5 Yorum

Başka Bir Annelik Mümkün

“Yıllar yıllar önceydi” diyebileceğim bir zaman evvel, akademisyen bir takipçimle bir araya gelmiştik. “Cinsiyetler ve Yeni Medya” alanındaki bir konferansta yapacağı, “Blogların Toplumsal Değişime Katkısı” konulu bir oturum için benimle görüşmek istemişti. O zamanlar “blogların toplumsal değişime katkısı”ndan bihaber olan, kendi halinde bir blog yazarıydım.

Görüşmemizde annelikten, kadınlıktan, blog yazmaktan bahsetmiş, keyifle sohbet etmiştik. Sohbetimiz sırasında bana övgü dolu sözler söylemiş, annelik üzerine blog yazıyor olmamın “feminist harekete katkı” olduğunu söylemişti. O dönemde feminizmi kendime, kendimi de feminizme yakıştırmayan bir insan olarak şaşırmıştım. Feminizm hakkında derinlemesine bilgim yoktu, ancak o ana kadar yaptığım şeyin feminizmle pek ilgisi olduğunu da düşünmüyordum. Kadınların, erkeklerle eşit olmak için mücadele ettikleri bir dönemde, tamamen de “kadın işi” olarak görülen anneliği dibine kadar yaşamak mıydı feminist harekete katkı? Tamam, anneliğin hiç de hayalimdeki gibi olmadığından, para kazanmıyor olsam da evde çocuk bakıyor olmanın ciddiye alınmıyor olmasından dert yanıyordum ama bunun feminist bir boyutu olduğunu hiç düşünmemiştim.  “Onca sene okuduktan sonra” çalışmayı bir kenara bırakıp, “koca parasıyla” çocuk bakarken yaşadıklarımı yazmak, anneliği bazen parlatıp bazen yermek feminist bir duruş muydu?

Öyleymiş meğer…

Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim ve Toplumsal Dönüşüm Anabilim Dalı yüksek lisans öğrencisi Özge Atalay Küçük, “Post Modern Kadın Kamusallığın Olanak ve Sınırlılıkları: Blogcu Anne Bloğu Örneği” başlıklı tezinde şöyle diyor:

[Bu tezin] örneklemini oluşturan [Blogcu Anne] bloğunu … kadınların kendi gereksinimlerini dile getirecekleri, hedef ve stratejilerini geliştirecekleri, egemen bir gücün denetimi olmadan iletişime girecekleri bir madun karşı kamu olarak okumak mümkündür. Kadınların bu alanda birbirleri ile girdikleri iletişim ve yaşadıkları sorunlar karşısında geliştirdikleri mücadele aynı zamanda ataerkil sisteme bir direnişi yansıtmaktadır. Aktarılan deneyimlerin farklılığı sayesinde birçok kadına temas etme olanağı bulan konular, kadınların etraflarını saran ve onları yalnızlaştıran kabuğun da kırılmasına aracılık etmektedir. Blogda yazılan yazılarla, evrensel annelik tanımlarının kadını baskı altına almaya ve özel alana sıkıştırmaya aracılık ettiği konusunda bir farkındalık yaratmak amaçlanmış ve kadınlar bu konuda düşünmeye sevk edilmiştir. Bu anlamda, kadını eve döndürmenin aracı olarak kullanılan mükemmel/kutsal annelik mitine karşı direnen, başka bir anneliğin de mümkün olduğunu göstermeye çalışan kadınlar da vardır.

Özge Atalay Küçük, blogda yayımlanan -çoğu bana, bir kısmı da burada yer verdiğim konuk yazarlarıma- ait 48 yazıyı inceleyerek feminist kuramlara oturtup örneklediği bu teziyle, “ataerkil ilişki biçimlerinin hâkim olduğu toplumlarda özel alana sıkıştırılan kadının, seçilen bir anne bloğu üzerinden oluşturduğu karşıt kamusallık potansiyelinin olasılıklarını ve sınırlılıklarını anlamaya çalışmak ve bu olanakların görünürlüğüne vurgu yapmayı” amaçladığını söylüyor.

