10 Yorum

Bir Survivor programı olarak çocuklu hayat

Dayanıklı Aileler, Biricik Hikâyeler serisinin bu bölümünde, bu blogun okurlarının yakından tanıdığı bir çiftin evine konuk olduk: Yasemin Serintürk ve Barış Menekay.

Gerek -bundan 4,5 sene önceki- Yase’nin Gebelik Günlüğü’nün, gerekse yıllar içinde süregelen ve en son #40binbakımı adını alan kilo verme ve sağlıklı beslenme çabalarımın mimarı Yasemin. Bana çocukluğumdan kalan çok büyük bir miras aynı zamanda…

Profilo’nun desteklediği bu yazı dizisinde bugüne kadar, dışarıdan son derece sıradan görünen her hayatın kendine özgü bir biricikliği olduğunu vurgulamak ve bu sıradan hikâyelerin içindeki dayanıklılık noktasını öne çıkararak başkalarına ilham vermek ve ‘yalnız değilsiniz’ demek istedik. Bunun için de, burada yer almak isteyen -İstanbul’daki- ailelerin evlerine gidiyor, onlarla sohbet ediyor; Ferhan’ın çektiği fotoğraflarla hikâyelerini buraya taşıyoruz.

Serinin son hikâyesi olan Yasemin ve Barış’ın dayanıklılık hikâyesi, duygusal olduğu kadar fiziksel dayanıklılığı da çağrıştırıyor bende… Meslekleri gereği hayatlarını sağlıklı olmak, günlerinin önemli bir bölümünü de spor yapmak etrafında kurguladıklarından, “sağlıklı olma”nın ve “fiziksel dayanıklılık”ın sözlük karşılığı onlar benim için…

Yasemin’lerin evi çocukların okulundan dönüşte yol üzerinde olduğundan çekime gittiğimiz gün Derin de bana eşlik etti (Deniz okul gezisiyle Matematik Köyü’ndeydi). Cumartesi günleri çalıştığı için Pazartesi Yasemin’in izin günüydü. Evlerine vardığımızda Yasemin spordan yeni dönmüş, atıştıracak bir şeyler hazırlıyordu.

Dışarıdan bakıldığında, İstanbul’da yaşayan ve çalışan herhangi bir çiftten farksız, sıradan bir hayatları var Yasemin ve Barış’ın… Onları bu yazı dizisine taşıyan ise, her sıradan hikâyenin içindeki biriciklik kadar, doğumdan sonra hiç aile desteği almadan kendi düzenlerini -üstelik çok yoğun bir çalışma temposu etrafında- kurmak zorunda kalmış olmaları… İstanbul’da yaşayan birçok ailenin gerçekliği bu belki ve her biri desteklenmeyi hak ediyor, çünkü “Bir çocuk büyütmek için bir köyün gerektiği” bir dünyada, hele de İstanbul’da bunu tek başına yapmak çok zor.

Sohbetimize Teo’nun doğumundan başladık; çünkü Yasemin ve Barış’ın da farkındalık ve dönüşüm sürecinin başlangıcı orası…

Yasemin’in diyetisyen, Barış’ın da spor eğitmeni olması onları harika bir ekip yapmış ve programlarını kendi etraflarında kurmalarına izin vermiş olsa da, kendi işini yapan insanlar olarak çalışmadıkları sürece para kazanmayacakları gerçeği, daha Yasemin’in hamileliğinden itibaren onları planlı olmaya itmiş.

Yasemin henüz hamileyken, doğum yaptıktan üç hafta sonra işinin başına döneceği belliydi. Doğum yapmadan önceki gün danışanlarına, üç hafta sonrası için randevu verirken, o zamanlar sıklıkla duyduğu “Doğumdan üç hafta sonra işe dönemezsiniz” yorumlarına artık kayıtsız kalamıyor ve “Dönmek zorundayım çünkü hayli yüklü bir ev kredisi ödüyorum” diyordu.

