6 Yorum

Süt herkeste var, sen baldan haber ver

Yazar Hakkında

KONUK YAZAR – 40 yaşında. 2 çocuk annesi. Kaygı Üretim Uzmanı. Hobileri: çocuk kıyaslamak, yetersiz hissetmek, “an”da kalmak yerine geçmişte ve gelecekte yolculuğa çıkmak. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diler.

Yaşam sevinci hangimizde var?

Dikkat ettim biz anneler “Aman çocuğumun başına bir şey gelmesin, aman hastalanmasın, aman aç kalmasın, aman geri kalmasın, aman şunu da öğrensin, aman kötü arkadaş edinmesin, aman piyano da çalsın, aman basketbol da oynasın, aman iyi bir okula gitsin”lerle büyütüyoruz bebelerimizi.

Hep meşgulüz, hep koşturuyoruz, hep plan yapıyoruz, hep eksiğiz, bir türlü tam hissetmiyoruz… Bu nedenle de yapmak zorunda hissettiklerimiz, yapacaklarımız, kaygılarımız, sağlık sıkıntılarımız, yorgunluğumuz, yetişemediklerimiz hiç bitmiyor.

Bir de bu durumla çelişircesine, vukuatsız bir gün geçince de “Oh! Bugün de bitti; hadi yine sıyırdık..” diye seviniyoruz. Bir günü daha iyisiyle kötüsüyle savurduk gibisinden. Yaşamıyoruz da savuşturuyoruz sanki. Sanki en sonunda ulaşılacak nihai bir hedef var ve fazla örselenmeden oraya ulaşmaya çabalıyoruz. Zamanı sınırsızca yaşıyoruz.

Sanki bize üst bir makamdan proje tamamlama işi vermişler, belirli bir süre içinde yetiştirmemiz gerekiyor, proje tamamlandığında da kahvemizi alıp TV’nin karşısına geçip ayaklarımızı uzatıp keyif çatacağız. Bundan gayrı da kimse de ilişmeyecek bize bir daha..

Yaşadığımız için seviniyor muyuz? Sevmeyi biliyor muyuz? Bunlar bir yana; kırılmayı, incinmeyi, duygularımızı hissetmeyi de bilmiyoruz. İşte o yüzden Erich Frommun “Annenin yaşam sevinci de, korkusu gibi bulaşıcıdır.” cümlesi derinden etkiledi beni.

“Çocuğun yaşamını sürdürmesini sağlamak iki yönde olur; bunlardan birincisi, çocuğun hayatta kalıp gelişebilmesi için gerekli olan bakım ve sorumluluktur. İkincisi ise yaşamını korumanın çok ötesindedir. Bu çocuğa yaşam sevgisi aşılayacak, ona “yaşamak güzel, küçük bir kız veya oğlan çocuğu olmak, bu dünyada olmak ne iyi!” duygusunu verecek bir tutumdur. Anne sevgisinin bu iki özelliği, kitabı mukaddesteki yaratılış öyküsünde çok özlü bir biçimde anlatılmıştır. Tanrı dünyayı ve insanı yaratır. Yaratılanın desteğe ihtiyacı vardır ve yaşamının onaylanmasına. ama tanrı bunun ötesinde bir şey yapar. Yaratılış gününde tanrı yarattığına yalnızca “iyi oldu!” der. Anne sevgisinde bu özel onay çocuğa şu duyguyu verir “Dünyaya gelmek iyiymiş”. Bu sevgi çocuğa sadece yaşamda kalma isteği değil, yaşam sevgisi de aşılar. Aynı düşünce kitabı mukaddeste başka bir simgeyle ifade edilmiştir. Kutsal topraklar (toprak hep anneyi simgeler) süt ve balın aktığı bir ülke olarak betimlenir. Süt, sevginin ilk yönünü, bakım ve onayı simgeler. Bal, yaşamın tatlılığının, yaşama sevincinin, yaşamın verdiği mutluluğun simgesidir. İnsanların çoğu süt verebilecek durumdadır. Ama sadece pek azı “bal” katabilir buna. Bal verebilmek için annenin sadece “iyi bir anne” olmakla kalmaması, mutlu bir insan da olması gerekir – bunu çok azı başarabilir. Çocuk üzerindeki etkisi ne denli büyütülürse büyütülsün abartılmış olmaz. Annenin yaşam sevinci de korkusu gibi bulaşıcıdır. Her iki duygu da çocuğun kişiliğini derinden etkiler. Gerçekten de yetişkinler gibi çocuklar arasında da sadece “süt” ile beslenenlerle “süt ve bal” ile beslenenleri birbirinden ayırmak hiç de zor değildir.” (Erich Fromm, Sevme Sanatı)

İşte ben de, gerçekten kendimi ve dolayısıyla yaşamı da sevmekten bihaber çıktığım bu yolda, anneliğimle ile ilgili her şeyi sanki yetersiz görüyor, durmadan kendi çocuklarımla etraftaki çocukları kıyaslıyor, suçluluklarda geziniyordum.

