0 Yorum

Özge’nin Gebelik Günlüğü – 2. Trimesterden 34. Haftaya

Yazar Hakkında

ÖZGE MENCEK – Fotoğraf çeker/sever, okur yazar, anne, mühendis. Beyaz yakalı hayatın esaretinin farkına varmış, şartlarını değiştirmek için kafa yoran, anne olduktan sonra hem önceden sahip olup farkında olmadığı yeteneklerinin hem de anneliğin onda açtığı yeni kapıların hepsini ve her birini farketmiş, sevmiş ve hevesle sarılmakta olan, yaşı hep hissettiğinin çok ilerisinde olan bir hayat belgeselcisi

Merhaba,

Önceden 3-4 haftayı biriktirerek yazdığım gebelik günlüğüme 18. haftadan sonra uzun bir ara verdim. Planlı bir ara olmadı, hatta en başta gene 3-4 haftayı bir arada yazabileceğimi düşündüm. Çok şükür sağlıkla ilgili bir sıkıntı olmadı, bunu yazdığım gün 34 haftalık hamileyim ve her şey yolunda. Sadece çocuklu, şehirli, beyaz yakalı hayatımda günlük yazmak için ihtiyacım olan enerji, odak ve disiplini bir araya getiremedim. İnsan tüm gün iradesini ve enerjisini yapmayı çok da istemediği, sevmediği şeyler için kullanınca kalan enerjisini gerçekten yapmak istediklerine zar zor yetiriyor. Bir de üstüne yapamadığı veya yapmamayı seçtiği şeyler için suçluluk duyuyor günün sonunda. Bu süreçte yokluğumla tedirgin ettiğim okuyuculardan özür diler, sebatlı bir şekilde sitelerini ayakta tutan bütün blogger ebeveynlere de saygılarımı sunarım. Yaptıklarının hiç kolay olmadığını bu tecrübemle çok iyi anladım.

Nerede kalmıştık?

19. Hafta: Bu hafta yutkunurken boğazımda batma hissetmemle beraber soluğu KBB doktorunun yanında aldım. Son 1-2 yıldır ne zaman bu batma hissini yaşasam sonu hep beta olduğundan hiç aksatmadan doktora gitmeyi alışkanlık haline getirmiştim zaten. Betanın tedavi edilmezse sonradan vücutta bıraktığı marazları öğrendiğimden beri bu böyle. Hamile olunca bu sefer daha bir ciddiye aldım. Özellikle geçen sene Hakan da ben de defalarca ziyaret edince ve her muayenede evdeki çocuğumuzu da sorup onu korumaya yönelik tavsiyeler de verince “Ailemizin KBBcisi” diye adlandırdığım doktorum, bakar bakmaz bademciklerimde beyaz iltihaplar gördü. Betayı destekleyen başka belirtilerim olmayınca ona ihtimal vermedi ama “Bu iltihabı da kendi haline bırakamayız, şu halinizde enfeksiyon riskini almak istemiyorum” diyerek antibiyotik yazdı. “Gebelere, emziren annelere, çocuklara korkmadan yazdığımız bir antibiyotik, tabii siz gene doktorunuzla da teyitleşin” diyerek reçeteyi uzattığında içimden “Hadi hayırlısı” dedim.

Tıp biliminin, uygulayana göre değişim göstermesi, doktoruna göre yapılan yorumun, konan teşhisin, uygulanan tedavinin değişiklik göstermesi, yani şu “ekol” olarak tabir edilen farklılıklar beni hep çok yormuştur. Bunu en çok Mete’nin doğumundan sonra çocuk doktorlarında ve çocuk sağlığı yaklaşımlarında gözlemlemiştim. Kendim de mühendis olduğumdan muhtemelen, bunu çok yadırgamıştım, uygulayana göre değişen bilim mi olur arkadaş diyerekten. Doktor böyle diyerek reçeteyi verdiğinde de şimdi jinekoloğum kim bilir ne diyecek de benim kafam bir güzel karışacak diye dertlenmiştim ki hiç öyle olmadı. “Doğru demiş doktor, enfeksiyonun ilerlemesindense antibiyotik kullanmanı tercih ederiz şu halinde. Hem o antibiyotikte de hiç sorun yok, yıllardır yazıyoruz gebelere. Hadi geçmiş olsun” deyince bir rahatladım ki anlatamam. İstirahatimi de alıp evde de iki gün dinlenince benden iyisi yoktu. Yaşasın hemfikir doktorlar!

20. Hafta: Bu hafta fiziksel olarak farklı bir durum yaşamadım, onun açığını zihnim kapattı. Yorgun günlerin akşamlarında birkaç aya değişecek hayatımızı düşünüp tırsarken yakaladım kendimi çokça. Akşamları Mete’yi alan genelde ben olurum, Hakan’ın mesaisi benden bir saat sonra biter. Mete’nin okulu benim işyerime çok yakın ama benim mesaimden önce bitiyor. O yüzden akşamları servise binip, daha önceki yazıların birinde bahsettiğim, sitemizin içinde olan eski kreşine gidiyor. Bu kreşi o zaman saydığım özelliklerinin üstüne bir de bu sağladığı kolaylık için seviyorum. Çocuk yetiştirmek için gereken köyün bir hanesi de bu kreş bizim için…

