4 Yorum

Önce Çocuklar Otursun

Derin Derya kadardı (şimdi baktım, 1 yaş daha büyükmüş). Moda’nın popüler kafelerinden birine gitmiştik, daktiloda tıngır mıngır bi şeyler yazarken Derin, oranın müdürü müdür, sahibi midir nedir bi adam gelmişti, “Yalnız biz orada anlamlı şeyler yazıyoruz” diyerek daktilodan uzaklaştırmıştı Derin’i. Ac-cayip içime oturmuştu! Alın anlamlı şeylerinizi başınıza çalın!

Kendim de geçmişte çocuk olmama rağmen, kendi çocuğum olmadan önce çocuk olma hali üzerine kafa yoran bir yetişkin değildim. Çocuklara özel bir düşkünlüğüm yoktu, uçakta çocuklu yolculardan uzağa düşmeyi umanlardan biriydim işte…

Neyse sonra çocuklarım oldu ve ben bu çocukluk meselesini masaya yatırma fırsatı buldum. Bir yandan onları tanımaya ve anlamaya çalışırken, bir yandan da kendi çocukluğumu hatırlamaya başladım. Onlarla birlikte kendi çocukluğumu baştan alıyormuşum ve sanki kırgınlıklarımı tamir etmeye çalışıyormuşum gibi geldi çoğu zaman. Onlara kitap okurken, kendi çocukluğuma da kitap okuyormuşum gibi hissettim. Bir yandan çocuklarımın büyümesine eşlik ederken, bir yandan da çocukluğumu, kimi zaman annemin anneliğini, kimi zaman da kendi anneliğimi mercek altına aldım, alıyorum bu annelik yolculuğunda…

Ve büyüyorum.

Yoğun bir şekilde feminist okumalar yapmaya başladığım şu bir iki senede, kadın haklarından sonra çocuk hakları, daha doğrusu hak ihlalleri de gözüme çarpmaya başladı. Bunda, çocuklarımın çoğalıp, büyüyüp, benden bağımsızlaşmaya başlayıp, kendi kendilerine de toplum içine karışmaya başlamalarıyla, toplumun onlara nasıl davrandığını fark etmemin de etkisi var kuşkusuz. Ama en başta bu feminist okumaların -özellikle de bell hooks’un- toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hepimizi nasıl sakatladığını fark etmem geliyor. Toplumun, oğullarımı erkenden nasıl da “erkek” olmaya zorladığını gördükçe, sadece cinsiyetçi yaklaşımı değil, onlara ne zaman çocuk, ne zaman errrrrkek gibi davranmalarını dikte eden yetişkin hiyerarşisini de fark etmeye başladım. Feminizm gerçekten de üzerine tutulan her kavramı aydınlatıyor.

Geçtiğimiz yıldı sanırım, o sırada üzerinde çalıştığı bir proje hakkında görüşmek üzere tanışmıştık Efsun Sertoğlu’ya… Moda’nın aydınlık bir kafesindeki görüşmemizin bende bıraktığı izi ortamın ferahlığına verecektim ki, hayır, fark ettim ki Efsun’un kendisiydi bende iz bırakan… Cinsellik alanında okullarda ergenlerle çalışan, aynı zamanda da bir çocuk hakları aktivisiti olan Efsun’la muhabbetimiz o günden bu yana devam etti. En sonunda, Storytel’de yayınlanmak üzere bir podcast serisi olarak hazırladığım Feminist Eksen’in bir bölümüne konuk oldu Efsun ve biz çok güzel sohbet ettik onunla: Okullarda Eşitlikçi Yaklaşımlar

Bu, yaz başındaydı.

Yaz boyunca biz Bodrum’daydık ve çocuklarla yollarda gidip gelirken yaşadıklarımızı anlatsam kitap olur (henüz kitap olmadı ama kampanya oldu bak şimdi oraya geliyorum, dur). Ben ne zaman böyle bir olay paylaşsam altına yüzlerce yorum geldi, herkes farklı şehirlerde nasıl da aynı şeyleri yaşadığından bahsetti ve hep birlikte gördük ki aslında sessiz ama giderek büyüyen bir kalabalığız. Bu konuda bir şeyler yapmak lazımdı, ama neydi?

Araya aylar, depremler, taşınmalar, Dijital Topuklar falan girdi. Ben yine İstanbul’un çeşitli toplu taşıma araçlarına çocuklarımla bindikçe benzer olayları yaşamaya devam ettim, hepimiz ettik. En nihayetinde geçen haftalarda trende babasının ayağına yaslanarak uyuyakalan ve tek bir insanın çıkıp da yer vermediği çocuğun görüntüsü tuz biber oldu ve biz Efsun’la kafa kafaya verdik. Bir metin hazırladık ve 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde change.org’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun dikkatine bir imza kampanyası başlattık.

