7 Yorum

Mükemmel aile yoktur. Ama iyi aile vardır.

Nihan Kaya’nın “İyi Aile Yoktur” kitabını ilk olarak Damla‘nın Instagram paylaşımında görmüş, kitabın ismi ilgimi çektiği, Damla’nın önerilerini de önemsediğim için, bir kenara not etmiştim.

Birkaç ay önce Gaziantep’e gittiğimde, oranın tek bağımsız kitabevi olan Don Kişot‘tan, Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sıyla birlikte aldım. Oda‘yı Antep’ten dönüşte bitirmiştim. İyi Aile Yoktur bir köşede bekliyordu. Nihan Kaya’nın Twitter’daki şu tweet’ini görünce hatırladım ve elime alıp okumaya başladım.

İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabın ismi oldukça iddialı. Hemen altındaki “ya da paradoks şu ki iyi aile, “İyi Aile Yoktur” düsturuyla hareket edebilen ailedir” sözü ise neler okuyacağınıza dair sizi biraz hazırlasa da, beklediğimden daha karanlık ve karamsar buldum ben kitabı…

Kitabı Alice Miller’a adamış Kaya. Yetenekli Çocuğun Dramı‘nı ben henüz okumadım (ama Ebrar daha önce yazmıştı), arkadaşlarım arasında da çok beğenen ve önerenler var, sıra gelmedi henüz. Beden Asla Yalan Söylemez elimin altında ve sanırım ben de okuyacağım yakında çünkü daha fazla ikna edilmeye ihtiyacım var bu kitaptan sonra… Ki bu, aslında Nihan Kaya’nın bu kitabı yazma amacını da gerçekleştirmek oluyor sanırım çünkü “bu kitabın her okuru ona götürmesini” istediğini yazıyor.

Kitabın Çocukluk bir cehennemdir başlığını taşıyan ilk bölümü beni oldukça çarptı ilk başta… Çok katıldığım – bence her yerde ve daha da sık dile getirilmesi gereken- önemli tespitler içeriyor bu bölüm:

En iyi anne baba bile çocuğuna zarar verir. Anne babanın çocuğuna verdiği zararı örtbas edebilmek için anne-babalık kurumsallaştırılmış ve kutsallaştırılmıştır. Aynı şey, kuşkusuz, para karşılığı yapılan herhangi bir işten farksız olan öğretmenlik için de geçerli.

“Saygı, itaat değildir” başlığı altında anlatılanları çok önemli buldum. “… çocuğa hiyerarşik bir ilişki dahilinde öğrettiğimiz şey, saygı değil, olsa olsa itaat olabilir” bence çok önemli bir tespit. “Bir insana duyulması gereken saygı miktarının yaşla birlikte artması gerektiği düşüncesi”ne ben de katılmıyorum ve bunun daha çok dile getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumumuzdaki, hiçbir aile bağımız ya da yakınlığımız olmayan, büyük insanlara çocukların “Amca, teyze” demeleri, bu yanlış düşüncenin hem nedeni, hem de sonucu ve derhal bitmeli bence…

Yine de, tüm bu önemli tespitler bende bir uyanış yaratsa da, beni rahatsız eden ancak adlandıramadığım bir his vardı kitapla ilgili… İlk etapta bunun, kitapta okuduklarımın doğru olduğu (yani annemle babamın bana zarar vermiş olması, benim de çocuklarıma zarar veriyor olduğum) gerçeği yüzünden olduğunu düşündüm, çünkü böyle bir gerçekle yüzleşmek kolay değil. Ancak tam olarak bu değildi hissim.

