1 Yorum

Biraz Büyüklere, Biraz Çocuklara

Bayramlarda değil yurtdışına çıkmak, eğer tesadüfen annemlerin yanında Bodrum’da değilsek İstanbul dışına bile çıkmayan biz blogcugiller, geçtiğimiz senenin Haziran ayında bir değişiklik yaptık ve cümbür cemaat, üç ülkeyi ziyaret ettiğimiz bir tura katıldık.

Baden Baden

Instagram’dan gerek (profilimde sabitli duran) hikâyeler, gerekse paylaştığım fotoğraflar boyunca aktarmıştım gezip gördüklerimizi… Şimdi, yeni bir yıla girdiğimiz ve Çocuklu Turlar’ın bu yılki Alsace gezisinin ayrıntılarının ortaya çıktığı şu günlerde, hem katılmayı düşünebileceklere fikir vermek, ama en çok da çocukların hâlâ dilinden düşmeyen bu geziyi arşivlemek için ayrıntılı olarak anlatmak istedim.

Her şey Çocuklu Turlar fikrinin yaratıcısı Ceren Seğmen’in telefonuyla başladı.

Ceren’le aynı okuldan mezunuz, hatta birlikte voleybol oynamışlığımız bile var. Ancak ilişkimiz orada kalmıştı. Okuldan mezun olduktan sonra birbirimizi hiç görmemiştik, taa ki bir gün Ceren bana mesaj atıp “Ben ‘Çocuklu Turlar’ diye bir girişim başlatıyorum’ diyerek bizi de Şeker Bayramı’nda düzenledikleri geziye davet edene kadar…

Çocuklu Turlar” ismen yeni olsa da, Adana’nın köklü tur şirketlerinden Güneş Turizm‘in bir girişimi aslında… Yıllardır babasıyla birlikte Güneş Turizm’i yöneten Ceren, orada edindiği deneyimlerle çocuklarıyla seyahat etmek isteyen ailelerin beklenti ve ihtiyaçlarının karşılık bulabileceği bir fikir geliştirmiş ve Çocuklu Turlar böyle ortaya çıkmış.

Bizim katıldığımız Alsace gezisi, Çocuklu Turlar’ın yurtdışına düzenlediği ilk geziydi. Ancak ondan önceki aylarda Eskişehir ve Ankara gibi yurtiçi gezilerinin yanı sıra, İstanbul içinde de çocuklara ve çocuklu ailelere özel turlar yaptı ve yapmaya devam ediyor Ceren ve ekibi…

“Biraz Büyüklere, Biraz Çocuklara” konseptiyle gerçekleşen bu “Alcase+EuropaPark” gezisi, üç gece dört gün boyunca üç farklı ülkeye ayak basacağımız, aradaki bir tam günü, Almanya’nın birinci, Avrupa’nın ise Paris’teki EuroDisney’den sonraki ikinci büyük eğlence parkı olan EuropaPark‘ta geçireceğimiz bir geziydi. Şöyleydi:

Tur, Almanya‘dan başlayacaktı. Stuttgart havaalanına indikten sonra, üç gün boyunca bize tahsis edilecek olan otobüsle Baden Baden’a hareket edecek, orada kısa bir şehir turu yapıp yemek yedikten sonra yine otobüsle Fransa‘ya geçecek ve Strasbourg’a gelecektik. Strasbourg’un meşhur kanallarında tekne turu yaptıktan sonra o gece orada konaklayacak, ertesi gün, yine Fransa sınırlarındaki bir ortaçağ şatosunu gezip, sonrasında Colmar’da duraklayıp oradan yeniden Almanya‘ya, EuropaPark’ın olduğu Rust bölgesine geçecektik. O gece Rust’ta konaylayacak, ertesi gün EuropaPark’ta geçirdiğimiz tüm günün ardından aynı otelde bir gece daha kalacak ve sabahında İsviçre‘nin Basel şehrine hareket edecektik. Orada, antika oyuncaklarla dolu oyuncak müzesini de gezdikten sonra İstanbul’a doğru hareket edecektik.

