10 Yorum

Nerede kalmıştık?

Oldukça sıradışı bir yoğunlukta geçen yaklaşık 6 ayın sonunda, yeniden kendimi bulmaya çalıştığım -ve canım blogumu hatırladığım- bir kavuşma yaşıyorum.

Of nasıl bir dönemdi!.. Yaz tatili denize, güneşe ve en çok da çocuklara bolca doyduğum ve fakat dinlenme adına güdük kalan bir iki aydı (Bkz. çocuklu tatile tatil değil, “mekan değişikliği” denir.) Yiğidi vur hakkını ver, gerçekten ben de denizin hakkını verdim. Çocuklarıma “Anne bugün de denize gitmeyiverelim!” dedirtecek kadar verdim; koskoca iki ayda denize girmediğim gün sayısı -İstanbul’da geçirdiğim bir haftanın dışında- bir elin parmaklarını geçmez. Hiç pişman değilim, yine olsa yine her gün denize giderim; gerçekten de sahil kasabasında sayılı günü olup her gün denize girmemek benim kendim için kabul edebileceğim bir gerçeklik değil.

Okullar 9 Eylül’de açıldı, aslında 8 Eylül’de dönmeyi düşünmüştüm ilk başta ama evet o kadar da olamadı tabii. Nitekim İstanbul’a uyumlanma, kırtasiye alışverişi vs. gibi gerçeklikler sebebiyle takvimler 1 Eylül’ü gösterdiğinde yollara düşmüştük. Yeni İstanbul-İzmir otobanını hayırlayarak, Moda’daki kürkçü dükkanımıza döndük.

 
 
 
 
 
View this post on Instagram
 
 
 
 
 
 
 
 
 

#blogcuannehaberservisi’nin hazırladığı haberlerle karşınızdayız, önce özetler: #anneninbiri, Bodrum’dan zorlukla gönderildi. 🚗 Olay bu sabah saatlerinde Bodrum’un Gökçebel mevkiinde gerçekleşti. 📺 Dönüş tarihi aylar öncesinden belli olan #anneninbiri, yola çıkarken “Son bi kez denize giricem” diye arıza çıkardı. Etraftan gelen telkinlerle güçlükle arabaya yerleştirilen anneninbiri, mikrofonlarımıza şöyle konuştu: 🎤 “Okullar 9 Eylül’de açılıyor. Biz niye 1’nde dönüyoruz, anlamadım. Zaten İzmir İstanbul yolu açılınca mesafe 4 saate indi. Yoksa 1 saat miydi? 45 dakika da olabilir. Evet geçiş ücretleri çok pahalı ama biliyorsunuz büyük düşünür Demet Akalın’ın söylediği gibi İtalya’da da yollar pahalı. Söyleyeceğim şu ki, bu kadar erken dönmemize gerek yoktu. 9 Eylül sabaha karşı 2’de çıkardık yola, sabah 9’da okulun kapısına bırakırdık çocukları. Gerçekten anlamıyorum bu telaşı!” dedi. 🤷🏻‍♀️ Mikrofonu elinden zorla aldığımız anneninbiri “Şimdi gidiyoruz ama dönüşümüz muhteşem olacak!” diye bağırıyordu. Gelişmelerle karşınızda olacağız, bizi izlemeye devam edin. #blogcugillerbodrumda – Mutlu Son

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on

Bu Eylül ayıyla birlikte hayatımızda iki önemli değişiklik oldu: Birincisi, Derya okula başladı. İkincisi, yaklaşık 9 aylık bir aranın ardından yardımcılı hayatımıza -haftada iki olacak şekilde- geri döndük. En azından yemek ve temizlik konusunda destek alabiliyoruz yeniden, diğer türlüsü gerçekten çok zordu.