Yaz başında aldığım bu haber, önümüzdeki aylarda 10. yılını devirecek olan blog yazarlığı geçmişimde beni en çok heyecanlandıran övgülerden biri oldu. Hatta, uzun zamandır aklımda çevirdiğim ikinci kitap fikrini şekillendirmeye başlamamın arkasındaki itici güç oldu desem yanlış olmaz.

Özge’nin de tezinde uzun uzun anlattığı gibi, kadınlar hep ezilmişler. Bu ezilmişliklerini de bir şekilde dile getirmenin yolunu bulmuşlar… Eskiden -ya da hâlâ kırsal alanda- mutfakta olmuş bu, bir araya geldiklerinde… Bloglar ve sosyal medya, bu “dile getirme” için yeni bir mecra, bir örgütlenme alanı olmuş.

Ne de iyi olmuş!

Anne bloglarının tezlere, araştırmalara konu olması yeni değil. Türkçede daha az kaynak olmakla birlikte, blogların 2002’den itibaren popüler olmalarından sonra, özellikle anne blogları üzerine yazılan çokça yazı ve hatta kitap var. Bu da bunlardan biri:

Kendi [annelik] tecrübem, sevgisini göstermek, disipline etmek gibi konularda kendine has yöntemleri olan yüzlerce ve hatta binlerce başka [blog yazan] annelerinkiyle yan yana konulunca, anneliğin, uzmanların inanmamızı istedikleri gibi tek bir kalıba sığan bir şey olmadığını görüyoruz.

Anne blogları, aslında kişisel bir günlükten ziyade, bir kamusal bildiri olarak karşımıza çıkıyor. Narsist bir şekilde kendim hakkında yazmıyorum; kendi kişisel yorumumla, günümüz anneliğine dair kolektif, betimleyici annelik anlayışına katkıda bulunuyorum.

diyor, kitaptaki makalelerden birini kaleme alan Melissa Camara Wilkins.

Blogların ve sosyal mecraların anneliğe yaptığı en büyük katkılardan biri, kutsal annelik mitini çatlatmak suretiyle anneliği önemsizleştirmeye başlamak oldu bence… Ne kadar insan varsa o kadar çok annelik olduğunu ortaya koyarak, farklı anneliklerin mümkün olabileceğini gösterdi sosyal medya.

Ancak daha gidilecek çok yol var; nitekim aynı sosyal medya, alıcısının daha fazla olduğu süslü kalıplara hizmet etmeye de devam ediyor. Özellikle Instagram’ın, belirli bir şablona uyan (gülümseyen insanların olduğu, yüksek çözünürlüklü) fotoğrafları “beğeni”lerle ödüllendiren algoritması, ebeveynliği annelere bu kez kusursuz fotoğraflar üzerinden yüklüyor. Annelere yol göstermek adına yapılan şaaşalı paylaşımlarla anneler, çocukların okulundan/eğlencesinden/öğrenmesinden/geleceğinden sorumlu olması gereken insan olarak sürekli en iyi/en nitelikli/en zekâ geliştirici ürünlerin/hizmetlerin peşinde olmaktan yükümlü yegâne ebeveyn olarak konumlandırılıyor.

Nisan 2009 basımlı bu kitap, sosyal medyanın blogların önüne geçtiği dönemden önce yazılmış. Instagram’ın yükselişiyle birlikte anneliğin büyük ölçüde tozpembe anlatımlara indirgenmesinden sonra yazılsaydı acaba içeriği farklı olur muydu?

Yüzbinlerce takipçisinden biri olduğum (yabancı) bir anne blogger var. Bir sürü çocuğu, bir blogu, oldukça renkli bir Instagram hesabı var. Genelde paylaşımlarını fazla mutlu bulurum. Kimsenin mutluluğunu kıskandığımdan değil, ancak hep hayatının pozitif tarafını anlatır, sıkıntılarını hiç görünür kılmaz gibi gelir bana…

Geçenlerde bir paylaşımında, laf arasında kızının huysuz davranışlarından “çok önemli değil, hatta konu bile değil ama…” şeklinde bahsetti ve ben o “ama”nın çok şey anlattığını düşündüm. O “ama”, çizdiği annelik tablosunda “konu bile olmayan” huysuz davranışların aslında gayet de önemli olduğunu hissettirdi bana… Çünkü -evet, batılılar gerçekten de bizden daha pozitif olabiliyorlar- ancak beş çocuklu bir evde, bir çocuğun “huysuzluk yapmasının verdiği rahatsızlık konu bile değil” olamaz, olsa olsa konunun TA KENDİSİ olur… Ve bunu böyle değilmiş gibi yapmak bir işe yaramaz; o huysuzluğun konu olduğu birçok evdeki anneyi kötü hissettirmek dışında…