Ceren’in bu daveti bizi çok heyecanlandırdı. “3 çocukla, 4 günlüğüne böyle bir çılgınlık yapalım mı?” diye yaklaşık 2.7 saniye falan düşündükten sonra karar verdik: Gidiyorduk! 2 Haziran Pazar sabaha karşı saat 03:30’da, normalde o saatte fosur fosur uyuyan ancak heyecandan tık sesine uyanan çocuklarımızla, ‘dünyanın en büyük ve İstanbul’un yeni’ havaalanına doğru takside, buluşma saatinden yarım saat önce, saat 05:00’te de havaalanındaydık.

Rehberimiz de dahil toplam 28 kişilik bir ekip olacağımızı gezi notlarından öğrenmiştik. Ceren, gerek tur organizasyonlarındaki profesyonel tecrübesini, gerekse yıllardır çocuğuyla seyahat ediyor olmanın getirdiği birikimini “Çocukla seyahat hakkında öneriler”in de olduğu gezi notlarında bir araya toplamıştı:

  • Güvenlik, pasaport, check-in vb. işlemler yetişkinler için bile oldukça sıkıcı ve stresliyken, çocuklarla bu stresin katlanarak artması oldukça normal. Yolculuk boyunca onların sakince oturmalarını ve sabırlı olmalarını beklemek herhalde biraz ütopik olur.
  • Çocukların çocuk olduklarını unutmayalım. Bazen onları yetişkin yerine koyup fazla beklentiye giriyoruz sanki…
  • Seyahat esnasında çocuğumuza sinirlenip, sabırsızlandığımız zamanlar olabilir. Öyle anlarda pozitif şeylere odaklanalım, derin nefes alalım, çocuğu biraz kendi haline bırakalım.
  • Seyahate çıkmadan önce çocuğa, seyahatle ilgili yaşına uygun bilgiler verelim. Mesela gideceğimiz şehirleri haritada gösterelim, başka çocuklarla tanışacağını, o çocukların isimlerini, yaşlarını bildirelim (Bu ayrıntılar da gezi notlarında vardı)
  • Seyahatlerde bazı kurallar esnetilebilir, akşam yatma saati gecikebilir, fazladan abur cubur tüketilebilir, normalden fazla iPad’le oynanabilir. Eve dönünce kendi düzenimize dönebiliriz.

demişti. Bunların, çocukla seyahat konusunda tecrübeli olan bir insan tarafından kaleme alındığı belliydi!

Üzeri kahve damlası ve yaşanmışlık dolu gezi rehberim

Herkes için ayrı ayrı hazırlanan, yurtdışı çıkış harcı pulu, seyahat sigortası gibi resmi belgelerin de yanısıra her çocuğa özel gönderilen defter/kalem ayrıntılarıyla birlikte gelen gezi notlarında benim en çok dikkatimi çeken ve kes-sin-likle uymak istediğim not “dinlenmiş olarak geliniz ve yorulmaya hazırlıklı olunuz” konusuydu.

Ve ben buna uymak konusunda kes-sin-likle kararlı olduğum için, ve “çocuklu hayat sen planlar yaparken başına gelenler” olduğu için, yola çıkmadan birkaç saat önce Derya ateşlendi. Öyle böyle ateşlenmedi üstelik, 39’u geçiyordu ateşi. Telaşla doktora götürdük, olaylar olaylar derken her şeyi kontrol altına alıp bavulları hazırladığımızda uyumak için hepi topu iki saatimiz vardı.

Uçak yolculuğu son derece kolay geçti. Deniz de, Derin de, “Evladım bak çok uzun bir gün olacak; yolda uyuyun ki orada daha rahat gezin” uyarılarımızı tamamen kulakardı ederek üç buçuk saatlik uçuş boyunca, kıtlıktan çıkmış gibi, gözlerini ekrandan ayırmadan film seyrettiler. Tuvalete bile bizim zorumuzla gittiler, o kadar diyeyim. Derya dayanamayıp inişe geçerken uyudu, böylelikle de günü kurtardı. Ateşi zaten ilaçlarla düşmüş, antibiyotik de etkisini göstermişti. 

