4 Yorum

Eğitimde Şiddete Sıfır Tolerans

19 Mayıs törenlerinde şakalaştıkları için bir öğretmen tarafından okulun bahçesinde şiddet gören iki çocuğun dayağa maruz kaldıkları anın videosu sosyal medyayı ayağa kaldırdı.

Herkes bunun kabul edilemez olduğunu, böyle öğretmenin olmaz olmasını falan söyledi. Haber çabuk geldi: Öğretmen açığa alındı ve hakkında soruşturma başlatıldı. Şu anda kopan vaveyla bittiğinde, soruşturma tamamlandıktan sonra bu öğretmenin başka bir okulda göreve başlamayacağının garantisini kim veriyor? Sanırım kimse…

Bu videoda olanlar ilk değil. Tek hiç değil. Son da olmayacak.

Her gün, ülkenin birçok okulunda, birçok çocuğun maruz kaldığı, birçok öğretmenin ve yetişkinin de sessiz kaldığı bir gerçek: eğitimde çocuklara karşı şiddet.

Kadına karşı şiddet hepimizi sokağa döküyor, doktorlara karşı şiddet imzalar toplatıyor, velilerin öğretmenlere şiddet uygulamasına itirazlar ediliyor ama okullarda çocuklara karşı olan şiddete karşı somut bir adım atılmıyor. Çünkü okuldaki şiddet, çocuğa evde uygulanan, uygulanmasa da toplumun genelindeki çocuğa bakışı ortaya koyan bakış açısının bir uzantısı ve son derece kanıksanmış durumda.

Bu yazıyı okuyan hemen herkesin geçmişinde şiddet var. Hemen hepimiz çocukluğumuzda annemizden terlik yedik, babamızdan tokat yedik, evde şiddet görmesek bile okulda illa ki toplu cezalara maruz kaldık.

Çoğumuzun ellerine cetvelle vuruldu. Kızların saç örgüleri çekildi. Kız/oğlan demeden hepimizin kulakları sündürüldü. Suratlarımıza tokatlar atıldı. Kafamıza defterler fırlatıldı.

Fiziksel şiddet görmeyen şanslı azınlıktan olanlarımız ise psikolojik şiddete maruz kaldık. Tahtaya dönüp tek ayak üstünde bırakıldık. Tüm sınıfın önünde onca laf yedik, sayısız hakarete maruz kaldık. Hiçbir şey olmasa bunların yaşanmasına tanık olduk.

Bunların açtığı yaraları kimilerimiz iyileştirdik, kimilerimiz iyileştiremedik. Bazılarımız yanlış olduğunu bile bile benzer şiddeti -ama aynen, ama sağaltarak- çocuklarımıza uyguladık. Sonrasında çok pişman olduk, oturup ağladık ve ama bu döngüyü durduramadık, durduramıyoruz.

Bu gidişe bir son verilmeli.

Milli Eğitim Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde bir “orta öğretim tasarısı” açıkladı.

Bir Cuma günü, mesai saatinin bitiminde açıklanan ve gerekçeleri hafta başına bırakılan tasarı ile ilgili hafta sonu boyunca bir sürü spekülasyon döndü. Kimileri “Din bilgisi zorunlu, matematik seçmeli hale getirildi” dedi (din bilgisi 1982 anayasasından bu yana zorunlu ve bunun böyle olması aslında anayasadaki “laiklik” ilkesine aykırı, özellikle de “din bilgisi” adı altında öğretilenin dinler tarihi ve kültürü değil, sünni öğretiler olduğu düşünülünce), kimileri yeni tasarının içeriğinin dolu olduğunu ancak uygulanabilir olmayacağını çünkü kadroların yetersiz olduğunu söyledi.

Birkaç hafta sonra 8. sınıfa geçecek bir çocuğu olan bir veli olarak bu tasarı da, önümüzdeki sene menziline gireceğimiz -ve ismini henüz ezberleyebildiğim- LGS de beni yakından ilgilendiriyor. Ancak bence eğitimin çok daha önce önceliklendirilmesi gereken bir sorunu var: ŞİDDET.

Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilmeden önce tanımadığım ve şemsiyesi altında bulunduğu partinin sicili nedeniyle (yerinde olduğunu düşündüğüm bir) önyargıyla yaklaştığım Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk göreve geldiğinde, güvendiğim birçok eğitimci çok heyecanlanmış ve yeni bakanın eğitimi dönüştüreceğine dair inançlarını ortaya koymuşlardı. Bu ortaöğretim tasarısı, anladığım kadarıyla bu yönde bir adım olarak değerlendiriliyor.