9 Eylül’de okullar açıldı, herkes okuluna başladı ya da döndü. Büyükler zaten (servisle) gidip gelmeye başladılar, ben de Derya’nın Momo’ya uyum sürecinde ona eşlik etmeye… Yaz tatilinden önce, Haziran ayı boyunca yarım gün gidip gelmişti Derya Momo’ya (birlikte gitmiştik yani) ve her ne kadar o süreç boyunca okulda bensiz kalmamış olsa da o alışıklığın faydasını çok gördü. Zaten o bir aylık uyum sürecinin amacı da oydu: yaz boyunca referans alabileceği bir okulu olsun, abileri “okula başlamak”tan bahsederken (onlar gibi olmak için can atan) miniğimizin de bahsedebileceği bir okulu olsun ve Eylül’de daha kolay alışsın. Hakikaten de öyle oldu; Derya yaz boyunca Momo’dan ve oradaki öğretmenlerinden bahsetti. Ve Momo’nun müthiş uyum süreci sayesinde (Iraz’la canlı yayın yapmıştık bu konuda) hepimizi şaşırtarak hızla ve severek kabullendi okulda olmayı…

Böylece ben de giderek daha özgür bir hayata doğru adım atmaya başladım. 1 Kasım’daki Dijital Topuklar’a hızla hazırlanırken, bir yandan da güya yazın bitireceğim ancak sadece bir (rakamla 1) paragraf yazabildiğim kitabımın başına oturacağım günleri beklemeye başladım.

Dijital Topuklar başladığından beri her yıl Eylül-Ekim aylarında annemden ve kayınvalidemden ciddi destek alıyorum (yani çok şükür hep alıyorum da, özellikle Ekim aylarında bu “Beni bırakmayaaaaaan anneeeeğğğğğğ!” şeklinde oluyor). Annemler Bodrum’a taşındıklarından beri Ekim’in çoğunu babamla birlikte İstanbul’da geçiriyorlar, ben evde yokken evle, çocuklarla ilgileniyorlar. Bu sene dedim ki onlara “Haftada iki yardım alıyoruz, sağ olsun Nunu da gelip ilgileniyor çocuklarla, eh, Derya da okula başladı, siz bu sene Bodrum’un en güzel zamanının tadını çıkarın canımcım, idare ederim ben”. Sonra Ekim başında canım halamın emeklilik töreni olacağı ortaya çıktı, annemler de ona sürpriz yapmak üzere geldiler ki geliş o geliş…

Ama ondan önce, takvimler 27 Eylül’ü gösterdiğinde hiç planlamadığımız bir şey oldu: İstanbul’da 5.3 şiddetinde bir deprem meydana geldi. O sırada biz (ben ve Peri) Akaretler’deki Minoa’da Gözde‘yle buluşmuş ve Dijital Topuklar’ı bu sene onun sunmasını teklif etmiştik ve o da kabul etmişti ve hepimiz sevgi böceği olmuştuk.

 
 
 
 
 
View this post on Instagram
 
 
 
 
 
 
 
 
 

@dijitaltopuklar fikrini ortaya ilk attığımızda Türkiye’de örneği olmayan bir hayal peşindeydik. Alışılagelmiş isim ve kurguların dışında bir şeyler yapmak istiyorduk ancak organizasyon alanında tecrübemiz olmadığından “Sunucunuz kim?” dediklerinde kalakalmıştık. Başlangıçta @perihangurer’le “Sahneye ben çıkmam, sen çık / Yok vallahi olmaz sen çık” diye birbirimize ittirsek ve arkadaşlarımızdan da destek alsak da sonunda buna bir isim koyduk ve “her yıl bir içerik üreticisi sunsun” dedik. Neticede dört sene içinde çok daha geniş bir kapsama erişse de, iki içerik üreticisi tarafından, içerik üretimini konuşmak üzere yola çıkmış bir platformduk. . Geçen sene @aslitkizmaz ile başladığımız bu yolculuğa bu sene @alkalioldumbenanne ile devam ediyoruz ve bunun bir gelenek haline gelmesini istiyoruz 💜 . Ve bu fotoğraftan biraz sonra koşa koşa mekanı terk ettiğimizi, ellerimiz titreyerek beklediğimizi çaktırmıyoruz. Birlik, beraberlik, dayanışma, coşku… Biz bu duyguları taşıyacağız sahneye 👭 #dijitaltopuklar2019 #1kasımadoğru #cüretet

A post shared by Elif Dogan (@blogcuanne) on

Bu fotoğrafı çektikten 10-15 dakika sonra yer sallandı ve ben, hiç aklımda olmayan bir sürece girdim.