Olaysız bir şekilde Stuttgart havaalanına inip pasaport kontrolünden geçtikten sonra, 3 gün boyunca bizi gezdirecek olan otobüse yerleştik. Ve Almanya’nın yeşilleri içindeki yolculuğumuza başladık.

Bu, benim Almanya’ya ikinci gidişimdi. Daha önce yine bir davet üzerine Berlin’e gitmiş ve çok güzel vakit geçirmiştim. Çocuksuz ve zaman zaman tek başıma geçirdiğim o geziden sonra bu sefer çoluk çombalak, onları merkeze koyduğumuz bir geziyle yeniden Almanya’daydık ve benim yine ilk dikkatimi çeken şey Almanya’nın yeşili oldu…

İlk durağımız, Stuttgart’tan 95 km uzaklıktaki Baden Baden’dı. Almanya’nın en yeşil şehri olan ve kumarhaneleri ve kaplıcalarıyla ünlü olan bu şehirde, turun isminden de mütevellit (‘çocuklu’ turlar!) bizim kumarhanelerle de, kaplıcalarla da işimiz olmadı.

Geziye çıkmadan önce, Derya’nın uzun süredir sokakta yapışık yaşadığı denge bisikletini götürmeyi düşünüyorduk yanımıza… Biz yürürken o da bize eşlik eder, ziv ziv gezer gibi bir fikir vardı aklımızda… Sonradan “Yav biz deli miyiz, ya çocuk uyumak isterse? Hem üzerine eşya falan da asmamız gerekir” diyerek puseti almaya karar verdik, iyi ki öyle yapmışız! Derya bütün geziyi o pusetin üzerinde geçirdi, yeri geldi yorgunluktan iki saat uyuduğu oldu. Kıssadan hisse: Pusete sığdığı ve oturmayı kabul ettiği müddetçe çocukla çıkılan böylesi bir seyahate pusetsiz gidilmez.

Baden Baden’da yaklaşık bir saat süren serbest zamanımızda kendimizi çayır çimenin ortasına atıp tablacıdan aldığımız falafellerle bir güzel karnımızı doyurduk… 

Serbest zamanın bitiminin ardından tekrar otobüse atlayıp Strasbourg’a geçtik. Aradaki 60 km mesafe çocukların dinlenmesine vesile olur diye düşündük ama öyle olmadı. Çocuklar birbirleriyle kaynaşmış, otobüsün arkasında oynamaya başlamışlardı bile…

Strasbourg’a gider gitmez soluğu kent merkezinde aldık. İlk durağımız Strasbourg Katedrali oldu.

Ardından 17:30’daki tekne turu için sıraya girdik.

İlk günün hem en eğlenceli, hem de en zor kısmıydı bu bizim için.

Eğlenceliydi, çünkü tablo gibi şehir yapmışlar.

Zordu, çünkü aramızdaki bazı en küçük arkadaşların tuvalet ihtiyacı tam da bir saatlik bu turun ortasında baş gösterdi!

Tur bittiğinde artık herkes de tükenmişti. Çölün ortasında vaha bulmuş gibi otobüse atladık ve ilk gece konaklayacağımız otele doğru yola çıktık.

Bizim çocuklar otelde kalmayı çok seviyorlar. Nasıl bir otel olduğunun pek önemi yok onlar için, değişiklik olsun yeter. Ama Strasbourg’daki gecemizde konakladığımız Novotel Central Halles, onların beklentilerini çok çok aşan nitelikteydi. Neden diyecek olursanız, iki oda yan yanaydı ve bizimkiyle onlarınki arasında bir geçiş vardı. Kendilerini bir çeşit dedektiflik macerasında falan zannettiler sanırım, çok hoşlarına gitti aradaki gizli (!) geçiş.