Öyle de oldu. Yasemin, Teo’yu doğurduğunun 19. gününde çalışmaya başladı.

Ve işe dönmek ona çok iyi geldi.

Meğer bana ev basmış. Yetişkin hayatından tecrit edilmekmiş derdim… İşe başlamak bana çok iyi geldi. Teo’yu da alıp işe gittiğim ilk gün postpartum depresyon gibi bir ihtimalin kalmadığını Barış da, ben de fark ettik. Çünkü çocuksuz hayatımın en önemli parçası işimdi ve tekrar o parçayla bağlantı kurmak beni hızla hayata karıştırdı. Çocuklu hayata adaptasyonumu çok hızlandırdı.

şeklinde anlatıyor Yasemin işe dönüşünün onu nasıl hissettirdiğini…

Yasemin’in doğumu, benim kendi doğumlarım dışında girdiğim ilk doğumdu… En net aklımda kalan, Yase’nin, bütün ebe ve hemşirelerin “Bu bebek çok yukarıda, inmeyecek, doğmayacak” kehanetlerine rağmen, doğum sırasında oturup kalkarak, defalarca squat yaparak kendi kendine doğurmasıydı. O an anladığım, düzenli spor yapıyor olmasının ve fiziksel dayanıklılığının, doğumuna müthiş katkıda bulunmuş olmasıydı. Çünkü eminim düzenli spor yapıyor olmasaydı, 42. haftasına rağmen doğmaya inat eden bir bebeği aşağıya itmesi pek de kolay olmayacaktı.

Yasemin doğumunu yaptı, evine çıktı, ve asıl zorluk ondan sonra başladı. Ne kendi ailesinden, ne Barış’ın ailesinden onlarla ilgilenebilecek kimse yoktu etraflarında… Yasemin doğum için hastanenin yolunu tuttuğunda, öğretmen olan annesi, doğumun çok daha önceden gerçekleşeceği umuduyla aldığı izninin son gününde Adana’ya dönmüş, doğumdan ancak iki hafta sonra geri gelebilmişti.

Bu süreçte Barış’ın annesinin kangren olan bacağının kesilmesi de onları çok yıprattı.

Doğumdan hemen sonra, eve geldikten sonrası çok zordu. Kendimi çok yalnız hissettim. Hiçbir şey beklediğim gibi değildi diyemiyorum çünkü hiçbir şey beklememişim. Nasıl olacağına dair en ufak bir fikrim yokmuş. İlk 10 gün tokat gibiydi. Yanlış bir şey yapmaktan çok korktum. Birinin bana bakmasına ihtiyacım vardı ve bakacak kimsem yoktu

olarak anlatıyor doğumdan sonraki ilk günlerindeki hislerini Yasemin…

İlk günlerde annesinin desteğini çok aramış. İşe başlayana kadarki süreçte her gün ne kadar yalnız olduğuna dair telefonda annesine ağlamış. Ve bir gün annesi ona gerçekleri hatırlatmış:

“Senin yanında olmayı çok isterdim ama olamıyorum. Bu işte yalnızsınız, sen ve kocan. Bakıcınızdan destek alacaksınız ama onun dışında bu işte ikinizsiniz. Seni çok iyi anlıyorum ama ağlamanın bir faydası yok; o yüzden artık kendine gel.”

Annesinin bu sözleri, gerçekten de bu işin altından tek başlarına kalkmaları gerçeğini Yasemin’in yüzüne vurmuş. Annesinin, doğumdan iki hafta sonraki ilk ziyaretinde Yasemin çok gergin olduğunu ve bu gerginliğin aynen bebeğe yansıdığını fark etmiş.

Sadece annemi istiyordum, başka da kimseyi istemiyordum. Annem hiçbir şey yapmasın, bizde olsun,  isterse uyusundu. Olsundu.