Hayatta hiçbir şey tesadüf değil belki, ya da belki de tesadüfler hayatımızı öyle bir şekillendiriyor ki onların tesadüf olmadığını düşünmeye başlıyoruz bir süre sonra… Depremden yaklaşık bir hafta önce Dijital Topuklar olarak Çanakkale’de düzenlenen “Aklım Fikrim Çanakkale” konferansında bir oturumun moderasyonunu yapmıştık Peri’yle. “Akıllı ve Kapsayıcı Şehirler”i konuştuğumuz oturum, donanımlı konuşmacıların olduğu, zengin bir içeriğe sahipti. Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan da, akıllı şehiri çocuk açısından ele alan AÇEV temsilcisi Hasan Deniz, yaşlıların ihtiyaçlarını anlatan uzman psikolog ve akademisyen Çiğdem Demir Çelebi ve o panel vesileyle ilk kez tanıştığımız -ve anında sevdiğimiz- Ufuk Koçak’ın konuşmacı olduğu paneli baştan sona izlemişti. Biz de Dijital Topuklar olarak “kadın bakış açısını” ele almıştık panelde. Konudan saptım ama gerçekten müthiş tatmin eden bir sohbet olmuştu, bunun da notu burada dursun.

Neyse işte, bu panele hazırlanırken ben Ufuk’la ilgili bayağı araştırma yaptım. Hayat hikâyesini okudum, YouTube’daki videolarını izledim ve şundan çok etkilendim (vaktiniz olunca baştan sonra izlemenizi ve izletmenizi tavsiye ederim):

Diyeceğim o ki, 99 depremini yaşamamış ve (Amerika’da olduğu için) çok uzaktan tanık olmuş olan ben, Ufuk’la yollarımızın kesişmesiyle birlikte bu konuyla yüzleşmeye başladım. Ve sonra 27’sinde deprem oldu.

Tam o sırada ben Minoa’da tuvalete girmeye hazırlanıyordum. Birinin beni arkamdan hızla itiyor olduğu hissi ve klozetin gözümün önünde yerinden oynaması çok ürkütücü geldi bana. İlk etapta anlayamadım, biri beni arkamdan itti zannettim, ama gözümün önünde klozet yerinden oynadı ve saliseler içinde deprem olduğunu anlatım ve kendimi dışarı attım.

Peri’yle ve Gözde’yle -ve herkesle- kendimizi sokağa attık. Anında telefonlar kilitlendi ama ilk etapta çok telaşlanmadım çünkü deprem olmuştu ve bitmişti. Çocukları çok merak etmedim o an, okulda olduklarını biliyordum ve öğretmenleri ilgileniyorlardı kesin; arayıp da -halihazırda zaten kilitli olan- hatları iyice kilitlemenin anlamı olmayacaktı. İlk olarak Doğan’ı aramaya çalıştım çünkü onun nerede olduğunu bilmiyordum; o da bana ulaşmaya çalışmış ve biz bir şekilde whatsapp’tan konuştuk, herkesin iyi olduğuna kanaat getirip kapadık telefonu… Sonrasında da okullarından mesajlar geldi zaten iyiyiz diye…

Eve dönüşte Peri’yle motordayken Doğan aradı “ya şimdi siz denizin ortasındayken deprem olursa n’olacak?” dedi, dedim yapacak bir şey yok ne bileyim ben n’olacak. Nitekim karşıya geçtik, evimize döndük. Daha doğrusu dönemedik, Deniz’le Derin trafik yüzünden serviste bir saat geciktiler, ben de Moda’dan çıkacak araç bulamadığım için Kızıltoprak’a yürüdükten sonra yarım saat gecikmeli olarak alabildim Derya’yı. Ve ondan sonra evimize döndük.

Evde günün kısa bir değerlendirmesi, çocuklara “yaşam üçgeni”nin ne olduğunu anlatma ve kapanıştan sonra Doğan’la oturduğumuzda Evrim Ağacı’ndaki şu yazı çıktı Twitter’da karşıma… O gün depremle ilgili haddimden fazla içerik tükettiğim için sonra okumak üzere favorilerime ekledim ve yattım, oldukça huzursuz bir şekilde…