Odada çok tatlı bir not bizi karşıladı.

Akşam yemeğini otelin hemen yanındaki Va Piano’da yedik. Aslında otel çok merkezî bir yerdeydi ve civarda birçok farklı restoran da vardı ancak günün sonunda o kadar yorgun ve tükenmiş bir durumdaydık ki yeni bir restoran arayışına girmek yerine menüsüne Türkiye’den aşina olduğumuz bir yer işimize geldi… Hızla yiyip, otele dönüp, başımızı yastığa koyar koymaz nasıl uyuduğumuzu anlamadık. 

Gezinin Baden Baden ve Strasbourg bölümünün ayrıntıları burada.

Ertesi sabah dinlenmiş bir şekilde yeni güne hazırdık. Kruvasan, omlet ve kahve eşliğindeki Fransız usülü kahvaltımızı ettikten sonra Colmar’a doğru yola çıktık. Çocuklar kahve içmediler tabii ki, ancak portakal suyu onları son derece memnun etti. 

Strasbourg’dan ayrılmadan önce aktif, dinamik, heyecanlı!

Colmar yolunda bir ortaçağ şatosunda duracaktık. Geziye adını veren, üzüm bağlarıyla ünlü olan Alsace bölgesinin panoramik bir manzarasına sahip olan Haut-Koenisgberg Şatosu’na giden yolda bu kez Fransa’nın yeşiline hayran kaldık.

Haut-Koenisgberg 12. yüzyılda yapılan, savaşlar sırasında yıkılıp 19. yüzyılda tekrar inşa edilerek müze haline dönüştürülmüş bir şato. Daha çok sığınak amaçlı kullanılmış; yani ailenin asıl evi değil, bir tehdit altında 30-40 askerle birlikte sığındıkları bir korunakmış. Rehberimiz Lale Hanım bunları anlatırken biz Doğan’la göz göze geldik, ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu: Yüzüklerin Efendisi – İki Kule‘deki Helm’s Deep’teydik!  

Şimdi müze olarak kullanılan şatonun girişinde puseti teslim edip, basamakları yürüyerek çıktık. O noktada bir önceki günden devreden yorgunluğunu hatırlayan bazı en küçük arkadaşlarımız huysuzlanmaya başladıysa da çoğunlukla gruba eşlik ettiler…

Almanya ve Fransa arasındaki savaşlar sırasında defalarca el değiştiren Alsace bölgesinin tipik şatolarından biri olan yapının, savaş sırasında dört duvarı hariç her yeri zarar gördüğünden, içindeki eşyalar da orijinale sadık kalınarak yeniden yapılmış ya da o döneme ait diğer binalardan getirilmiş. 

Koenigsburg şatosu güzeldi ve çocuklar da beğendiler. Kendi adıma bir itirafta bulunmam gerekirse, aklının bir kısmını bundan 6 küsur sene önce gittiği Lizbon’daki Sintra şatolarında bırakmış biri olarak gerçekten etkilenmek için benim daha fazlasına ihtiyacım vardı. Yapacak bir şey yok, benim standardım çok yüksekti; gerçekten de Lizbon’un en unutulmaz yeriydi benim için Sintra. (Belki ilerideki Çocuklu Turlar için bir fikir olur bu: Lizbon’a gitmek!)

Şato gezisinden sonra yeniden otobüse atladık ve 45 dakika mesafedeki Colmar’a ulaştık. Yol boyu önce beyaz pamuk, ardından gri pamuk ve en nihayetinde simsiyah olan bulutlar da bizi takip etti. Colmar’a vardığımızda mükemmel bir yağmur fırtınası için her şey hazırdı.