Sanki..

Kimse çocuğuna bağırmıyordu; ama ben bağırıyordum,

Herkesin çocuğu sütünü içip dişlerini fırçalıyordu; ama ben yaptıramıyordum.

Kimse çocuğunun önünde babaları ile didişmiyordu, gerekirse dövüşmüyordu; ama ben didişiyordum.

Kimse çocuğuna çikolata, sakız, cips vermiyordu; ben gizlice veriyor, kimse görmediği için de verilmemiş sayıyordum.

Kimse çiş yapmış çocuğunu yıkamadan yatırmıyordu; ben ürik asitlerle yorganlara sarıyordum.

Hele ki en kötüsü, herkes çocuğunu emzirmek için elinden geleni yapmıştı ben yapmamış, kolaya kaçmıştım.

Herkesin memeleri çağıldıyor, benimkiler damlıyordu.

Annelik ile ilgili her yaptığım şey sanki yetersizdi. Durmadan kendi çocuklarımla etraftaki çocukları karşılaştırıyor ve vicdan azabı çekiyordum.

Sonra, bir ara, nasıl olduysa, zihnimdeki bu döngülerden kafamı kaldırdım ve arkadaş ortamlarında gördüm ki, herkes karşıdakini kollayarak diğerine -sözde- hatasını söylüyor. Birisi diyor ki “Ben rahat uyusun diye bilmem ne şurubu verdim napiyimm.” Bir diğeri “Ben kayınvalideme iş için gidiyorum deyip, çocuğu bırakıp gezmeye gittim.” Bir diğeri “Emzirirken sigara içiverdim geçen balkonda, naapiim dayanamadım!” Abooooo!

Şunu aklımıza soksak ya: çocuğumuzla ilişkimiz bir ömür boyu; bir saatlik, bir günlük, bir haftalık değil. “Yapmamaya çalışarak” veya “diğeri gibi yapmaya çalışarak” sadece kısa süre idare eder bir yerde patlarız. Bu bir dönem değil, iki hafta, beş ay, üç yıl değil, koskoca bir yaşam. Acısı, tatlısı, kötüsü, iyisi hep birlikte. Yaşamımıza sevincini eklesek de akıyor, eklemesek de… Yaşam, damla damla biriken bir göl değil, kimi zaman usul usul, kimi zaman coşkunca akan bir nehir taa içimizde… Akan suyun sesini bile duyamıyoruz.

Bir de sütünüzün içine şekeri karıştırıp bal diye istediğiniz kadar verin, çocuk gerçek ile gerçek olmayan “bal”ı çok iyi ayırt ediyor. Kimi kandırıyoruz?

Kimse anne babasını seçemiyor. Farkında olmadan yaptığımız şeyler, bir bakışımız, elimizi saçımıza götürüşümüz, gözlerimiz kaçırışımız ne izler bıraktı kafalarında. Yaşam boyu kullanacakları hangi değerleri kodladı? Ya seçemediğimiz bizim kendi ebeveynlerimizin bizlerde bıraktığı izler, kodlar…

Benim bebelerimin hiçbir özel yeteneği yok, gece diş fırçalama alışkanlıkları yok, okumaya, müziğe, matematiğe, spora ilgileri yok, çok yaramazlar, bazen çok arsızlar, çok fırsatçılar, bazen küçük yalanlar söylüyorlar, burunlarını karıştırıp koltuklara sürüyorlar, pipilerini kurcuklayıp ellerini yıkamıyorlar, çişleriyle fıskiyecilik oynuyorlar, çok fazla abur cubur yemek istiyorlar, cep telefonu ile tablet ile oynamaya çok meraklılar, birbirlerini çok dövüyorlar, eşyalarının kıymetini hiç bilmiyorlar… Uzar gider…

Olmasını istediğim gibi tek olan şey kitap okuma sevgisi. Çünkü ben kitap okumayı çok seviyorum ve hiç çabalamama rağmen onlara da geçti bu sevgi.

Çünkü içimden geliyordu, portakalın suyunu sıkar gibi bardağa doldurmaya çalışmıyordum, kaynağı bendeydi ve akıyordu.

Siz de yeni anneler, lütfen oluruna bırakın.

