1 Yorum

Ebru’nun Gebelik Günlüğü, 32-34. hafta

Yazar Hakkında

EBRU Y. – Yemek yapmayı seven ama yemeyi sevmeyen, dağınık ve plansız yaşamaktan keyif alan ama bunu pek başaramayan, enerjisini güneş ışığından alan, hayvanlara büyük zaafı ve doğaya sonsuz saygısı olan biri. 34 yaşında. Eşiyle ve kedisiyle birlikte Amsterdam’da yaşıyor.

Biri hamile muhabbeti mi dedi? Burada en çok özlediğim şeylerden biri dibine kadar hamile muhabbeti yapmak. Türkiye’de olsaydım ofisteki kızlarla çay-kahve molalarında ne muhabbetler dönerdi kim bilir? Buradaki ofiste en çok ‘kendini nasıl hissediyorsun?’ diye soruyorlar o kadar. Bi de bu ara ‘heyecanlı mısın?’ sorusuyla çok karşılaşıyorum. Yok diyorum, henüz değilim, daha var sanki..

Ofistekilerden hayır yok, bari aile fertleriyle yapayım dedim bu muhabbeti. Geçen gün Ali’ye “Giderek ağırlaşıyorum” diye başlayan bir cümle kurdum. Sonrasında verdiği cevaba göre “Şu da hamile ama bilmem kaçıncı haftaya kadar fitir fitir geziyodu veya benimki biraz erken olmadı mı?” gibi ucu açık cümlelerle muhabbeti derinleştirmeyi planlıyordum ki Ali “Ne bekliyordun ki, hafifleşmeyi mi?” diyerek konuyu kapattı. Ali’den sonra bu muhabbeti yapmak için en güvendiğim aday ise annemdi. Bir gün telefonda “Anne, hala aktif bir şekilde çalışıyorum, gayet de iyi hissediyorum kendimi, 36. haftaya kadar çalışırım ben rahat rahat” diyerek annemden övgü dolu sözler bekledim. İstedim ki “Bravo kızım, çok iyi gidiyosun” desin, takdir etsin beni, motive edici bi’ şeyler söylesin. Annemse “Tabii herkes benim gibi olamaz, ben son güne kadar çalıştım. Çoğu hamile senin gibidir, olsa olsa hamilelerin 20%’si benim gibidir” diyerek tezini, kafasında yaptığı istastikî verilerle güçlendirmeyi de ihmal etmedi. Anneme ne zaman hamileliğimle ilgili bir şeyler anlatsam, konu bir şekilde onun hamileliğine geliyor, bir bakmışım ki benim, abilerimin doğumunu konuşuyoruz.

Hamileliğim boyunca bilmem kaç defa dinledim kendi doğum hikayemi… Annemin zamanında toplam 40 günmüş izni, 20 gün öncesinde 20 gün sonrasında. Birlikte çalıştığı doktor “Hemşire hanım, sen çok iyi görünüyosun, dilersen çalışmaya devam et, doğumdan sonra kullan izinlerini” diyince son güne kadar çalışmış, hatta iş yerinden kontrole gittiğinde doğum başladığı için bırakmamışlar, babam getirmiş doğum çantasını. Annem en şanslı benim olduğumu söylüyor, yanımda 40 gün kalabilmiş, sonrasında ise ev, işe yakın olduğu için öğle aralarında emzirmeye gelmiş uzun süre. Abilerimde onu da yapamamış. Şimdi düşününce bu durum anne ve bebek haklarına aykırı geliyor, doğumdan sonra sadece 20 gün izin, aman yarabbi, annenin iyileşme süresi bile değil bu!!

Benimki de çok kısa geliyor kulağa, toplam 16 hafta, umarım ilerde bu süreler uzar tüm dünyada, daha insani hale gelir. 16 hafta sonunda bir ay kadar da yıllık izin kullanır, başlarım işe diye düşünüyorum. Daha doğrusu başlamak zorundayım, bağlı olduğumuz “kalifiye çalışan” vizesinin şartlarından dolayı. Ücretsiz izin almak istediğimde o ayki maaşım düştüğü veya hiç olmadığı için vizeyi kaybetme riskim var insan kaynaklarının dediğine göre. Ben de tıpkı annemin yaptığı gibi öğle araları gelmeyi planlıyorum Deniz’i emzirmeye veya en kötü buluşmaya, koklaşmaya…