Depremin olduğu gün eve ilk geldiğimde etrafa bakmıştım, kırılan dökülen bir şey var mı diye, yoktu. Oh demiştim, minik cam biblolar da yerinde, demek ki bina ciddi sallanmadı, sıkıntı yok. Öte yandan binanın 30 yıllık olduğu gerçeği (ki normal bir ülkede alarma geçirecek kadar eski değil) aklımın bir köşesinde duruyordu ve ben deprem çantası yapmaya başladım.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra yine çocukları yatırıp kendi kendimize kaldığımız bir akşam bir yandan Doğan’la sohbet ederken bu kez Başak yazdı bana; ve ne tesadüf ki sonradan okumak üzere sakladığım bu yazıyı gönderdi. Eh madem öyle okuyayım dedim ve başladım okumaya ki bir de ne göreyim, resmen bizim evin adresini vermiş:

Moda sahilinde büyük apartmanlar var. Buralar lüks semtler; ancak binalar eski. İnsanlar Adalar manzarası için milyonlarca liraya 20 yıllık daire alıyorlar. Hem olası depremin merkez üssüne çok yakın, hem yüksek katlı binalar hem de deniz kumuyla, burgusuz demirle ve en iyi ihtimal c12 betonla yapılmış binalar… Bugün c12 betonla kaldırım bile yapılmıyor. 1999 depreminden sonra hepsi yasaklandı. Binalarda artık en az c25 beton kullanılıyor. Bu gibi İstanbul’un Marmara sahilinde bulunan düz araziler üzerine yapılmış 3-4 katın üzerindeki, 15 yaşından büyük binaların gelecekte bir gün meydana gelmesi beklenen Adalar depremine dayanabilmesi imkansız gibi gözüküyor.

Bizim bina tam sahilde değildi, adalar manzarası yoktu, milyonlarca liraya satın da almamıştık ancak 30 yıllık bir binaydı. Ve bu yazıdaki “c12 betonla kaldırım bile yapılmıyor” sözleri o andan itibaren beni rahat bırakmadı. Doğan’a söyledim ve o da rahatsız oldu ve o an karar verdik, bu evden çıkmalıydık.

Bu arada Instagram’da paylaşımlar yaparken -deprem konusu çok sıcak olduğu için- Ufuk’la tekrar haberleştik. Sağ olsun aradı, tüyolar verdi bana; tam da evden çıkmayı düşünmeye başladığımız bir anda; ve destekledi bu fikrimizi… Depremle bu kadar yakından yüzleşmiş bir insanla konuşmak bana çok iyi geldi o an, doğru yolda olduğumuzu düşünerek ev aramaya başladık. O sırada annemler de gelmişlerdi; takip eden hafta sonu baktığımız üçüncü evi tuttuk ve bir hafta sonra da taşındık.

Bunları yazarken halihazırda Moda’da oturmaya devam eden -ki aralarında arkadaşlarım da var- insanları ürkütmek de istemiyorum ancak kendi sebeplerimi ve görüşümü ortaya koymazsam da içim rahat etmeyecek. Moda yaşaması çok keyifli olmakla birlikte, Fenerbahçe’nin maçı olduğunda bile dünyayla iletişimi kesilen bir yer ve 27 Eylül’deki deprem bence olası bir afette neler olabileceğinin öngösterimi oldu. Ki zaten aslında bizim Moda’dan taşınmak için çok geçerli sebeplerimiz vardı – çocukların trafikte helak olması gibi- biraz da bunları görünür kıldı bu deprem.

Bu sırada çokça soru aldım; nereye taşındığımıza, binanın güvenilir olup olmadığına, vs. dair. Okuduklarımız, sorduklarımız bizi şu kanıya yönlendirdi: İstanbul’da yaşanacaksa, ne kadar kuzey, o kadar iyi… Ancak insan gerçekliklerinden de bir yere kadar kopabiliyor; neticede çocukların okulları İdealtepe’de, Göztepe’de; bir anda hayatını ancak bu kadar alt üst edebiliyorsun (ki bu kadar kısa sürede, hele de Dijital Topuklar öncesinde taşınmak da oldukça iddialı bir hareketti). Yani biz okula yakın değil de E5’in üzerinde bir yerlerde otursaydık muhtemelen daha da güvene almış olacaktık kendimizi… Ancak çocukların okullarının yeni ve/veya alçak katlı olması ve günün çoğunluğunu ya orada ya da taşındığımız yeni binada geçirecek olacakları gerçeği bizi harekete geçirdi. Elbette hiçbir şeyin hiçbir zaman garantisi yok. Hele de Türkiye söz konusu olunca, binanın yeni olması bile tek başına yeterli bir kritermiş gibi görünmüyor. Evet, c30 beton kullanılmış (ben neden beton türlerini bilmek zorunda kalıyorum?!), evet, sıfır bina, evet, sözümona her kat beton döküldükten sonra numuneler denetime gönderiliyor; ancak denetime gönderilen numunelerin ayrı alındığı bile oluyormuş. Neticede kendimiz inşaat mühendisliğine soyunmayacaksak bir noktadan sonra güvenmek zorundayız diyerek yeni evimize giriş yaptık.