şeklinde tanımlıyor lohusa günlerindeki şefkat ihtiyacını…

Annesinin başka bir şehirde yaşıyor ve çalışıyor olmasından dolayı aradığı şefkati annesinden alamamış Yasemin o dönem.

Ama Barış bu açığı çok güzel kapattı. Çünkü benim tırlatacağımdan çok korkuyordu. Sürekli arayıp iyi olup olmadığımı, nasıl olduğumu soruyor, alıp beni dışarı çıkarıyordu. Teo sokaklarda uyuudu hep.

Gerçekten de Yasemin’in o yalnızlık hissi Barış’ı çok korkutmuş. Etrafta okuduğu postpartum depresyon içeriklerinden de bayağı bir etkilenince elinden geldiğince Yasemin’in yanında olmaya gayret etmiş. O dönem sabah 5 buçuktan akşam 10’a kadar çalışıyor olması onda müthiş bir yorgunluk yaratsa da, Yasemin’i desteklemeye daha çok ihtiyacı olduğunu hissetmiş.

Yasemin’i belki de lohusa depresyonunun eşiğinden kurtaran şey Barış’ın duygusal desteği kadar, düzenli olarak spor yapmaya başlaması olmuş. Doktorunun da bebeğin kırkı çıktıktan sonra spora onay vermesiyle birlikte Yasemin, Barış’ın ona yazdığı antrenmanları düzenli olarak yapmaya başlamış. Sonrasında Barış, öğle tatillerinde Teo’yu devralmış ve o saatlerde Yasemin’i yüzmeye yönlendirmiş. Yasemin ilk başta -kendisi için bir şey yapmaya kalkışan her annenin yakından tanıdığı o suçluluk duygusuyla- kendine vakit ayırmaktan çekinse de, Barış’ın “Spor da senin işinin bir parçası” demesiyle ikna olmuş ve her gün yüzmeye başlayarak aklını olduğu kadar, halihazırda sorunlu olan ve emzirmekle birlikte daha da ağrıyan belini de toparlamış.

İlk iki seneyi gidip gelen bakıcılarla, Teo’yu Yasemin’in ofisinde ayarladıkları bir odada büyüterek geçirmişler. Teo’nun uyku sorunları bu sıralarda tavan yapmış. Tam uyku eğitimi almak için arayışa girdiklerinde, randevu için sıra beklerlerken, Yasemin Kim West’in “İyi Uykular, Tatlı Rüyalar” kitabını okuyup Barış’a anlatmış ve Barış uyku eğitimini uygulamış. O zaman, o güne kadar sorgulamadan yapıyor olduğu bazı alışkanlıklarını gözden geçirmişler ve çocuğunu tanımanın, kulaktan dolma bilgilerden daha önemli olduğunu fark etmişler.

Uyku rutini önemli diye her gün Teo’ya banyo yaptırıyorduk. Çocuk ondan sonra iyiden iyiye uyumuyordu. Konuşmaya başladığında kendisi söyledi bize banyo yaptıktan sonra uykusunun kaçtığını… Meğer onca zaman biz itmişiz çocuğu uyumamaya… Belki de uyku sorunu bu kadar ciddi olmayacaktı.

Teo’nun uyumamasını, ilk olarak yatırdıkları küçük sepetten, yer yatağına geçmiş olmalarına da veriyor Yasemin. Teo’nun küçük, sıcak ortamları seven bir çocuk olduğunu sonradan anladığını, bebek haliyle kendisine büyük gelen o yatakta kendini güvende hissetmediğini fark ettiğinde işin işten geçtiğini anlatıyor.