İlk bölümün sonuna doğru, artık olumlu ve dönüştürücü bir şeyler duyma/görme ihtiyacımın tatmin olmamış olmasından dolayı, başlangıçtaki hevesim hayalkırıklığına dönüşmeye başladı. İlk bölümü bitirdiğimde, neredeyse “distopik” olarak tanımlamaya yatkındım kitabı, bir nevi Seçilmiş Kişi gibi…

İkinci bölüm de bu distopya hissini devam ettirerek başladı: “Çocuğun ruhunu öldürmek için el birliğiyle çalışan dünyanın bu sinsi planını uygulamak için icat ettiği yöntemlerden biri de eğitim” ifadesi, hemen ardından gelen, Thom Hartmann’ın, modern eğitimin nasıl ortaya çıktığını anlattığı bölüme göre çok daha sivri örneğin… Ve burada biraz daha anlamaya başladım beni neyin rahatsız ettiğini… Kaya’nın bakış açısı, örnek verdiği yazarlarınkinden çok daha karamsar ve dili çok daha sivri… Dünyanın çok kötü bir yer olduğunu ispat etmek istercesine yazılmış gibi geldi kitap -ve bu doğru olabilir- ancak -öyle olsa da- halihazırda çoğalmış ve bu berbat (!) dünyada üç çocuk yetiştiren bir insan olarak olumlu taraftan bakmak benim gibi bir insan için yaşamsal denilebilecek kadar önemli bir ihtiyaç…

Örneğin Kaya’nın Hartmann’dan alıntıladığı “… öğrenciler, okul ve okulun sistemin dar kriterleri tarafından denetlenip notlandırılmak üzere eğitim ve sosyalleşmenin seri üretim hattına dizilmiş ürünler olarak görünmeye başlandı” ifadesi bende bir şeyler düşündürttü. Ancak onun ardından Kaya’nın “Okul, yerleşik düzenin kendi varlığını bireyin varlığı yerine ikame ettirme sürecini çocuğa ailenin rızasıyla işleyen sayısız fiziksel, zihinsel ve psikolojik istismar biçiminden sadece biri. Bu süreç sonunda her birimiz, dev bir çarkın uzantısına dönüşüyor, bu dev çarkla birlikte hareket ediyor, çarktan ayrı, yani gerçek bir varoluşumuz olmadığının ayırdına bir varamıyoruz.” demesi bende bu mutlak kötülüğe bir itiraz isteği uyandırdı: Hayır, bütün dünya çocukları istismar etmeye çalışmıyor çünkü buna karşı çıkanlar da var, hayır, her ailenin rızası yok çünkü itiraz edenler de var, hayır, sistemin çarklarından biri olsan da bazen dönüşünü yavaşlatabilir/değiştirebilirsin … demek istedim.

Zaten kitabın geneliyle ilgili sorun da bu bence… Kaya’nın yaptığı alıntılar güzel ve düşündürücü… Ancak çıkarımları çok fazla karamsar. “Öğrencilerin belli saatler dahilinde öğrenim görmesi, hele bunun zille olması, artık hiçbirimizin yadırgadığı bir durum değil. Eğitim dediğimiz şeyin sadece bu şekilde yapılabileceği fikrini sorgulamak dahi aklımıza gelmiyor” diyor, ancak bunun hemen ardından İngiliz kraliyet ailesinin çocukları için tercih ettiği Montessori okullarında, çocukların giriş ve çıkışı için belirlenmiş saatler olmadığını söylüyor. Demek ki birilerinin aklına gelmiş? Ki Türkiye’de de benzer uyanışlar var artık… Bizimkilerin okulu da dahil, zil sesi uygulamayan okullar giderek artıyor… Bu arayışta olan ebeveynler de…

Köşeli ifadeler

Genel olarak çok keskin ifadeler, çok fazla sonuç cümleleri içeriyor kitap. Her şey çok köşeli anlatılmış, cümlelerin çoğu -dir’le, -dır’la biten ifadelerden oluşuyor. Psikoloji bu kadar mutlak bir bilim mi? Sanmıyorum.