Bu kampanyayı sadece bir başlangıç olarak görüyoruz; uzun zaman önce gerçekleşmesi gereken bir zihniyet değişikliğinin habercisi adeta… Bu imzaları topladıktan sonra, konuya dahil olabilecek uzmanlar ve sivil toplum örgütleriyle gerçekten somut değişiklikler peşinden gitmek var aklımızda ve ajandamızda; yolumuz açık olsun bence.

Bu yazıyı yazdığım an itibarıyla kampanyayı 6,933 kişi imzaladı (güncelleme: 7712 oldu). Yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın dikkatine hazırlanan ve 163.974 imza alan deprem seferberliği kampanyası ile kıyasladığımızda az bir rakam çünkü her ne kadar İstanbul başkanının dikkatine hazırlansa da İstanbul’u aşan ve tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olduğunu biliyoruz ancak yeni ve “ürküten” bir konu olduğunun da farkındayız. Değişimden korkan birçok kişi bunun “kültürel değerlerimizi alt üst edeceğini”, “saygısız bireyler” yetişmesine sebep olacağını falan söylüyor, ve ben demek istiyorum ki hangi kültürel değerler? Hani şu çocuklara “Büyükler konuşurken küçükler susar” diyen değerlerse değişecek olan, varsın değişsin, alaşağı olsun hem de… Bu suskunluk değil mi çocukları gerçekten de başlarına bir şey geldiğinde susmaya iten? Bu ülkede çocuk istismarının bu kadar yüksek olmasına sebep veren? “Çocuklar geleceğimiz” diyerek çocukları ufukta bir yerdeki bir geleceğe yerleştirip, şimdi ve burada olduklarının fark edilmesini engelleyen bu zihniyetin yıkılmasından korkuyorsak çok da korkmamıza gerek yok sanki?..

Kucağa oturabilecek yaşta ve büyüklükte olan çocuklar, yanlarındaki yetişkinin kucağında seyahat ederler. Sorumluluk sahibi hiçbir yetişkin, küçük yaşta bir çocuğun, tek başına koltukta oturarak savrulmasını göze almaz. Kucağa alınmak için büyümüş olan, gerek okul öncesi gerekse okul çağındaki çocuklar ise -ücrete tabi olan 6 yaşın altında ya da üstünde olmaları fark etmeksizin- toplu taşıma araçlarında oturarak seyahat etmek konusunda yetişkinlerden daha öncelikli olmalıdır. Bunun birkaç sebebi var:

(1) Toplu taşıma araçları çocukların özellikleri ve ihtiyaçları düşünülerek tasarlanmıyor. Kamusal alanların büyük kısmı sağlıklı yetişkinlerin ihtiyaçları öncelenerek planlanıyor. Halihazırdaki tasarımıyla İstanbul’daki toplu taşıma araçları, çocukların güvenle seyahat edebilmeleri için uygun koşulları barındırmıyor. Yukarıya asılı tutunma aparatları çocukların boyuna uygun yapılmıyor. Yeterince uzun boylu olmayan bir yetişkinin bile tutunmakta zorlandığı düşünüldüğünde, çocukların güvenle ayakta durmasını beklemek gerçekçi değil. Toplu taşıma araçlarının çocukların ihtiyaçlarını görmeyen bu tasarımı çocukların ötekileştirilmesine zemin hazırlıyor.

(2) Çocukların hareketli alanlarda dengede kalabilmesi daha zor. Ani hareketler (durma, kalkma, dönüş, hız değişimleri) çocuk bedeninde yetişkin bedenine kıyasla daha büyük sarsılmalara, ani denge bozulmalarına sebep oluyor.

(3) Kalabalık mekanlarda ayakta olmak ve arada sıkışmak çocukları tedirgin ediyor. Alışılagelmiş bir kamusal alanın/mekanın tanımlı girişleri ve yoğunluğu belli bir kullanıcısı varken, toplu taşıma alanları ve araçlarında girişler çok sayıda yerden yapılabiliyor ve yoğunluk aniden artabiliyor. Bu durum toplu taşıma araçlarını çocuklar için tedirgin edici hale getirebiliyor. Diğer yandan, kişisel alanın son derece dar olduğu ve sürekli sınır ihlallerinin yaşandığı bu alanlarda, çocukları kendilerinden cüsse olarak daha büyük yetişkinlerin arasında sıkışmak zorunda bırakmak zorlayıcı ve riskli.