Belli ki bakanın kendisi de, yakın kadrosu da, onu izleyenler de, iletişimini üstlenenler de güncel eğitim politikalarını yakından takip ediyorlar. Niteliğe değil, niceliğe önem vermek adına ders sayısını azaltıyorlar; “Bilgi Kuramı ve Uygulamaları” gibi dersler koyuyorlar; önerilen müfredat IB müfredatına benzetiliyor. Elbette tüm bunların sürdürülebilirliği ve dahası, uygulanabilirliği konusundaki soru işaretleri baki…

Ancak bana öyle geliyor ki Bakan Selçuk’un da, tüm MEB kadrosunun da bütün işlerinin en başında bu şiddet konusuna eğilmeleri, kamuoyunun da bu yönde baskı yapması gerekiyor. Nitekim, çocukların sıra dayağına tutuldukları, kulaklarından tutulup havaya kaldırıldıkları, bunu izleyen diğer çocukların tepki vermeyecek kadar bu konuyu kanıksadıkları bir eğitim sistemi, Finlandiya’nın bire bir aynısı olsa ne olacak?

Bir “eğitimde şiddete son” seferberliği başlatılsa… Çocukların kendilerine el kaldıran ya da onlara hakaret eden eğitimcileri şikayet edebilecekleri bir mekanizma olsa… Okullarda çocuklara fiziksel ve psikolojik şiddete karşı bir “sıfır tolerans” politikası benimsense ve uygulansa…

Çocuk Hakları okutulsa okullarda… Ama öylesine değil, çocuklara belletilerek mesela. Öyle ki, bu haklarını evde de haykırabilseler, ebeveynlerine karşı da dile getirebilseler…

Sadece istismar edildiklerinde değil, hakları engellendiğinde de karşı çıkmaları gerektiğini öğrense çocuklar.

Hepimizi öfkelendiren, küçücük bir çocuğun kulaklarından tutularak havaya kaldırıldığı ve bir yetişkine yapılsa “işkence” diyeceğimiz videodaki görüntüler, hiç olmazsa çocukların okulda uğradıkları şiddeti bitirmek gibi amaca hizmet etse…

Bir daha kimse böyle bir şeye cesaret edemese…

Keşke.

4 yorum

  1. Elif sana çok katılıyorum. Kendi bloğumda “bağırmayan anne olabilmek” konusunda bir dizi yazı yazdım ve özelden ya da açık “bu çok ütopik, bence bağırmayan anne olunamaz, olunmamalı” diyenler oldu, çünkü bağırmak “rahatlamak”mış ve çocuk zaten ilerde insanların birbirine şiddet gösterdiği, şiddetin alelen kabul gördüğü bir ülkede yaşayacakları için, buna karşı korumalı olmaları için, anne de sinirini saklamamalıymış, yoksa çocuk çok naif olurmuş falan filan.. Evet belki ütopik, belki uygulanamaz derecede ideal ama birileri kalkıp olayın en idealinin hayalini kurmazsa, toplumda ne değişecek? Yani biri çıkıp, “bakın ben çocuğuma bağırmamayı öğrenmeye çalışıyorum, gelin beraber öğrenelim, bağırmayalım şu çocuklara” demezse, ne değişecek?
    Şimdi sen demişsin geçmişten beri böyle.. Evet ama bir kırılma noktası olmalı ve birileri artık şiddetin çözüm olmadığını, kabul edilmeyeceğini haykırmalı! Yani yeter artık, yanlışı sürdürmeyelim, gelin beraberce buna son verelim demeli.
    Fakat bir de şu var, sadece şiddetimizi değil sevgimizi de aşırı ve bedensel gösteren bir milletiz ya, işte asıl sorun sanırım o. Yani sevdim mi tam severim, sildim mi bi kalemde! Halbuki daha dengeli, daha uçlarda olmayan şekilde yaşamak ve duygularımızı bu şekilde gösterebilmek diye bir seçenek de var yani.. Mümkün.

    • Kesinlikle bir kırılma noktası olmalı. “Böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil” diyebildiğimizde olacak o…

  2. Mehtap Yalın Güneş

    Sevgili Elif Hanım,
    Samsun Atakum Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 9/E sınıfı öğrencileriyle birlikte okuduk yazınızı.Türk Dili ve Edebiyatı dersindeyiz,konumuz da günlük/blog. Siz takip ettiğim,beğenerek okuduğum blog yazarlarındansınız. Konumuz gereği blogları incelerken sizin bu önemli yazınızı öğrencilerimle birlikte okumak istedim. Yazınızı çok beğendiler/beğendik.
    Böyle önemli bir konuyu bu bakış açısıyla ele aldığınız için teşekkür ediyoruz size.
    Yirmi yıllık öğretmelik deneyimim bana diyor ki:
    Eğitim öğrencide davranış değişikliği yaratmaktır ve bunu asla şiddet yoluyla yapamazsınız. Bahaneler, “ama”lar şiddeti meşru kılamaz/kılmamalıdır.
    Öğrencilerim de size sevgilerini yolluyorlar.
    Ben de…

    • Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam! Beğenmiş olmalarına, dikkate değer bulmalarına çok sevindim. Sesimi öğrencilerinize de duyurduğunuz için size de ayrıca teşekkür ederim. Ben de hepsine, hepinize sevgilerimi yolluyorum!