu sorulara “Hallederiz bu yaz yea” dediğimden, geldiğimizin ilk günlerinde bir girişimde bulundum ve bezi çıkartması yönünde bir teklifte bulundum çocuğuma… Sonra, iki saat içinde dört kere külot yıkayınca ay dedim ne başımın derdi, bir bu mu eksik şimdi, kaldırdım o projeyi raftan, artık bakarız duruma…

Annemler Bodrum’a taşınma kararlarını halamlardan hemen sonra almışlardı, onlardan kısa bir süre sonra amcamlar ve diğer halam da buraya gelince biz kendimizi doğma büyüme Bodrumlu zanneder olduk. O kadar ki, “İstanbul’dan gelip de burayı bozan” İstanbullulara kılım!

“Yazlıkçı anne” modu bu şekilde sürerken arada bir hakikate de dönmek gerekiyor. Burada geçireceğimiz iki ayın birer haftasında İstanbul’da olmak üzere program yaptım, yarın İstanbul’a uçuyorum. Bütün bu ahval ve şerait içinde annemle babamı üç çocuğumla, üç çocuğumu annem ve babamla bırakacak olmak beni tedirgin etmiyor değil. Halam ve kuzenlerimi teyakkuza geçirdim, dedim “Canımsınız arada bi çocukları alın ya da bi kap yemek falan getirin çünkü nasıl desem, biraz zor!”

“Sen git biz hallederiz”le, “Acaba Cuma günü mü dönseydin?” arasındaki tepkileri “Cuma günü bilet fiyatlarının ne kadar olduğundan haberiniz var mı sizin?!” şeklinde savuşturduktan sonra online check-in’imi yaptım ve uçuş saatine saatleri saymaya başladım.

Yarın sabah İstanbul yolcusuyum. Yazlık hayatına birkaç günlük bir mola verecek, dört gün boyunca işime gücüme dönüp biraz olsun yakalamaya çalışacağım.

Dört gün boyunca üst üste toplantılarım, görüşmelerim, işim var.

Ama çocuklar yok.

İlk kez İstanbul’da çocuksuz yaşayacağım. Ay resmen sevgilimle yıllar sonra evimizde baş başa kalacağız!

Deniz, plaj, kum Bodrum’da ama benim asıl tatilim İstanbul’da olacak. Nıhahaha! Nihohahaha! Nihohoohohohahhaaahahahaaa!

2 yorum

  1. Ezgi Elibol Topçuoğlu

    Bir Mersinli olarak deniz kıyısından,yazlık ortamından uzak geçirilen yazları hüzünlü buluyorum. Her yaz bir klasik olarak İstanbul’a yakın bi yerde yazlık bakarken buluyorum kendimi. Mantık hep aynı: Perşembe’den gideriz Pazar’a döneriz. Toparlanıp göçebilecek bir yerin olduğu için çooook şanslısın ve darısı başıma 🙂

  2. Merhaba. Blog yazılarınız harika severek takipediyorum ve siz ve sizin gibi severek takip ettiğim bloggerlardan da cesaret alarak sonunda bende blog açtım. Size birşey sorucaktım ben blogspottan açtım bloğumu oradan bloğumu büyütmem mümkünmüdür?