Uyku, diş çıkarma, ek gıda gibi rutin sıkıntıları aşmaları, Yasemin ve Barış çalışırken, ha bire gidip gelen bakıcılar yüzünden daha da zor olmuş. Her yeni gelen kişiye hem kendilerinin, hem bebeğin uyumlanması, tam uyumu yakaladıkları sırada bakıcının ayrılması işleri iyice karıştırmış. Bu karışıklığın bir avantajı ise, Yasemin ve Barış’a bu işte baş başa olduklarını ve kendi kendilerine yetmeleri gerektiğini öğretmek olmuş: Yine bakıcısız kaldıkları bir süreçte bu kez Barış havlu atıp “Etrafımızda bunca insan varken neden kimse yardım etmiyor?” diye sorguladığında bu sefer Yasemin onu kendine getirmiş ve bu işte birbirlerinden başka kimseleri olmadığını hatırlatmış. Bu yardımcısız sürecin başında oldukça zorlanmışlar ve hatta öfkelerini birbirlerine yöneltmişler. Ancak sonra durup “Biz ne yapıyoruz?” demişler ve önlerine bakmaya karar vermişler.

Bakıcı desteği de olmadan geçirdikleri bu iki buçuk aylık süreçten çıkış yolunu “vardiyalı ebeveynlik”te bulmuşlar. Teo’ya haftada dört gün Yasemin, üç gün Barış bakacak şekilde programlarını oturtmuşlar. Biri çalışırken diğeri Teo’yla ilgilenmiş.

Alman disipliniyle idare ediyorduk. İki hafta sonra kimin hangi saatte ne yapacağını biliyorduk; başka türlü programı devam ettiremezdik.

Teo’yla hiç ayrı kalmadık böylece, hep benimleydi… Dışarıdan baktığında çok güzel bir şey ayrı kalmamak, ama aynı zamanda çok zor bir şey. Emzir, altını değiştir, öp kokla… Sıradaki randevu… “Şöyle bir içim geçse” dediğim çok oldu. Ancak danışan görmeme lüksüm olmadığı için, doğumdan sonra hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ettim hep.

Ofise Teo’yu getirince danışanlarımı rahatsız edeceğimden çok korktum, neticede Teo çok ağlayan bir bebekti, özellikle de gündüzleri uyurken… Ama korktuğum gibi olmadı; hatta tam tersi, danışanlarım benimle empati kurdular ve bu bana çok iyi geldi

diyor Yasemin o dönemi anlatırken.

Sohbetimizin bu bölümünde Teo’yu okuldan alıp gelen Barış da bize katıldı. Teo gelir gelmez, içeride oynamakta olan Derin’e koşsa da muhabbetimiz bundan sonrası çocuk sesleriyle bölünecekti.

Gidip gelen bakıcıların desteğiyle, ev ve Yasemin’in ofisi arasında mekik dokudukları ilk iki buçuk senenin sonunda Teo okula başlamış. Ancak bu kez de -bilindik senaryo- hastalanmaktan okula gidememiş. Yaz tatili boyunca okula gidemeyince ofisi “Teo-dostu” haline getirmişler. Hâlâ da öyle… Derya’yla gitmek zorunda kaldığım bir gün, Teo’nun oyuncaklarıyla bayağı bir oyalandı bizimki…

Yasemin ve Barış’ın temposu, Teo’nun okula tamamen başlamasıyla tam olarak oturmuş. Yasemin hem mesleği, hem ilgi alanı gereği evdeki yemek yapımını, Barış da çamaşır yıkamayı üstlenmiş. Programının esnekliği ve hareket kabiliyeti sebebiyle Teo’yu getirip götürmek Barış’a kalmış. İstanbul trafiğini alt edebilmek için bir arazi bisikletine yatırım yapmışlar, Teo’yu okula bisikletle götürüp getiriyor Barış. Teo’ya çok iyi gelmiş bu her yere bisikletle gitmek. Yön duygusunu bayağı geliştirmiş, “Bıraksam buradan Eminönü’ne gidebilir bence!” şeklinde bir iddiası var Barış’ın…