Tabii o kadar kolay olmadı bu taşınma süreci. Her şeyden önce, çok ani oldu ve ben aklımdaki sadeleşme fikrini hayata geçiremedim. Ben de, Doğan da sürekli dışarıda olduğumuzdan bütün iş annemle babama kaldı. Bütün evi sarıp topladılar. Her şeyi ıncık cıncık sardılar. Babam -daha küçük bir eve geçeceğimiz için- yerleşim kolay olsun diye her oda için ölçeklendirilmiş yerleşim planları yaptı, gerçekten çılgın işiydi. Neticede güya 10 günlüğüne geldikleri İstanbul’dan, bütün evi taşıdıkları, bütün avizeleri taktıkları, ve sadece bir kez -o da dönmeden önceki gün- aynı masanın etrafında oturup yemek yiyebildiğimiz bir ayın sonunda dönebildiler evlerine canlarım. 

Babamın yaptığı yerleşim planının bir kısmı…

Bütün bunlar olurken duygusal birtakım iniş çıkışlar da yaşadım. Canım Derya’nın canı Yelda’nın durumu git gide ağırlaşıyordu ve sonunda aramızdan ayrıldı. Ne ilginçtir ki, bir başka canım olan halamın, Marmara Üniversitesi’nden emekli olduğu günle aynı güne denk geldi cenazesi… Halamın benim için ne kadar özel olduğunu anlatmama kelimeler yetmez; üstüne üstlük emeklilik töreninde ailesinden birinin konuşma yapmasını istemişlerdi ve babamlar da beni görevlendirdiler. Bir yandan Dijital Topuklar koşturmacası, bir yandan taşınma telaşı devam ederken halamın törenindeki konuşmaya da büyük bir heyecanla hazırlandım.

Halamın emeklilik töreni hayatımda yaşadığım en duygulu, en coşkulu, en gururlu anlardan biriydi. Halam benim için hep çok özel olmuştur, ama aynı hissi başkalarının da paylaştığını görmek inanılmaz bir gurur yaşattı hepimize… Konuşmamda da bunun altını çizmeye çalışmıştım zaten: Bugün dünyaya faydalı bir insan olmaya çalışıyorsam eğer, bu ondan öğrendiklerim sayesinde… Nitekim onun değip de güzelleştirmediği bir şey yok…

Bu duygulu anların ardından Yelda’nın cenazesine gittim ve akşam evde anneme dedim ki “Bir insanın arkadaşının ismini ‘cenaze’ kelimesiyle aynı cümlede kullanmak yasaklanmalı!” Evet ölüm yaşamın bir parçası, evet, sevgili Sepin’in de dediği gibi aşk varsa yas da var ve kabullenmek zor! Yine de böyle zamanlarda, Shadowlands filmindeki C.S. Lewis karakterinin dediğini hatırlatmaya çalışıyorum kendime: “Pain now is a part of the happiness then. / Şimdiki acı, o zamanki mutluluğun bir parçası.” Hiçbirimiz, sevdiğimiz insanı kaybettiğimiz zamanki acıyı yaşamamak için o insanın hayatımızda olmamış olmasını tercih etmezdik, aşk ve yasın yan yanalığı da bu olsa gerek…