Tutamıyorum zamanı. Sanki günler daha hızlı geçmeye başladı. Doğuma yaklaştıkça, Deniz büyüdükçe, ben fazla vaktim kalmadığı hissiyle heyecanlanmaya başladım, zamanın göreceliliği bu olsa gerek. Yani hamileliğimin son ayları, hemen bitsin istemiyorum, sanki Deniz ve ben böyle mutluyuz. Belli ki o an bir gün gelecek, acaba doğumdan önceki vaktimi nasıl geçirebilirim, tadını çıkarmak, dolu dolu geçirmek istiyorum son haftalarımı, neler yapabilirim? diye düşünürken Elif’e sordum. Belki yazısı vardır, yoksa da acaba yazar mı diye. Tam da bundan bahseden şu yazısını gönderdi. Bir kısmı aklımdan geçenleri söylüyordu, mesela çok alışveriş yapmamak ve daha az bebek kitabı, daha çok roman okumak ile ilgili… Ben de tam bu aralar sıkıldığımı hissettim hamilelik ve bebek kitaplarından, en son Tracy Hogg’un Yeni Annelere Mucizevi Çözümler’e başlamıştım. Onunla kapaticam bu sayfayı sanırım.

Geçen Ebru’yu ziyarete gittik Ali ile. Yeni evine taşındı, çok tatlı bir ev almış, birkaç küçük tamir işi varmış. Ali onları yaparken, o da bize mercimek köftesi ve daha bir sürü sağlıklı şeyler hazırladı. Muhabbet ettik, yedik içtik, dönüşte ise kitaplığından Suna Kıraç’ın hayatını anlatan biyografik bir kitap aldım. Nasıl hoşuma gitti başka bir konuya kanalize olmak, bir solukta okumak için bu aralar nefesim yetmese de bitirmek üzereyim kitabı.

Sadece zamanı mı tutamıyorum? Hayır, kelimenin tam anlamıyla artık hiçbir şeyi tutamıyorum. Reflekslerim çok zayıfladı, parmaklarım tombik tombik, en hafif şeyleri bile tutamıyorum, sürekli yere bi’ şeyler düşürüyorum. Geçen evden çalıştığım bi’ gün, bir bardak ılık sütümü alıp, dizüstü bilgisayarımın başına geçmiştim. Bardağı tam ağzıma yaklaştırıyordum ki bardak elimden kayıp bilgisayarın üstüne boca oldu. O gün iki önemli konferans görüşmesi ve yapmam gereken işler var, nasıl ters bir gün. Dizüstü bilgisayar kullanılamaz hale geldi, koşa koşa ofise gittim, İT’deki çocuklardan yeni bilgisayar istedim hemen. Yeni bir kurulum ve aktarım yapacakları için ancak günün sonunda verebileceklerini söylediler, fiyasko! Yapacak bir şey yok, o günü zorunlu tatil ilan ettim. Toplantım olan insanlara da süt döktüm diyemedim, çok utandım, birden bozuldu bilgisayarım dedim, akıl sır ermiyor bu teknolojik aletlere!?!

Hamile kafası. Yakın zamana kadar hâlâ kafam çok iyi çalışıyor, her şeyi de hatırlıyorum, aman ne süperim diye kendimce övünüyordum. Taa ki geçen günlerde hamile kafası emarelerini vermeye başlayıncaya kadar.

Duşta yüz yıkama jeli bulundururum her zaman. Geçen yine duşa girdiğimde yüzümü o jel ile yıkamaya başladım. Sonra “Ohh, ne güzel kokuyormuş bu, daha önce nasıl fark etmedim” dedim kendi kendime. Hemen sonra gözlerim yanmaya başlayınca bir kontrol etmek geldi aklıma. Meğerse genital bölge yıkama jeliyle yüzümü yıkıyormuşum, hem de gözüm göre göre, bilinçli bir seçim yani. Acaba yüz yıkama jeliyle kaç sefer genital bölgemi yıkadım, tespit edemeğim kaç vaka var, işte onu bilemiyorum. Bir de geçen gün mutfakta rondodan soğanları geçirdikten sonra rondonun makinede yıkanmayan kapağını silip buzdolabına koymaya kalktım. Tam buzdolabında boş bir yer ararken, rondonun kapağını neden buzdolabına koyduğum sorusu geldi de kimse görmeden kapattım buzdolabını.