Teo artık 4,5 yaşında. Tam zamanlı olarak okula gidiyor, yaz tatillerini bu seneye kadar annesinin ofisinde geçirirken bu yazdan itibaren anneannesinin yanına, Adana’ya gitmeye hazırlanıyor. Yasemin ve Barış’ın “Survivor 2014” olarak adlandırdıkları uyku sorunları, bakıcı sorunları, program sorunları ve yaşanırken “Bu nasıl geçecek?” dedikleri her şey geride kaldı. Yasemin’le Barış’ın gündemini akut problemlerden çok, çocuklu ailenin yaşadığı geçim kaygısı, gelecek planları işgal ediyor artık. Teo’ya bunca sene kendi başlarına bakmış olmanın da, bunu yaparken planlı programlı olmanın da, kendi sağlıklarından ve sporlarından ödün vermemelerinin de karşılığını alıyorlar şimdi…

Tüm bu düzeni oturtmak ve İstanbul gibi bir yerde, çok yoğun bir çalışma programıyla birlikte çocuklu hayatı tek başına devam ettirmek kolay değil. Yasemin’le Barış birçok bedel ödedikleri gibi (iki buçuk sene boyunca tek başlarına bir yere gidememek), birçok öğreti de çıkardılar bu yaşadıklarından… Sohbetimiz sırasında neler öğrendiklerini sordum onlara, şöyle özetlediler:

Çocuğunu takip etmek önemli. Okudukların, öğrendiklerin seni bir yere kadar götürüyor diyor Yase. Nasıl bir çocuk, huyu, suyu neye benziyor? Bunları ancak onu takip ederek anlayabilirsin. “Teo’nun uyku sorunu belki de o kadar sorun olmazdı, eğer ben kitaplarda okuduklarıma, gözlemlerimden daha fazla önem vermeseydim.”

Yardım almak önemli, ama o yardımı nasıl kullanacağın daha önemli. Sırf evde biri olsun diye değil, gerçekten evin temposuna uyum sağlayabilecek birinden yardım almalı… Kaldı ki, eve yardıma gelen herkesin de kendi yükü var… Kadınlarla eskiye oranla daha iyi empati kurabilmesini, kendisine yardım etmek için gelen kadınların yaşadıkları zorluklara tanık olmasına bağlıyor.

İşbölümü olmadan olmuyor. Bunun için de mükemmeliyetçilikten vazgeçmek gerekiyor. Mutfak konusundaki takıntılarını geride bırakmak zorunda kaldığını söyleyen Yasemin “Barış’ın dahil olmasına çaresizlikten ikna oldum. Baktım yardımcılar bugün var, yarın yok; yemek yapmayı Barış’a öğrettim.” diyor. Gençliğini spor kampları ve turnuvalarda geçiren ve düzenli bir ev hayatını evlendikten sonra deneyimlemeye başlayan Barış için yeni bir tecrübe olmuş bu…

Ortak dil önemli… Bakıcıların gelip gittiği, bir ara hiç gelmedikleri dönem her ikisi için de yıpratıcı olsa da dillerini ortaklaştırmış. Birbirlerini daha çok anlamaya başlamışlar. Vardiyalı ebeveynlik yaptıkları günlerde dışarıda çalışan evde çalışanla, evde kalan dışarıya gidenle empati yapmış.

Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur. Yasemin’in doğumdan sonra hızla içine sürüklendiği depresyondan belki de spor yaparak sekmiş olması, tam da bu sözün sağlaması…

Ev ve işin yakın olması hayat kurtarıyor. Yaşam alanlarını küçültmek, işlerini çok kolaylaştırmış. Barış trafikte ulaşması yarım saati bulan okula Teo’yu beş dakikada bırakıyor. Yasemin işe yürüyerek gidiyor; gerekmedikçe arabaya binmiyorlar, böylelikle daha bağımsız hareket edebiliyorlar.