Colmar pasta gibi bir şehir. Her yer Hansel ve Gretel’in evleriyle dolu…

Colmar’a giriş yaptıktan kısa bir süre sonra siyah bulutlar artık yeterince siyah olduklarına karar verdiler ve üzerimize boşaldılar. Ama nasıl bir boşalma! Hareket edemez hale geldik, öyle bir yağmur… Geziye başlarken Ceren’in dağıttığı paketlerden çıkan poşet yağmurlukları yanımıza almıştık neyse ki ve sucuk gibi olmaktan onlar sayesinde kurtulabildik. 

Yağmur ıslatıp geçtikten sonra daha rahat gezdik. Hava babaannemin deyişiyle “şurup gibi” oldu, hem güneş bulutların arkasına saklandığı için bizi rahat bıraktı, hem de binaların renkleri daha net ortaya çıktı böylece… 

Yağmur telaşından sonra çil yavrusu gibi dağılan grubumuz tekrar buluştu ve örtmenimiz, pardon, rehberimiz bize serbest oyun, pardon, serbest gezi saati verdi, yaşasın! İki saat sonra tekrar buluşmak üzere dağıldık. 

Colmar zaten küçük bir yer, ama her sokağı, sokaktaki her binası ayrı güzel… Bir önceki günden devreden yorgunluğumuz sessizliğini bozup kendini hissettirmeye ve karnımız da guruldamaya başlayınca kendimizi bir restorana attık önce… 

Karnımızı doyurduktan sonra gezmeye devam ettik. Alsace bölgesinde leylekler ün yapmış vaziyette, Colmar’ın da sembolü haline gelmişler ve boş yere değil. Binaların çatıları leylek yuvalarıyla dolu… 

Yemekten sonra Derya bu kez kendiliğinden pusetine oturmak istedi kuşum. Arnavut kaldırımların titreşimleriyle kısa sürede kendinden geçti. O pusetinde horuldarken, ben meydandaki çeşmenin etrafında bağıra çağıra oynayan ve şehrin tüm sessizliğini bozan iki çocuk ve bir adamı tanımıyormuş gibi yaptım… 

Colmar’dan ayrılma vakti geldiğinde Derya hâlâ uykusunun en derin yerindeydi. Hani normalde pusetinde uyuyan çocuğu arabaya aktarmak gerektiğinde bir bomba imha uzmanı titizliğiyle hareket etmen gerekir ya uyanmasın diye… Bizimkini karga tulumba yüklendik, bana mısın demedi!  Fransa’dan ayrılıp Europapark’a doğru Almanya’ya hareket ederken olan bitenden habersizdi… 

Gezinin Colmar bölümünün ayrıntıları burada.

Yaklaşık bir saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Almanya’nın Rust köyüne giriş yaptık. Rust, 1970’lerde EuropaPark yapılana kadar küçük bir köymüş. EuropaPark’ın yapılmasıyla birlikte kalkınmaya başlamış (onu o yörenin halkına sormak lazım tabii). Bu eğlence parkıyla birlikte bir sürü otel yapılmış etrafa, bir nevi oteller bölgesi olmuş orası. Bizim kaldığımız Hotel Kronasar da henüz üç gün önce konuk almaya başlayan, yepyeni bir oteldi. Bir “İskandinav kasabası” teması etrafında tasarlandığından, içindeki her şey ona göreydi. 

Ceren hepimizin aynı odada kalacağımızı söylediğinden geniş, bol yataklı bir oda bekliyorduk. Ancak böylesine eğlenceli bir odayla karşılaşacağımızı hiç düşünmemiştik. İki kişilik bir ebeveyn yatağının yanı sıra, iki tane ranza ve (Derya için) bir de beşikten oluşan, yedi kişiyi barındırabilen, Viking gemisi temalı bir odaydı bizi bekleyen. Derya tabii ki beşikte yatmayı reddedecek, abileri gibi ranzada, neyse ki aşağıda uyuyacaktı. 