Tam bu taşınma arifesinde ben -bence gerek duygusal, gerekse fiziksel olarak yorulmanın verdiği çöküntüyle- bir hastalandım ki taşınmadan önceki gün hastaneyi boyladım. Oysa benim taşınmayla ilgili ne hayallerim vardı. Bir kere daha küçük bir eve geçiyor olduğumuz için biiiiir sürü şeyi atacaktım, çer çöpü ayıklayacaktım, yüklerimi hafifletecektim ama bunları yapmak yerine kolumda serumla yatınca hiçbirini yapamadım tabii… Ki zaten Dijital Topuklar’a hazırlanıyor olduğumuz için yeterince evde değildim ve annemler de bana sormadan bir şey atmak istemediklerinden biz aynı çer çöple geldik yeni eve…

Yeni ev bize iyi geldi. Bir kere çok güzel ışık alıyor; Moda’nın eski, karakterli ancak karanlık evlerinde geçirdiğim 6 yılın sonunda hasret kalmıştım buna… Onun dışında, çatı dubleksi burası ve çocukların kendilerine ait katları var resmen; meğer ihtiyacımız olan tam da buymuş. Eski ev daha büyük olmasına rağmen derleyip toparlayıcı değildi, burada herkesin kendi özel alanı oldu ve bu hepimizin ihtiyacı olan bir şeymiş meğer…

Ve işte şimdi aradan geçen son derece yoğun bir üç hafta ve bir Dijital Topuklar’dan sonra nihayet evde ve evle yalnız kalabildim. Büyük eşyalar zaten yerini bulmuştu ama dolap içleri, çekmeceler ve bu evde nereye koyacağımızı bilmediğimiz zilyonlarca kitap hâlâ beni bekliyor. Ha sene olmuş 2019, ben Feminist Eksen diye program yapıyorum, feminist olduğunu iddia eden bir kitap yazıyorum, hâlâ mı dolap içleri beni bekliyor sorusunun yanıtını burada okura bırakmak istiyorum.

Dijital Topuklar geldi ve geçti. Biz yine çok güzel anlar yaşadık, çok güzel sözler duyduk. Kendimle ilgili övgüleri dizmeyi seven bir insan değilim ama eşiyle birlikte gelen Yasemin’in şu sözlerini kendime değil, Dijital Topuklar’a mal ederek burada paylaşmak istiyorum. Nefesim kesildi bunu okuduğumda… 

Dijital Topuklar’dan sonra en sık aldığımız soruların başında “dinlendiniz mi?” geliyor. Fiziksel yorgunluğumuz geçti evet, ama duygusal anlamda coşkulu olmakla boşlukta olmak arasında bir yerlerdeyiz desem Peri’nin adına da konuşmuş olurum sanırım. Bir yandan bir an önce 2020 olsun istiyoruz, bir yandan da üniversite sınavı sonrasını andıran bir boşluktayız sanki, “Eee nerede kalmıştık?” hissi….

Nerede mi kalmıştık? Aslında şurada: Deniz LGS’ye hazırlanıyor (ve bu başlı başına bir gündem), Derin “sınavlar olduğu için ve yeni evde Derya’yla aynı odada kalmak zorunda olmadığı için” mutluluk yaşıyor, Derya “Derin’le aynı odada uyumadığı” için gece boyunca beni çağırıp duruyor ve ben geceleri merdiven çıkmak suretiyle yaptığım bu egzersizin, tüm bu telaşlı dönem boyunca verdiğim iki kiloyu korumama yardımcı olacağını umuyorum.

Bir yandan da hayat kısa, kuşlar uçuyor, çocuklar büyüyor ve biz artık çocukların başında birileriolmadan da -en azından yakınlarda- bir şeyler yapabiliyor olmanın heyecanını yaşıyoruz.

 

Peki ben nerede kalmıştım diye sorduğumda ise sorunun yanıtı şöyle şekil alıyor benim için: Bir blogum vardı uzun zamandır ihmal ettiğim (ve bu ihmalin kalıcı bir değişiklik ve bir yazamama hali olduğunu henüz kabul etmek istemediğim)… Onlarca yazı var yazmak/paylaşmak istediğim… Ve bir de kitabım var, yazın ‘bitiririm’ deyip de tek bir paragraf bile ilerleyemediğim.

Biraz bu fotoğraftaki gibiyim; altı kaval, üstü şişhane… Azıcık geri çekilince taşlar (ya da bu fotoğraf üzerinden konuşacak olursak fincanlar) yerine oturacak ve ben önce kitabımı bitireceğim. 