Örneğin “Kimse kimseyi mutlu etmez. Birileri bir şey yapar ve biz mutlu oluruz” diyor Kaya. İnsan olmanın bu kadar yalnız, bu kadar tekil bir varoluş olduğuna katılmıyorum ben. Evet, elbette mutluluğumuzdan da, mutsuzluğumuzdan da kendimiz sorumluyuz, ancak birilerinin -kendileri ya da yaptıkları şeyler, her neyse- bizi mutlu edebilir ve buna izin vermek de güzel bir şey…

“Hayatta varoluşunuzu en güçlü, en coşkulu, en yaratıcı biçimde ortaya koyduğunuzu içinizde duyduğunuz, kendi yaptığınız, başardığınız herhangi bir şeyi düşünün: Bunu aileniz sayesinde değil, ailenize rağmen başardığınızı göreceksiniz.” – Hayır. Onların sayesinde değil belki, ama onlara rağmen de olmak zorunda değil. Hayat bu kadar zıt iki uçta yaşanmıyor ki?..

İki seneye yayılan terapi sürecimden öğrendiğim en önemli şeylerden biri, telafinin gücüydü. “Çocukken başınıza ne gelmiş olursa olsun, siz artık bir yetişkinsiniz ve bununla başa çıkma gücüne sahipsiniz” demişti terapistim. Bence bu, çok güçlendirici bir cümle ve bana çok iyi gelmişti. Bu kitaptan da benzer bir yaklaşım bekledim sanırım. Anladığım kadarıyla, kitabın temel aldığı Alice Miller’ın yaklaşımı genelde affetmekten uzak, daha doğrusu, affetmenin şifalandırıcı bir tarafı olmadığını söylüyor; okuyacağım kitaplarını… Fakat genel olarak “Küçükken anne-babanız sizin hayatınızı kaydırdı, siz de şimdi aynısını çocuklarınıza yapıyorsunuz, ve bu konuda yapabileceğiniz hiçbir şey yok sizi gidi iyilikten çok uzak anne-babalar” yaklaşımının onarıcı ve iyileştirici bir tarafı olmadığını düşünüyorum.

Olmak zorunda değil diyebilirsiniz. Evet, değil belki… Ancak ben yine de mutlu sonla biten hikâyelerin peşinden koşmaya devam ediyorum. Çünkü dünya siyah beyaz bir yer değil, mutsuzluk varsa, mutluluk da var.

“Anne-babalık deneyimi, çocuğunuzla ilişkiniz üzerinden sizi kendi çocukluğunuza ve çocukluğunuzdaki anne-babayla ilişkinize götüren ve bunları kendi anne-babalığınızda yeniden yarattığınız bir süreçtir” dedikten sonra  bu “yeniden yaratım”ın önce bir hesaplaşma ama onun ardından da bir iyileşme getireceğini görmezden mi gelelim yani? Kaya’nın, Miller’ın kitaplarından yaptığı alıntılar bile daha ılımlı…

Anne olunca, insanın bütün zaaflarının, travmalarının, komplekslerinin, geçmiş kırıklıklarının ortaya çıktığını birden fazla kez tekrarlayan bir kitap için, işin telafi boyutunu çok fazla görmezden gelmiş gibi geldi bana… “İnsanın çocuğuyla ve genel olarak çocuklarla ilişkiyle yüzleşmesi, kendi çocukluğuyla yüzleşmesi demektir” demesine rağmen, ebeveyn olduktan sonra işin geçmiş (çocukluk) kısmını çok fazla görmezden gelmiş gibi hissettim.