Oda hakikaten gezinin en eğlenceli kısımlarından biriydi. Hayaller kurduk orada: Bir dahaki sefere Ece’lerle ya da Neva’larla burada buluşalım. Ece’lerle gelirsek annemler, Neva’larla gelirsek Nunu’lar da gelsin. Çocuklarla büyükannegilleri bir odaya tıkalım, pardon, yerleştirelim. Biz yetişkinler de kendi odalarımızda takılalım. Sonra hep birlikte parkı gezelim, falan… Ne de olsa hayal kurmak bedava…

Odaya yerleştikten sonra bir diğer otelde akşam yemeğine gittik. Dört günlük gezinin tek hayal kırıklığı buydu. Açık büfe çok geniş ve lezzetliydi ve çocuklar çok eğlendiler, ancak bizim gibi kalabalık bir gruba yetecek kadar kadro yoktu ve bizler de aksayan servisi kaldıramayacak kadar yorgun ve açtık. Çocukların umurunda değildi tabii, onlar karınlarını doyurup otelin oyun odasına gittiler… 

Yemekten sonra yine otobüse doluşup otele yollandık. Akşam yine nasıl uyuduğumuzu bilmeden yattık, ertesi sabah erkenden EuropaPark’taydık. 

 

EuropaPark’ın özelliği, Avrupa’daki ülkeleri temsil ediyor oluşu. Eğlence araçları, trenler, kaydıraklar ve aklına gelen her şey farklı ülkelerin kendi eğlence alanında yer alıyor. Her ülke, o ülkeye ait sembollerle ya da kültürünü yansıtan ayrıntılarla temsil ediliyor. 

Parka girişte çok hızlı başladık. İspanya’nın olduğu kapıdan girdik, girer girmez karşımıza uçaklı neyli bir alet çıktı ama öyle korkutucu bir şey değildi. Korkutucu değil derken, çocuklar için korkutucu olmasından bahsetmiyorum. Bu tür eğlence merkezlerinde korkusunu dikkate almamız gereken kişi Doğan oluyor bizim ailede. Uçan kaçan, yüksekten atlayan aletlerle arası hiç iyi olmayan sevgilimiz, parka adımını atar atmaz bindiği aletlerde gafil avlandı. Nitekim son derece masum görünen, mahalle lunaparkından hallice diyeceğimiz aletlerdeki uçaklar meğer öne arkaya, sağa sola dönüp dolaşıp öyle tuhaf şekillere giriyormuş ki, indiklerinde (ben pusetin başında bekliyordum) Doğan ilk ve son uçan kaçan alete bindiğini beyan etmişti. 

Onunla bu korkusundan dolayı dalga geçtikten kısa bir süre sonra bu kez şu kocaman açılan salıncaklara ben bindim, çocuklarla. Derin çok istedi, Deniz emin olamasa da arkamızdan geldi, bense “Ne var yea, altı üstü salıncak işte!” diye bindim ki bu kez de ben gafil avlandım. Ya benim de yaşım geçmiş bunlar için -ki önümde uçan Derin’in nasıl sevinç çığlıkları atıp kollarını havaya açtığını görünce öyle olduğuna ikna oldum- ya da ben hiçbir zaman bu aletlerin insanı olmamışım! 

Ailemizin iki yetişkini de güne yaptıkları hızlı başlangıçlardan payını almış olarak yoluna devam ederken, çocuklar “Şuna da binelim, buna da binelim” diye yerlerinde duramıyorlardı. O noktada ben de, Doğan da henüz kendimize gelemediğimizden, eh, Derya da bu bahsettiğimiz aletlere binemediğinden, hepimizi ortak paydada buluşturacak olan, son derece masum ve klasik bir oyuncağa attık kendimizi: Atlıkarınca! 

EuropaPark’ta her yaşa göre oyun/oyuncak var ve genelde 4 yaş üzeri ve/veya belli bir uzunluğun üzerinde olması gerekiyor çocukların binebilmeleri için… Derya ilk başka bu kısıta çok bozuldu ve biz (onun güvenliğini tehdit etmeyeceğini düşündüğümüz bazı oyuncaklarda) yaşını 6 ay büyüterek 4 demiş olabiliriz! Ama bir süre sonra ona göre oyuncaklar da olduğunu görünce artık binemediklerinden çok bindiklerine odaklanmaya başladı ve evet, birçoğuna birden fazla kez bindi.  