Kolaylaştırıcılar. Düdüklü tencere, kurutma makinesi, yemek hazırlığını önden yapmak gibi kolaylaştırıcılardan çok faydalanıyorlar. Haftada bir gün pazara gidiyor, haftanın belirli günlerinde gelen yardımcılarından yemek malzemelerini hazırlamak konusunda (soğanları, domatesleri doğrayıp buzluğa atmaya kadar) destek alıp yemeği pişirmeye hazır hale getiriyorlar.

Yasemin’in “hayat kurtarıcılar” olarak adlandırdığı bu ipuçlarını bir kitaptan okumamışlar tabii ki… Tabir-i caizse bolca kan, ter ve gözyaşı gerekmiş bu noktaya gelebilmeleri için… Belki de başka bir şehirde olsalar, ya da İstanbul’da olmalarına rağmen destek alabilecekleri bir düzende hayata geçirecekleri ikinci bir çocuk fikri rafa kalkmış bu süreçte… Önlerindeki maçlara bakıyorlar…

Yasemin ve Barış’ın hikâyesi çok sıradışı bir hikâye değil… Büyükşehirde yaşayan, aile desteği olmadan kendi hayatını devam ettiren birçok insan benzer zorlukları, iniş ve çıkışları yaşıyor. İşte tam da bu yüzden bu hikâyeler paylaşılmayı hak ediyor. Kolay olmadığı için, yalnız olmadıkları için, bu zorlukları yaşayan başkalarının da kendi zorluklarının ve dayanıklılıklarının da farkında olmaları için…

Dayanıklı Aileler, Biricik Hikâyeler serisindeki tüm hikâyeleri buradan okuyabilirsiniz. Tüm fotoğraflar Ferhan Saral tarafından çekilmiştir. 

Profilo

Bu yazı dizisi, ‘Ebeveynlerin zorlu koşulları varsa, bizde de onların hayatını kolaylaştıracak Profilo’lar var’ söylemiyle hayatı kolaylaştıran Profilo Dayanıklı Ev Aletleri’nin desteğiyle hayata geçirilmiştir. Uzun ömürlü ve yaşam süresi boyunca sorunsuz ürünler sunmanın yanı sıra ailelerin yanında olmayı, onların zorlu koşullarını anlamayı ve bu rutinde ev hayatında ailelere destek olacak ürünler sunmayı hedefleyen Profilo’ya bu projede yanımda olduğu için teşekkür ederim. Profilo Ev Aletleri’nin web sitesini buradan inceleyebilir, Instagram ve Facebook hesaplarını takip edebilirsiniz.

10 yorum

  1. Akrabanın bol olduğu kendi memleketimde, işten izin alamadığım için hasta çocuğumu okula gönderdim. Çok tanıdık bir cümle, tam da bu hikayenin olduğu yerde, kendi yağımızda kavrulup kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olduğumuzun özeti.. Allah hepimize kolaylık ve en çok da sabır versin.

  2. Yardımsızlığımız beni çok ümitsizleştiriyor ve öfkelendiriyor. Bakıcı olmasa b planı bi allahın kulu yok

  3. İlk çocuk deneyimim benim içinde böylesine zordu. Eşim çok yoğun çalışıyordu hatta uzun uzun yurt dışı seyahatleri. Ben ben annesi ve yeni bir bebekle birlikte yeni bir şehir efsanesine de tanıklık ediyordum. Yardımcı olacak bir anneyi bırakın gece susturun şu çocuğu diye bağıran bir anneyle yaşamak zorundaydım. İkinci çocuk çok kolay oldu benim için. Çünkü abisi ona yol haritası oldu. Uyku düzeninden emmesine ve tuvalet eğitimine kadar hiçbir şeyde zorlanmadım. Abi faktöründen ötürü. Zor süreçleri geçirmişsiniz. Bakıcı- yardımcı bir eleman bazen işleri kolaylastirabilecegini düşünsekte onun da yükü çok başka. İşyerinizin eve yakın seçilmesi mükemmel. Velhasıl kelam planlı programlı ve sabırlı ve yalnız olduğumuzu maalesef bilerek yaşamak zorundayız.