Akışına bırakın.

Bir şeye geç kalıyormuşçasına kitaplar okuyarak, etrafınızdakilere sorarak, karşılaştırmalar yaparak, ne yanlış ne doğru diye kendinize sorun yumakları yaratarak; onaylanma ihtiyacıyla kendinize kendinizi eksik hissettirmeyin. Kendinizi böyle kabul edin. Sevin. Kendiniz kendiniz tarafından sevildikçe kendiliğinden düzelecek, kendiliğindenliğinizin farkına varın.

Sorunsuzluk içinde sorun arayıp kendi kaygılarınızı ve çatışmalarınızı çocuklar üzerinden ifade etmeyin.

Bu bir süreç, başı sonu belli bir yarış değil. An’da kalın.

Yaşayın gitsin.

(Lohusalık annenin bebekliğiyse; bu kafa karışıklıkları, farkındalıklar da anneliğin ergenlik dönemidir belki de…)

Karikatür: Ramize Erer

Konuk Yazarlık

Sizin de söyleyecek sözünüz varsa Blogcu Anne’de konuk yazar olabilirsiniz. Konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

6 yorum

  1. iki kız annesi

    Nasıl güzel anlatmışsınız ben okumadım aktı resmen cümleler ve akan sadece cümleler değildi. Duygular da aktı. Okudukça hafifledim sanki. Tanımadığım, hiç görmediğim siz bana nasıl iyi geldiniz. Yüreğinize ve kaleminize sağlık.

  2. dönüp dönüp okurum ben bunu, öyle iyi geldi ki…

  3. Genellikle seksenli yılların çocukları, şimdilerin ebeveynleri. Dillere destan çocuklarını anlatan bu ebeveynler böylesi bir yarış içindeyse ne üzücü. Ukalalık diye anlaşılmasın ama ne mutlu bana. Çünkü böyle değilim, olamam. Yapıma ve anneliğime aykırı. Başkalarıyla kıyas içinde olmak, eksikliklerine takılıp kalmak, yetersiz anne hissiyatı ve çocukları yarıştırmak. Tamamen özgüven eksikliği. Sizinde vurguladığınız gibi daha çok okumalı insanlar. Okuyunca beyin jimnastiği oluyor. Ne yapıyorum ben diye silkelenme oluyor. Hiç kimse bir diğerinden daha üstün değil. Herkesin kendi doğruları var. Kimi, genele vurursan doğru ya da yanlış… Ama birilerinin öyle yoğun tempolu bir koşuşturma içerisinde olması da onların tercihleri. Demek ki böyle mutlular. Ben o şekilde mutlu olamam ama onları da yargılayamam açıkçası. Belki şartlar öyle gerektirdiğinden. Malum artık annelerde babalar kadar iş hayatında etkin. Dolayısıyla ilgilenemediği çocuğa aktivite aramasından doğal ne olabilir. Sizin dediğiniz gibi bir yarışa dahil olmak için yapılıyorsa ve bu çoğunluktaysa herkesin bir silkelenmesi gerekir. Ama ben herkesin kendilerine, kendi doğrularına ve kendi şartlarına göre hareket ettiği kanısındayım. Aksini düşünmek dahi istemem.

  4. Erich Fromm’un çocuksuz ve hatta kendi psikanalisti ile yaptığı evliliğinin çok kısa süreli olduğu gerçeği düşünülürse.. Bazı şeyler teoride ve pratikte baya farklılaşıyor 🙂
    Benim bu çocuğunu ya da kendi anneliğini diğerleriyle karşılaştırma sorununa bulduğum tek ilaç; seçicilik! Yani arkadaşını seç, okuduğunu seç, sosyal medyada baktığını seç, ele ve mükkemmelliyetçi tiplerden uzak dur.. Az ama kendi gibi olan birkaç sanal değil gerçek anne-dost yeter bence, zaten öyleleri seni düştüğünde kaldırıyor, bu zorlu yolda senin önünde değil yanında yürüyor, iyi geliyor bence…

  5. Muhteşem bir yazı 🌸 Bu satırları okuyabildiğim için şanslı hissettim. Teşekkürler 🌼

  6. cok guzel yazmissiniz, keyifle okudum, tam zamaninda hatta!
    Benimkisi 1 yasindaki oglumu rahat ettirmek adina kendimi cok yipratmak, hayati yasayamamak, surekli yorgun surekli yapilacaklari dusunuyor olmak, onu kendi hayatima adapte etmek yerine onun hayatini yasamak, cok degil ama biraz birakmak lazim, akisa kapilmak lazim..