Ebeveyn-çocuk ilişkisine dair göz açıcı tespitleri, önermeleri var kitabın. “Dünya üzerinde evlat-ebeveyn ilişkisi de dahil olmak üzere herhangi bir ilişki içinde bulunan hiç kimse hiç kimseyi sevmek, hiç kimse hiç kimseyle görüşmek zorunda değildir” gibi… “Çocuğa en çok zarar veren şeyler, size çocuğa zarar verdiği öğretilen şeyler değildir” gibi… Çoğunlukla, Nihan Kaya’nın da çok sık referans verdiği ve kitabı adadığı Alice Miller’ın ortaya koyduğu bu tür önermelerin örneklenme şekli, iyi hissettirmedi beni. En çok rahatsız edeni, kadınların, çok fazla fedakârlıkta bulundukları erkeklere yönelttikleri öfkeyi anlatmak için kullandığı “manken” örneği oldu… Onu aldatan basketbolcu eşine sitem eden bir “manken” üzerinden verilen örnek -ki bu çiftin kim olduğunu anlamak için magazin dünyasını çok yakından takip etmeye gerek yok- fazla kişisel ve gereksiz geldi bana… Bu örnek üzerinden “Geçenlerde bir manken” şeklinde başlayarak verilen mesaj -her ne kadar olay basına yansımış olsa da- kimseyi parmakla göstermeden ve dedikodu çağrışımı yapmadan da verilebilirdi. Kadının manken olmasının, eşinin basketbolcu olmasının, fedakârlık hikâyesini nasıl beslediğini ben anlayamadım açıkçası… Kitabın, beni en çok rahatsız eden kısımlarından biri buydu…

Alice Miller’ın kitaplarının hangisinde? Diğer tüm kitaplara referans verilirken bu neden yok? Bu olay ne zaman, nerede geçiyor? Ortaçağda yaşandıysa örneğin, bugünün değerleriyle bir tutacak mıyız?

Özetle, “anne-babanın her zaman haklı olduğu” gibi, bizim toplumumuzun en büyük yanlış inanışlarından biri olan bir bakış açısını yıkmak adına önemli bir itiraz olma yolunda bir adım atmış bu kitap… Ancak bunu yapmak uğruna etrafını kırıp dökmeyi umursamamış… Alice Miller’ı henüz 2017 sonbaharında keşfettiğini söylüyor Kaya… Böyle bakınca kitap biraz aceleye gelmiş gibi geldi… Sanki biraz daha okuma yapabilir, belki fikirlerini nadasa bırakılabilir, bu bakış açısını çeşitlendirecek başka görüşlerle de destekleyebilirdi, öfke tonunu biraz daha geriletip okuru daha fazla kucaklayabilirdi diye düşündüm…

Bu kitap, benim Nihan Kaya’nın okuduğum ilk kitabı… Diğerlerini -özellikle romanlarını- merak ettim ve okumak istiyorum. Kalemi genel olarak akıcı geldi bana, böyle bir kalemden kurgu okumak isteyebileceğimi düşündüm.

Ancak İyi Aile Yoktur kitabı özelinde bende oldukça karışık hisler yarattı. Bir yandan öne sürdüğü fikirler beni bir uyanışa davet ederken, bir yandan bu uyanışın önünü “Ne yaparsan yap, nasıl olsa kötü olacak” gibi bir karamsarlıkla kestiğini hissettim. Tek cümleye sığdırmam gerekirse, düşündürten tarafları vardı ama beklediğimi vermedi. Belki de ben fazla iyimser bir insanım… Bunu, olumsuz anlamda söylüyorum, belki de daha gerçekçi olmam gerek… Ama o kadar gerçekçilik bana iyi gelmiyor.

Geçmişimde taciz var, ama sevgi de var. Baskı var, ancak destek de var. Bunları birbirinden ayırmam mümkün değil. Ebeveynlik, sadece zarar verdiğiniz, çocukluk da, sadece zarar gördüğünüz bir müessese olmayabilir, en azından herkes için değil. Benim için değildi…

Mükemmellik arayışındaysanız, “İyi aile”yi kusursuzluk üzerinden tanımlıyorsanız eğer, o zaman “İyi aile yoktur” sizin gerçeğiniz olabilir.