Garip bir duygusallık hali. Sanırım bu da hamile kafasının bir parçası. Geçen yatakta uzanırken gözüm komodinin üzerinde duran fotoğrafımıza akıldı. Fotoda Ali ve ben San Francisco’da bir tepede oturuyoruz, elele tutuşmuşuz, yok aslında o benim ellerimi avuçlarının içine almış, ellerim görünmüyor. Bu fotoğrafı düşük yaptıktan sonraki ilk tatilimizde çektirmiştik. Kafamız dağılsın, moralimiz düzelsin diye uzak bir rota seçmiştik. Aradan 3 yıl geçti. Sonra neden bilmem uzun süredir elele fotoğrafımız olmadığını fark ettim. Hatta daha az fotoğrafımız vardı belki de. Neden elele fotoğrafımız yok diye düşündüm, artık birbirimizi eskisi kadar sevmiyor muyuz? Bunu bile fark edemeyecek kadar alıştık mı şimdiki düzenimize?..

Ben bunları düşünürken Ali içerde bilgisayar başındaydı, gelmesini rica ettim, artık bu gerçekle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Ona da sordum bu soruları, “Neden uzun süredir elele fotoğrafımız yok??” Ali kahkaha attı, “Bilmem, denk gelmemiştir.” Ben ağlamaya başladım, “demek ki artık birbirimizi o günkü kadar sevmiyoruz ühüü ühüüüüüü…”Ali şok olmuş gözlerle baktı “Ebru sen ciddisin??” Evet, gayet ciddiydim, yanaklarımdan delicesine yaşlar süzülüyordu.

Doğum ve emzirme eğitimi. Ebe kliğinim, İngilizce emzirme ve doğum eğitimi düzenledi Hollandalı olmayan gruba. Emzirme eğitimini, dışarıda danışmanlık da yapan bir emzirme danışmanı verdi. Çok güzel, faydalı bir eğitimdi, meğerse pek bir fikrimiz yokmuş emzirme hakkında. Eğitime gitmeden Ali’nin gelmesine gerek olmadığını düşünüyordum. Ali de en kötü sana gidip gelirken eşlik ederim geleyim deyip işten koşa koşa geldi. Herkes çift gelmiş ve eğitimin sonundaki birçok soruyu da baba adayları sordu. Neden sonra ben Ali’nin gelmesine gerek yok diye düşünüp onun olaya dahil olmasını baştan engellemeye çalıştım diye düşündüm. Çözümü kendimde aramak yerine suçu yine beni yetiştiren ebeveynlerimde ve toplumda buldum!?! (Deniz sen böyle şeyler yapma büyüyünce olur mu?). En etkilendiğim bölüm ise eğitim sırasında gösterdikleri bir videoda, bebeğin doğduktan ve anneni kucağına verildikten bir süre sonra memeyi bulmak için gösterdiği çabaydı. Direkt ağzına vermediler memeyi, bir süre sürünmesini ve bulmasını beklediler, aynı bizim Üzüm’ün yavrularının doğduktan sonra yaptığı gibi.

Doğum eğitimini ise Astrid’den aldık ve bize ilk bir saat satır aralarında aslında şunları söyledi:

  • Acil telefon hattını, acil olmayan durumlar için kullanmayın.
  • Nişanınız geldiğinde bizi aramayın sancıları bekleyin, saatler sürebilir.
  • Suyunuz geldiğinde bizi aramayın sancıları bekleyin, saatler sürebilir.
  • Sancılarınız başlar başlamaz bizi aramayın, saatler sürebilir.
  • Bizi sadece sancılarınız 5 dk’ya bir indiğinde ve sancıların yoğunluğu birbirine yakın olduğunda arayın.
  • Hastaneye gelirken bozuk para getirin, tekerlekli sandalyeyi kullanmak isterseniz ihtiyacınız olacak.

Pek hoşlanmadım bu eğitimden, bizi bilgilendirmekten çok prosedürleri anlamamız için yapılmış bir eğitimdi belli ki. Peki ben nişan veya suyum geldiğinde aramayacak mıyım? Tabii ki arayacağım ve aklımdaki soruları soracağım. Panik olduğum her durumda da arayacağım, üzgünüm Astrid, umarım telefona sen çıkmazsın.