  4. en çok merak ettiğim hikayeydi, aileyi tebrik ediyorum. Kendi işlerinin sahibi olmak elbette birçoğumuza göre esneklik sağlasa da (ofisi çocuk dostu hale getirmek vb. gibi) çok zor bir dönemi şahane şekilde atlatmışlar, helal olsun.

  5. gerçekten serinin ismine yakışır dayanıklıkta bir aileymiş, tebrikler… bu şartlarda kavga dövüş ayrılan, boşanan, ailesiyle arası bozulan pek çok örnek de ortaya çıkabilirdi. zor olanı başarmışlar bir şekilde… umarım hiçbir taze anne kendini bu kadar yalnız ve desteksiz hissetmek durumunda kalmaz 🙁

  6. Elif hanım ben sizi düşük yaptığım zaman Yase’nin hamilelik günlüğünü okumaya başladığımda tanıdım.ve hayatım değişti☺️Hamilelik döneminin ne kadar güzel olduğunu Yasemin hanımın günlüğünü okudukça gördüm ve tekrar anne olmak için umudum oldu.daha sonra sizin blogunuzda her şeyi okuduğumda türümün tek örneği olmadığımı anladım.ve şimdi bir anne olarak yiye Yasemin hanımın öyküsüyle anneliğimi sırgulamamam gerektiğini anladım.çünkü anne olarak da TEK değilmişim meğer.tine umudum oldunuz çok teşekkür ederim.zorluklarıyla anneliğimin tadını çıkarıcaaaaaam😘

  7. tek cocuklu ve de kendi isini yapan bir ailenin bir cocuga bakmasi nasil bu kadar olay olmus cok enteresan geldi bana. dunyada yardimsiz layikiyla iki, uc, dort cocuk buyuten milyonlarca ebeveyn var. ve bu insanlar kendi isini yapmiyor, ofisten bes dakika erken ciktiklari icin mirin kirin eden mudurlerle calisiyor.

    “Annesinin bu sözleri, gerçekten de bu işin altından tek başlarına kalkmaları gerçeğini Yasemin’in yüzüne vurmuş.” gercekten anlamadim, insanlar baskalarina guvenerek mi cocuk yapiyor Turkiye’de? yani hayatta tek basina oldugumuzdan daha gercek ne var? birakin annemizi, bir cift oldugumuz icin cocuk yaptigimiz kisinin her zaman orada olacaginin garantisi nedir? Artik biraz prens ve prenseslikten cikip kendi hayatimizin ve kararlarimizin sorumlulugunu almayi mi ogrensek?

    • yüzde yüz sizinle aynı fikirdeyim zeynep hanım. ve biri kral çıplak dediği için de ayrıca mutlu oldum.

    • Kesinlikle katılıyorum.. Yardımcı-bakıcı sanki bir evin olmazsa olmazıymış gibi.. Olmayınca da sanki büyük bir fedakarlık, kahramanlık yapılmış gibi lanse ediliyor.. Baktığınız kendi çocuğunuz.. Bu kadar ağlamaya ne gerek var anlamıyorum..

  8. Bizde aynen böyle geçirdik, ilk ve tek cocugumuzla olan dönemi, ve aynen daha yeni (kizim 4 olmak üzere) kendimize geldik kari koca olarak. Yeniden basbasa olmasa da, kizimizla her yere gidebilmeye, gezebilmeye, kendi hobilerimiz ile ilgilenebilmeye basladik, ve bu bizi o kadar mutlu ediyor ki… Ama oyle bir surecten gectik ki, hem kendimize kiyamadigimizdan, hem de kizimiza kiyamadigimizdan, ikinci cocuk fikrinden geri dönüyoruz. Bizim neslimizde de sartlar böyle oldu demek ki…