Bu biraz da “iyi”nin tanımını nasıl yaptığınıza bağlı…

İyi Aile Yoktur
ya da paradoks şu ki iyi aile, “İyi Aile Yoktur” düsturuyla hareket edebilen ailedir.
Yazan: Nihan Kaya
İthaki Yayınları, 290 sayfa

7 yorum

  1. Kitabı okumadım ancak sizin alintiladiginiz kısımlar bile içimi karartmaya yetti. Yazarın çocuğu olmadığını tahmin ediyorum. Çünkü bir ailede çocuk ; yetişkinlerin kaybolan yada unutulan umudunu nesesini yaşama sevincini tekrar getirir. Sanki yazarın gelecek ümidi bitmiş gibi hissettirdi bana sizin yazınız. İyi aile vardır bence. Yazara göre iyi aile nedir acaba. Örneğin siz iyi bir aile gibi görünüyorsunuz bence. çünkü çocuklarınız için cabaladiginizi ben uzaktan fark ediyorum. Hatalar yapıyor da olsak ebeveyn olarak bilinçli olarak yapmıyoruz doğru düşündüğümüzü yapıyoruz. Yani sonuç kötü de olsa gidiş yolundan puan verilmez mi

  2. Benim de kitap hakkındaki hislerim çok benzer. Çok heyecanla katılıp, silkindiğim yerler de vardı ama çoğunlukla abartılı buldum diyebilirim. Bu kadar kesin ayrımlar gerçekçi gelmedi bana da. Hatta son 30 sayfasını okuyamadım artık. Ama yine de okuduğum kadarını okumuş olmaktan memnunum, Nihan Kaya’nın kurguya dayanan kitaplarını seven biri olarak.

  3. Sanki dünyadaki herkes ve bütün kurumlar birbirine kasıtlı olarak tamamen kötü niyetle eziyet ediyormuş gibi bir bakış açısıyla yazılmış kitap. Bence yazar suçlayıcı bir perspektifte takılı kalmış ve buna gerçekçilik denemez, daha ziyade dünyadan beklediklerini alamamanın getirdiği hazmedilememiş bir nefreti çağrıştırdı bana bu yaklaşım tarzı.

    Sizin gerçeklik algınız ondan çok daha gerçekçi.

  4. Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaplardan birisi idi. Ben sizin çıkarımızdan farklı bir çıkarım yapıyorum kitaba dair. Umutsuzluk ve çıkışsızlık değil vaadettiği, hatta hiç değil, bence. Şunu diyor: Annelerimiz babalarımız ile birlikte bizi yetiştirenler her kimse (öğretmenler, komşular, topluca bizden büyükler diyelim) bize kötü davrandılarsa (kötülük farklı şekillerde açıklanabilir), kuvvetle muhtemelen onları yetiştirenler de onlara kötü davrandılar. Yetiştirilirken/büyürken maruz kaldığımız “kötülüklere” kötü deyin, kötüye kötü deyin, farkına varın ve bu kötülük çemberini ancak bu şekilde kırabilirsiniz diyor. Ancak aynı bu çemberi yeniden üretmez isek “iyi aileleri” üretebilir, deneyimleyebilir ve çocuklarımıza aktarmayız diyor. Kimse çocuğuna bilerek ve isteyerek “kötülük” etmez, kitap da bunu söylüyor, pek çok ebeveyn yönelik tutum ve davranışlarının çocuğunun “iyiliği” için yaptığına gerçekten inanmış olabilir, bundan samimiyetle kötü bir niyet yoktur, sorun verilen zararın farkına varılmamış olmasıdır. Ebeveynlerin “kötülüğü” ancak farkına vararak kırabilir ve çocuklarımıza aktarmayabiliriz. Kitap da bunu söylüyor ve oldukça umut vaadediyor. Çünkü farkında olmadığımız düğümlerimizden ancak onları çözerek kurtulabiliriz. Bu nedenlerle yazınızda yaptığınız genel çıkarımlarınıza katılmıyorum. Sevgiler. Yazmaya, düşünmeye devam!!