Eğitimin sonunda iki doğum videosu gösterdiler, zamanında gönüllü iki aile, eğitim amaçlı video çekilmesine izin vermiş, çok takdir edilesi bir davranış. Her iki doğum da evde geçiyor, anne adayları çok rahat, çığlıklar yok, epidural veya ağrı kesici yok. Hatta biri doğum taburesi dedikleri ortasında delik olan küçük bir taburede dakikalar içinde yaptı doğumunu. Şaşkınlıkla ve biraz da korkuyla izledik tüm ayrıntıları. Sonrasında, bebeklerin doğduktan sonraki görüntüsüyle ve kafa şekliyle biraz afalladık. Bu bana küçükken izlediğim bir diziyi aklıma getirdi, dünyada yerleşen uzaylılar (Alien Nation), işte aynen buna beziyordu bebekler, minik uzaylılar. Herkesin aklından benzer şeyler geçiyor olacak ki “Merak etmeyin, bu haliyle bile çok seviyorsunuz” diye gülümsedi ebemiz.

Buzlu kahve. Hamileyken bir sürü şey canım çekti ama aşermek sayılır mı bunlar, tam olarak kestiremiyorum. Yani sürekli bir şeyler istiyor canım ama olmazsa olmaz değiller. Genelde de ulaşılabilir şeyler olunca pek sıkıntı çekmedim. İlk aylarda en çok limon canım istemişti. Her sabah uyandığımda limon yiyebilmek için hızlıca kahvaltı yapıyordum. Limondan sonra ikinci defa geçenlerde aşermiş olabilirim, buzlu kahveye.

Hollanda bilmem kaç yılın en sıcak yazını yaşıyormuş, geceler bile çok sıcak geçiyor. Ne güzel denk geldi değil mi hamileliğime? Geçen bir gün 37’yi gösterdi termometreler de kendimi Mersin’de yazlıkta sandım. Oysa geçen yaz doğru dürüst balkon keyfi bile yapamamıştık serin olduğu için. O sıcak günlerin birinde canım şu malum yeşil renkli markanın buzlu kahvesini çekti ama nasıl bir can çekme, illa da o kahveciden olacak, buzlu olacak ve içinde tam erimemiş esmer şekerler olacak, ağzına arada bir kıtır kıtır gelecek. Aksi gibi İstanbul’da mantar gibi biten o kahvecinin burada sayılı yeri var ve çoğu da merkezde. Haftasonunu zor ettim, sırf o buzlu kahveyi içmek için merkeze indik, aldım kahvemi, bir yandan turist gibi Amsterdam sokaklarını gezdik, bir yandan buzlarını şıngırdata şıngırdata kahvemi içtim, muradıma erdim.

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler,

Ebru

Gebelik Günlükleri

Ebru’nun Gebelik Günlüğü’ndeki tüm yazıları buradan okuyabilir, Blogcu Anne Gebelik Günlükleri’nin hepsini buradan okuyabilirsiniz.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

Bir yorum

  1. Aklima dogum yaptigim hastanedeki doguma hazirlik ve emzirme, bebek bakimi vs kursu geldi. Israrla butun hamileler ve babalar ayni soruyu soruyorduk. Iyi de nasil anlayacagiz dogumun basladigini, hastaneye ne zaman gelmemiz gerektigini diye. En nihayetinde ebelerden biri “hastaneye iki buklum gelmis olacaksiniz, o an geldiginde anlayacaksiniz o anin o an oldugunu” demisti. Yaa hakikaten de hastaneye vardigimda iki buklumdum 🙂 Bir sekilde anliyorsun o ani, yanilman mumkun degil. Biz dogum oncesi butun kurslara, toplantilara esimle birlikte gittik. Dogumdan sonra da hastanede bebegin altini degistirme, banyo yaptirma, gobek bagi pansumani vs her turlu egitimde de esim yanimdaydi. Bir de bizde bu egitimler dogum oncesi de verildi ki doktor ve ebeler dogum sonrasi annenin hali, dikkati yerinde olmuyor, soylediklerimizi cok iyi anlamiyorlar demisti. Iste o yuzden babanin da olmasi cok onemli.
    Sevgiler