(4) Çocuklar da yoruluyor. Küçük yaştaki çocuklar uzun süre ayakta durabilecek donanıma sahip değil. Okula giden çocuklar ise okulda geçirdikleri ortalama 7 saatin sonunda bedensel ve zihinsel olarak yorgun hissediyor. Ülkemizdeki azımsanmayacak sayıdaki “çocuk işçi” gerçeğini düşününce, okulda olmaları gerekirken bir sömürü düzeninde çalıştırılan çocuklar fazlasıyla yorgun düşüyor.

(5) Toplu taşıma araçlarında çocuklara öncelik verilmesi onlara saygısızlığı öğretmiyor. Çocuğun yetişkine koşulsuz saygı göstermesi ve itaat etmesi gerektiğini düşünen toplumsal algı, ülkemizde çocuk istismarı oranlarının yüksek olmasının altında yatan en temel sebeptir. Çocuğu birey olarak görmeyen bu tutum derhal terk edilmelidir. Bir yetişkinin, sırf yaşça ve deneyimce daha büyük olduğu için çocuktan saygı beklemesi hiyerarşidir, güç ilişkisidir. Üstelik saygı tek yönlü olmaz. Çocukların varoluşları saygıyı hak eder. Çocuklara toplu taşıma araçlarında öncelik tanınması saygısızlık, görgüsüzlük ya da “eski köye yeni adet” değil, bir çocuk hakkı, güvenlik ve sağduyu meselesidir.

Marmaray’daki “çocuklarınızı kucağınıza alınız” uyarısı. Marmaray İBB’nin yetkisi dahilinde değil ancak Türkiye’nin en büyük şehrinde başlayacak bir değişimin etkisi tartışılmaz.

Feminist Eksen’in 7. bölümünde, insan hakları alanında kalıcı ve sürdürülebilir çalışmalar yapan Hümanist Büro’nun kurucularından avukat Seda Akço ile söyleşmiştik. Yetişkin hiyerarşisinden sıklıkla dem vurduğumuz söyleşimizde Seda Hanım çok çarpıcı şeyler söylemiş, feminist pratiklerin bile çocuk haklarını yeterince kapsamadığını belirtmiş ve eklemişti: “Çocukluğun ilerlemesi için yetişkinliğin gerilemesi lazım” .

Bu, hiç kolay değil. Kendimden biliyorum. Yetişkinlik güzel bir şey, bütün çocukluğumuz boyunca yetişkin olmak için bekledik, o dünyada yer bulabilmeyi istedik. Şimdi de bunun tadını çıkarıyor, yetişkinler için kurulan düzende yetişkin yetişkin yaşıyoruz. Çocukları buna uyumlanmak zorunda bırakıyor; “Neden?” diye sorduklarında “Ben öyle dedim diye” diyebilmenin kibirli keyfini yaşıyoruz. Ama bir şeyi ihmal ediyoruz: Çocukları. Onlar da bu dünyada yaşıyorlar ve yetişkinlerin kurduğu bu düzen onları dışlıyor. Aslında daha pek çok şeyi dışlıyor bu düzen: yaşlıları, engellenenleri, kadınları… Yetişkin kavramı aslında “sağlıklı, yetişkin ve çoğunlukla erkek” üzerine kurulan bir tanım. Ve bu tanıma uymayan herkes bu alandan elenmek isteniyor.

Evet, çocukların ilerlemesi için yetişkinliğin gerilemesi lazım. Peki buna hazır mıyız?

Hazırsak, buradan başlayalım: Toplu Taşıma Araçlarında Çocukların Oturma Hakkı İhlal Edilmesin

(Tüm bunları konuşmak için 26 Kasım Salı akşamı saat 21:30’da Instagram hesabım üzerinden Efsun Sertoğlu ile canlı yayın yapacağız. Mutlaka bekleriz.)

4 yorum

  1. Ne yazık ki hiç bir yeniliğe, güzel düşünceye açık bir toplum değiliz. Hep eskileri çevirip duralım. Sözlerinize katılıyorum ve çocuğumle her toplu taşıta bindiğimde insanlarla kavga etmekten yoruldum. Kendi oturacağım yeri bile çocuğuma verdiğimde onu kaldırmak istiyorlar. Bu konuda gerçekten çok doluyum ama hiç bir gelişme, düzelme de yok. Belki biz çocuklarımızı bu yönde eğitebilirsek, sadece bu konuda değil, yalnış bulduğumuz her konuda, gelecek nesiller bu değişimi kendi içlerinde doğal bir süreç gibi oluşturabilirler.