  5. Elif Hanım Alice Miller’ı mutlaka okuyun, ve Drama of the Gifted Child’dan başlayın lütfen. Ben şu andaki yazınızda bahsettiğiniz kitabı okumadım ancak Alice Miller kitabında, anne-babayı affetmeden önce, onlara olan öfkemizi bir uzmanın gözetiminde yaşamamız gerektiğini söylüyor. Çünkü daha ufak bir çocukken ebeveynin bizi her hizaya getirme çabasına (en ufak konularda bile – mesela sevmediğiniz bir sebzeyi faydalı olduğu için yemek zorunda olmak) aslında bir öfke duyuyoruz ancak ebeveyn bu öfkeyi de olumsuz karşıladığı için bu duyguyu hiç bir zaman yaşayamıyoruz ya da ifade edemiyoruz. Kendimizi bu yanlış ebeveynlikler zincirinden çıkartmamızın yolu, o dönem çocuk ve güçsüz olduğumuz için yanında duramadığımız, destekleyemediğimiz öz benliğimizi bugünkü halimizle desteklemekten geçiyor. Yani bir nevi hapishanede tuttuğumuz o gerçek kendimizi oradan çıkartmamız gerekiyor (Kitabın orijinal adı Çocukluk Hapishanesi aslında ancak pazarlamada olumsuz etki yaratır diye şimdiki ismiyle çıkartılıyor). Bunun yolu da çocuklukta baskıladığımız ebeveyne karşı öfke gibi duyguları bugün yetişkin ve görece daha güvenceli bir konumda deneyimlemekten geçiyor. Eğer öfkeyi atlayıp, anne-babayı anlayışa geçersek bu zinciri kıramıyoruz maalesef.

    Dediğim gibi Nihan Kaya’nın kitabını okumadım ama Alice Miller da kitabında hep dramatik örnekler kullanır, çoğunlukla anne-babadan fiziksel şiddet ve taciz görmüş vakalardan bahseder. Sanırım bu biraz da argümanı kanıtlayabilmek, idrakını sağlayabilmek için seçilmiş bir yöntem. Sizin de dediğiniz gibi anne-babayı eleştirmek hepimiz için çok zor ancak gerçekten kendimizle ilişki kurmamızın yegane yolu da o ufak çocuğun gözünden olanları görüp, onun öfkesini olduğu gibi yaşamaktan geçiyor.

    Ben ebeveyn değilim dolayısıyla bir ebeveyn gözüyle olarak Alice Miller’ı okumak nasıl olurdu, o konuda yorum tabii ki yapamam ve o anlamdaki görüşlerinizi de duymayı isterim.

  6. Disparöni Ya da Yaşama Korkusu kitabı ile tanışmıştım Nihan Kaya ile. Hatta çok beğenmiş bir başka romanını almak için gitmiştim kitapçıya. Romanların arasında bir başka kitabına bakıp da göremeyince görevliye sordum ve o da beni psikoloji raflarına yönlendirince başka kitabına niyet ederken bu kitabı ile çıkmıştım. Biri 12 biri de 5 yaşında iki erkek çocuğu çalışan bir anne olarak evdeki hezeyanlar bir yandan iştekiler öte yandan tam da çıkmazlardayken elimin altında idi kitap. Başlarda tam da sizin dediğiniz gibi tespitleri ile bakış açısı ile önümde yeni bir kapı açılmıştı. Fakat bittiğinde altını çizdiğim cümleleri hayata geçirmeye çalıştığımda aynı zamanda tam da ifade edemediğim bir his hemen yanıbaşımdaydı. Şimdi tüm hislerime tercüman bir yazı ile karşılaşınca bir an dedim ki işte yalnız değilim. 🌿

  7. Alice Miller kitaplarını okudum. “Varolan annenin yokluğu” kitabından sonra okuduğum için biraz tekrar gibi bile geldi. Ama yine de çok beğenmiştim. Fakat hiç bu kadar anne olarak suçlu evlat olarak da kurban hissetmemiştim kendimi. Hatta tam tersi kendine ebeveynlik yapmak fikri tüm köşelerimi yumuşatmıştı. Yani denir ya bir kitap okudum tüm hayatım değişti. Biraz abartıyla benim için bu bahsettiğim kitaplar o niteliktedir. Nihan Kaya’nın bakış açısını insan potansiyelini çok azımsar buldum. Kendimde bir şeyleri iyileştirme potansiyelini görmeyeceksem niye yaşayayım ben bu hayatı?