10 yorum

  1. Ne iyi geldi bu uzun yazı Sevgili Elif. Kendini ifade eden, düşünen, üreten ve (yetişkin hallerini de göreceğimizi umduğum) 3 güzel oğlan yetiştiren bir kadın olman beni . Çocuğum yok, düşünmüyorum da ama iyi ki böyle doğru birini takip ediyorum diyorum. Bir kadın olarak, bir öğretmen olarak hayata daha geniş bakmama yardımcı olan, yapmak istediğim bir çok şey için beni kamçılayan birisin.
    Hangimiz altı kaval üstü şişhane dönemler geçirmiyoruz ki? Olması gereken zamanda, olması gerektiği kadar uyumlanacaktır her şey. Yeni evinizde hepinize sonsuz huzur ve mutluluk diliyor, “ee nerede kalmıştık?” döneminde kafanda şekillenen – bizim bilmediğimiz projelerini merakla bekliyorum.
    Bursa’ dan sevgiler…

  2. Ne iyi geldi bu uzun yazı Sevgili Elif. Kendini ifade eden, düşünen, üreten ve (yetişkin hallerini de göreceğimizi umduğum) 3 güzel oğlan yetiştiren bir kadın olmanı hayranlıkla izliyorum. Çocuğum yok, düşünmüyorum da ama iyi ki böyle doğru birini takip ediyorum diyorum. Bir kadın olarak, bir öğretmen olarak hayata daha geniş bakmama yardımcı olan, yapmak istediğim bir çok şey için beni kamçılayan birisin.
    Hangimiz altı kaval üstü şişhane dönemler geçirmiyoruz ki? Olması gereken zamanda, olması gerektiği kadar uyumlanacaktır her şey. Yeni evinizde hepinize sonsuz huzur ve mutluluk diliyor, “ee nerede kalmıştık?” döneminde kafanda şekillenen – bizim bilmediğimiz projelerini merakla bekliyorum.
    Bursa’ dan sevgiler…

  3. iki kız annesi

    Uzun mu? AA bitti mi dedim ben bittiğini farkedince:) Elif Hanım sizi okumak, takip etmek bana çok şey kazandırdı. Teşekkürler.

  4. Buraya yazmayı birakmayın.Adeta romanin yaşayan kahramani gibisiniz😊yine severek okudum

  5. Off çok güzel oldu. Okurken eş zamanlı olarak süreçteki kendi yaşadıklarımı düşündüm. Aynı zamanda da ksrkter yerine kendimş koymayı başardım. Nasıl desem sanki benmişim de paralel evrendeki halim gibi. Anlayamazsınız:) çünkü anlatamadım sanırım.
    Ayrıca babanızın çizimlerine bakıp gözleri dolan da benim.
    Seneye dijital topuklarda olmayı çok istiyorum. Sevgiler.

  6. Benim bir oğlum var , eve gidince ona zaman kalmıyor , siz klonlamayı keşfetmediyseniz tüm bunların üstüne kahveyi fincana doldurabilmiş olmanız bile şahane.

  7. Can Uckan Yüksel

    Hayat bu yazdıkların işte, ben de yazsam Ekim ayımı aynen böyle diz boyu olacak ve ben de çok uzun süredir fiziken yazamadığım, her gece uyumadan önce aklımdan geçirip geçirip uyuduğum bloguma hep yaptıklarımın dökümünü yapıyorum. Ölümler, doğumlar, ard arda ve işte hayat….

  8. Yıllar nasıl hızla geçiyor. Hamileyken keşfetmiştim blogunuzu ve kızım şu anda 6 yaşında. Geçen 6 yılda sık sık uğradım. Son zamanlarda sizin yazamadığınız gibi ben de uğrayamamıştım. Bu süreci bir nevi özetlemenize sevindim 🙂

  9. Bekardım sizi (blogu) takibe başladığımda. Hamileliğim ve lohusalığım boyunca “yalnız değilmişim” hissi veren yazılarınızı dönüp dönüp okumak çok iyi geldi. (Zaten de hep döner döner okurum ben yazılarınızı) 🙂 Bırakmayın buraya yazmayı🥰 (evet bunca şeyi bunu demek için yazdım) 😉

  10. cok guzel senden haber almak Elif, yazilarini ozlemisim.
    Yeni eviniz hayirli olsun!