Parkın en güzel, daha doğrusu bizim en çok eğlendiğimiz yerleri kuşkusuz su oyunlarıydı. Hazırlıklı gittiğimiz için yanımızda mayo da, yedek kıyafet de vardı, ancak rafting yaptığımız ve diğer misafirlerin siz farkında olmadan sizi su bombalarıyla keklik gibi avladığı anlar dışında, üzerimizi değiştirmemizi gerektirecek bir durum olmadı. Ki zaten bir Zihni Sinir’le evli olduğum için, küçük çorapları ıslatan kazalara da gerekli müdahaleler anında yapıldı. 

Puset tutacaklarında çorap kurutmaca

Su oyunlarından sonra en sevdiğimiz, hem dinlendiğimiz hem eğlendiğimiz bir diğer yer, maalesef günün sonuna doğru keşfettiğimiz, dev kaydırakların olduğu kum havuzuydu. Hangi ülkedeydi şu an hatırlamıyorum ama yemek yeme alanlarından birine yakındı. Dev kaydıraklarla uyumlu olacak şekilde, iki yetişkinin yan yana sığabileceği ve çocuklar oynarken dinlenebileceği büyüklükte dev banklar da vardı burada, ve çok rahatlardı! 

EuropaPark, Amerika’da yaşarken gittiğimiz günübirlik eğlence parkları dışında ve çocuklarla gittiğimiz ilk eğlence parkıydı ve tadı damağımızda kaldı. Oyuncakların eğlencesi kadar parkın yeşiline de bayıldım ben… Özellikle bizim gittiğimiz gibi sıcak bir günde gölge alanın bolluğu çok kıymetliydi. 

Uzun, yorucu ve bol adrenalinli bir günün sonunda, Hotel Kronasar’daki ikinci ve son gecemizi güzel bir günbatımı eşliğinde kapattık. Günün adrenalin fazlasını akşam yemeğinde attıktan sonra, son günümüze uyanacak olmanın burukluğuyla uykuya daldık. 

Gezinin EuropaPark bölümünün ayrıntıları burada.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra, gün sonunda İstanbul’a uçacağımız, İsviçre’nin Basel şehrine doğru yola çıktık. Otobüsteki herkes ve her ŞEY, Çocuklu Turlar ismine yakışır şekilde önlemini almıştı. 

Burası da küçük, turistik bir şehir ancak Colmar’ın pasta evlerinden daha farklı olarak bu kez bir tiyatro sahnesi hissi uyandırıyor insanda. Sanki bir dekorun içinde yürüyormuşsunuz gibi, her şey öyle muntazam ve öyle temiz. Bu kadar gerçek dışı temizlikte bir yeri ilk olarak Torres Vedras’ta görmüştüm ben, Portekiz’de; ama Basel’in daha farklı bir karakteristiği var, hani neredeyse rahatsız edici derecede muntazam her şey… 

Şehre gelir gelmez ilk hedefimiz olan oyuncak müzesine giriş yaptık. Ve işte orada ben aklımı kaybettim çünkü çocukluğumdan beri sahip olmak istediğim tüm oyuncak ayılar, bebekler, yemek takımları, evcilik oyuncakları, hepsi ve daha fazlası bu müzede beni bekliyordu… 

Aklımın yarısını oyuncak müzesinde bıraktıktan sonra güneşin de etkisiyle ancak kendime gelebildim. Yine kısa bir şehir turu (zaten şehir çok büyük değil), bir katedral gezisi ve sokakların temizliğine, muntazamlığına, korunmuşluğuna bol bol imrenme, Türkiye’yle kıyaslama ve hayıflanmanın ardından bir saat sonra yeniden buluşmak üzere yemek yemek için dağıldık. 