  2. öncelikle belirteyim o ilk toplu taşımada çocuklar oturmalı yazınız zamanından kalma blog okuyucunuzum ve bir çok fikrimin tohumu sizin sayenizde beynime atıldı. ben de bundan bir buçuk sene önce oğlum kucağımda slingde uyurken kızım beş yaşında yanımdaki koltukta oturuyor. konyada tramvaydayız. uzun boylu otuzbeş yaşlarındaki bir kadın yaklaştı aramızda geçen diyalog şöyle:
    -çocuğu kaldırır mısınız?
    -hayır.
    çok şaşırdı hiç beklemiyordu demek.
    -niçin?
    -çünkü siz ayakta durabilirsiniz tutunursunuz o çocuk tutunamaz.
    -ben de duramıyorum hastaneden çıktım çok hastayım.
    -geçmiş olsun gençlerden rica edin. o kalkamaz.
    -terbiyesiz ne biçim çocuk yetiştiriyorsun başörtünden utan senin çocuğun da senin gibi terbiyesiz olur.
    -…

    tramvaydan tesadüf aynı durakta indik. Bu hastaneden çıkmış hasta hatun önümden koştu tam benden önce kapıdan çıktı kapıyı öyle bir sert kapattı ki iki üç defa gitti geldi kapı.

    diyeceklerim bu kadar. tam desteğim kampanyanıza🎈

  3. Ah, ah, ah… Sadece ahlayabiliyorum. Yaşadıklarım karşısında böyle bir yeniliğe, düzene, modern hayata, olması gereken hatta çoktan yerlesmeliydi hayatımıza diyebileceğim bu fikire maalesef ki uyum saglayacabilecek bir toplum göremiyorum. Çok azız böyle düşünenler olarak. Toplum olarak maalesef ki kültürel anlamda çok zayıfız. Kendimizden olmayanı dışlamaya, fikrimizden olmayanı alaşağı etmeye bayılan bir toplum var. Daha çok yakın zamanda Küçükçekmece’den Sefaköy’e dolmuşa binmiştim. Hemen yanıbaşımda kafamı kaldırmadan göremeyeceğim tahmini 60 yaşlarında bir beyefendi için 40 yaşlarında bir bey bağırıyor. Yer versene, görmüyor musun hala bakıyor vs vs hınça hınç öfke söylemleri. Ben 39 yaşındayım bir bayanım bir anneyim belki hastayım, ya da uyanamadım ya da önemli önemsiz bir sürü sebep sıralayabilirim bu nasıl bir konuşma ki karşısında bir bayanla. Kalktım gözlerim yaşlı aradı gördüm buyrun beyefendi dedim. Diğeriyle tartışma gereği bile duymadım. Ben ne söylersem söyleyim karşımdaki kişiye ayiracagim 10 dakika da hiçbir şey öğretemeyeceğim ne yazık ki… Sadece bu konu değil ki birçok konuda insanlarla ortak bir fikirde buluşabilmek ne kadar zor. Tabi ki herkesi aynı anda memnun edemeyiz. Ama bazı hak olan haklarımızı talep etmek bu kadar zor olmamalı. Etrafta saygı, saygı, saygı diyen binlerce yetişkin saygısız var. Ve bu kabalık, saygısız ve problemli bir yığın insandan oluşan toplumsal kültür eksikliğimiz nasıl giderilir? Bu beni çok düşündürüyor.

  4. Kizimla otobuste seyahat ederken beni en cok korkutan onun tam kafa hizasinda biten sirt cantalari. Kol cantalari da keza oyle. Arkasindaki kucugu goremeyen her canta tasiyan yetiskin kalabalik bir otobuste cocuk icin buyuk tehlike olusturuyor. Kisi farkinda olmadan dondugunde sirtindaki canta cocugun suratinda patliyor. Bu kadar basit. Tehlikeli. Fiziksel olarak kucukler ve “ayak altinda” ezilmesinler diye yuksege konmalilar. Ayrica neden otobuse sadece cocuklar ve yaslilar biniyor gibi muamele yapiliyor onu da anlayamadim. Bu ulkenin 20-50 yas arasi genc nufusu neden akla gelmiyor? Tartismayi oturan cocuk ayakta giden 85 yasinda hasta teyze gibi resmetmek sorumluluklarimizi gormekten, kendi ayibimizda yuzlesmekten kacmak degil de nedir?