“Yeniden üretim”, yukarıda bahsettiğim tezi okuduktan sonra günlük dilime kattığım bir ifade oldu. Hepimiz kadınlığı anneliğe, anneliği de, ataerkil toplumun beklentileriyle tanımlanan fedakâr, cefakâr anne türüne- sıkıştıran kalıpları ister istemez yeniden üretiyoruz. Örneğin yukarıdaki tezde, benim, annemden, kayınvalidemden, halamdan yardım alıyor olmamı, “çocuk bakımı işinin kadınlar tarafından paylaşılan bir sorumluluk olduğu” fikrinin yeniden üretimi olarak tanımlıyor Özge Atalay Küçük. Böyle bir şey var, evet.

Anneliği belirli bir kalıba sığdıran yerli ve yabancı bir sürü hesap var. Zaman zaman girip bakıyor ve bu farklı “annelik temsilleri”ni anlamaya çalışıyorum. Birçoğunun ortak noktası, renkli fotoğraflarla sunulan pastel tablolara indirgenen anneliği yerine getiren kişinin, çocuğunun her şeyiyle ilgilenmesi ya da her şeyini bilmesi gereken bir kişi olmasına dönük bilinçli ya da bilinçsiz mesajlar vermesi oluyor. Kutsal annelik, “bilinçli, duyarlı annelik” üzerinden yeniden tanımlanıyor. Bu tür içerikleri takip eden kadınlar da, belki de “anneliği daha iyi yapabilmek” için arayışta oldukları bir mecradan, en ekolojik deterjanın ne olduğu, en faydalı sigortanın hangisi olduğu konusunda bilgilenmiş olarak ayrılmanın gururuyla “bilinçli anne tüketici” hanelerine bir artı daha yazıyorlar belki… Ebeveynliği sadece anneliğe sığdıran anlayışın “yeniden üretimine” katkıda bulunduklarının farkında olmadan…

Özge Atalay Küçük’ün tezinde yer verdiği “Başka bir annelik mümkün” söylemi, aynı zamanda bir zamanlar en severek okuduğum bloglardan birinin, Derya’nın Başka Anne’sinin sloganıydı. Derya’nın o blogu devam etmedi, yazık oldu.

“Başka bir annelik mümkün”, anne olmanın, çocuğunun gözlerinin içine bakmaya; ebeveynliğin diş macunu reklamlarındaki gibi 32 diş gülümsemeye indirgendiği bu devirde çok daha sık ve yüksek sesle tekrarlanmalı oysa ki…

5 yorum

  1. Eliiiiif, iyi ki varsin <3

  2. Sürekli suçlayıcı, yargılayıcı, eli sopalı, teoride söylemenin çok kolay ama pratikte asıl olayın koptuğu, çoğu yabancı kaynakların bize empoze edilmeye çalışıldığı, Türk kayınvalde, Türk baba , Türk anneanne , Türk anne kavramlarının göz ardı edildiği sosyal medya pedagogların yanında gerçekten samimi, bizim evin halleri denecek paylaşımlar için iyi ki varsınız 🙂

  3. Elif hanım iyiki yazıyorsunuz.Yıllardır takip ediyorum bloğunuzu ve sanırım okumadığım yazınız yok.Binlerce anne gibi benim de ufkumu o kadar genişlettiniz ki.
    Teşekkür ederim size🙏

  4. Kaleminize sağlık Elif Hanım. Özellikle instagram annelerinin üzerimde yarattığı huzursuzluğu (hepsi değil tabi ki) öyle güzel ifade etmişsiniz ki.

  5. Çok değerli bir yazı. Benim düşüncelerim de bu yönde ve bu sebeple eşimle çok ters düşüyoruz. Sırf bu konulara klasik Türk erkeği gibi baktığı için ondan giderek soğuyorum. Ne yapmalıyım, bilemiyorum.