Karnımız çok aç olduğundan ve Almanca menü ile vakit kaybetmek istemediğimizden ilk gördüğümüz Burger King’e girdik. Tesadüfen Türk bir kasiyere denk gelince kolaylıkla sipariş verip karnımızı doyurduk. Belki uzun zamandır bu tür fast food yemediğimizden, belki de çocuk menüsü sipariş ettiğimiz ve her bir oyuncağı ayrı paketlediklerinden, yemekten sonra ortaya çıkan atığın miktarı beni dehşete düşürdü. O yemekten aklımda kalan bir tek o oldu ne yazık ki… Üstelik çıkışta, hemen arka sokağımızda inanılmaz tatlı bir avlu ve o avluda şirin ötesi bir restoran görünce tek yapabildiğim o avlunun fotoğrafını çekmekti. 

Gezinin Basel City & Oyuncak Müzesi bölümünün ayrıntıları burada.

Dönüş uçağımız çok geç saatte değildi, iyi de oldu, çocuklar çok tükenerek binmediler uçağa… Havalanında Ceren’in onlara verdiği anketi yaptılar önce… Uçağa binerken herkes birbiriyle vedalaştı; büyükler yine gözlerini ekrana dikerken küçükler de bu kez payına düşeni aldı.

Çok dolu, çok yorucu, çok eğlenceli ve harika anılar biriktirdiğimiz bir üç gece dört gün geçirdik Çocuklu Turlar’la… Üzerinden altı aydan fazla zaman geçti, hâlâ sık sık lafı geçiyor aramızda: Almanya’da şöyle yapmıştık, Fransa’da böyleydi, İsviçre şöyleydi… Bizi bu tura davet eden Ceren’e ve tur rehberimiz Lale Hanım’a bu vesileyle bir kez daha teşekkür ederim. 

Beş kişilik bir aile için, Euro’nun 7’lere çıkıp inmemekte inat ettiği bir dönemde ucuz bir tatil değildi bu ve davetli olduğumuz için karar almamız daha kolay oldu. Öte yandan bu gezi, benim bu tür tatillere karşı önyargımı da değiştirdi. Yorucuydu, hızlıydı, ancak gerçekten de tüm aileye hitap eden, muhteşem anılar biriktirdiğimiz bir tatildi. En küçüğümüzün aklında ne kadar kalacak bilmiyorum ama biz diğerleri hiç unutmayacağız… 

Çocuklu Turlar’ın bu yılki Alsace gezisi 23-27 Mayıs tarihlerinde, bu kez 4 gece 5 gün olarak düzenlenecek. Bizim kaldığımız otelin hemen yanındaki Rulantica Su Parkı da geziye dahil olacak. 3 Şubat’a kadar erken kayıt indiriminin de mümkün olduğu gezi programının ayrıntıları cocukluturlar.com’da.

Bir yorum

  1. Ay ne güzel bir girişim!!! Ya biz eşimle sırtçantalı tanıştık, evlenirken ne pırlantalar ne yatlar katlar, dedik ki “her sene yeni bir yer görelim!” şimdi liste kabarık 64 ülke miydi neydi en son ama ne hamilelikte ne çocuklu ne de iki çocuklu olsak dahi bu sözümüzden vazgeçmedik. Şimdi 3 yaşındaki çocuğum 10, 6 yaşındaki çocuğum 20 ülke görmüş haldeler ve onlarla yaptığımız hiç bir seyahatten ağzımız yanmadı.. Bazen insanlar korkuyor nasıl olur, çocuk mızmızlık yapar mı, gezemez miyiz vs diye ama inanın evde oturmaktan daha kolay, eğlenceli seyahat etmek! Ay keşke adaşım olan Ceren’le beraber çalışabilsem bu konuda, çok isterdim, çok güzel bir proje! Tam destek!!!! Lütfen çekinmeyin, seyahat etmek çocuklara çok şey katıyor (biz yetişkinlere de 😉