Akşam işten çıkınca bu kreşten alıyorum Mete’yi. Sitemizin içinde olduğu için yürüyerek gidiyoruz evimize. Okula başladığı ilk haftalar uyku düzeniyle ilgili sıkıntı yaşadık. Dönüşte serviste uyuduğu, kreşe gelip orda minderlerde uyumaya devam ettiği oldu. O akşamlar onu alıp eve gitmekte zorlandım. Onu almaya gelip uyuduğunu öğrenmek bende hayalkırıklığı yarattı hep, zira iş sadece eve gitmekle kalmıyor, orda uyuduğu uyku akşam erken yatmasını da ciddi şekilde sabote ediyordu. Bunun olmadığı akşamlarda yaşayabileceğim en olumsuz şey ordan çıkma saatince denk geldiği arkadaşlarından ayrılamaması, “Hadi artık bak onlar da eve gidiyormuş” telkinleriyle onu eve gitmeye ikna etmeye çalışmam oldu. Bazen, çok nadiren, doğrudan eve gidebildik. Her durumda zaten işten çıkıp gelmiş halimle, Hakan gelene kadar yorulmuş oluyordum. Hakan gelince de yemek hazırlamaya girişiyordum ama yalan yok, mutfakta yemek hazırlamakla geçirdiğim süre gün içinde kendi kendime kaldığım nadir zaman aralıklarından biri ve yorulsam da bana iyi geliyor. Yemeklerimizi haftasonunda toplu şekilde pişirdiğim için hazırlamak adına yaptığım iş günün yemeğini ısıtmak, yanına yapılacaksa pilavını salatasını yapmak, sofrayı kurmak oluyor zaten, çok da zorlamıyor beni. Bu hafta ben bu yemek hazırlama faslındayken, içerden Hakan’ın Mete’nin banyosu ya da çişi ya da giyinmesi ya da başka bir şeyiyle meşgul olma sesleri gelirken kendimi endişelere kapılmış buldum çokça. Bu haliyle hayatımızın, günlük akışımızın içinde bebeğimizi nereye koyacağız, nasıl yapacağız diye resmen tırstım. Aklıma hep Mete’nin de bir zamanlar hayatımızda olmadığını getirmeye çalıştım, şimdi gayet güzel bir düzenimiz vardı işte. Zaman içinde şartlara göre esnemiş, öğrenmiş, değişmiştik. Mete doğmadan önce, yaşayacaklarım hakkında hiçbir öngörüm yoktu ve doğumdan sonra, en çok manevi anlamda bir boş bulunma hali yaşamıştım. Bu haftaya kadar hep Mete’yle yaşadıklarımın beni artık ikinci tecrübeye hazırlamış olduğunu ve o kadar kötü olmayacağını düşünürken, bu hafta farklı bir şekilde “Ya şimdi de öngöremediğim başka şeyler beni bekliyorsa ve ben gene sarsılırsam” diye düşündüm. Bu düşüncelerin sonunda hep olumlu telkinlere yönelsem de özetle ben bu hafta bebeğim gelince hayatımın alacağı yeni şekilden biraz tırstım. Arz ederim.

21. Hafta: Bu hafta Çarşamba günü muayenem vardı. Her şey yolunda, güzel gidiyor çok şükür. Muayenelerle olan ilişkimin bu gebelik boyunca pek değişmeyeceğini düşünüyorum bu muayene seansında da: Hayat yoğun akarken ve ilk gebelikten bir tecrübem de olunca aydan aya bebeğimi görmek, doktordan bilgi almak yetiyor. Bunda bebeğimin hareketlerinin hissedilir hale gelmesinin payı büyük. Bu hafta doktorum, önceki gebeliğimde bu haftalarda yaptığı gibi beni detaylı ultrasona yönlendirdi. Bunu niteleme şekli ilk gebeliğimde de çok hoşuma gitmişti: “Bu haftalarda başka bir göz daha görsün isteriz.” Çevremde göregeldiğim detaylı ultrason seanslarının gebeler ve aileler üzerinde etkisi şu olmuştu genelde: Bebeklerini genelde ilk kez 3 boyutlu bir görüntüsünü görmek ve muayenenin daha uzun sürmesi. Bense ilk gebeliğimde bunları hiç yaşamamıştım, çünkü kendi doktorum da halihazırda 3 boyutlu görüntü veren bir cihazla bebeğimi takip ediyordu ve muayenelerinin her biri zaten oldukça detaylı ve uzunca geçiyordu. Detaylı ultrason benim için gerçekten başka bir gözün görmesi olmuştu. Bu sefer de başka bir şey beklemedim.

Bu haftamı hatırlanır kılan başka bir olayı ise bir AVM mağazasında yaşadım. Kıyafet eksikliği sorunumu halletmiştim ama pijama konusunda sıkıntım devam ediyordu. İlk gebeliğime daha zayıf başlamış olduğum için kıyafet sorunum çok daha ileri haftalarda başlamış, pijamalarımı ise uzun süre giyebilmiştim. Sahip olduğum tek hamile pijaması ve geniş, penye eşofmanlarımla doğuma kadar sıkıntı yaşamamıştım. Bu sefer öyle olmadı ve hafta içi bir akşam kendimi gitmesi en kolay AVM’lerden (Ankara’da sayıları çok zira) birine atıp kendime pijama aradım. Bulamadım. Yemin ediyorum kendime göre bir şeyi uzun süre bulamadım. Kendime uygun gördüğüm rahat, penye olanların kalıpları uymadı. XL olanlar bana küçük gelince S olanları kimler giyiyor diye epey bir düşündüm. Girdiğim son dükkanda hamile pijaması olarak satılan ürünlerin çoğu fotoğraf çekimi için hazırlanmışcasına süslü, fırfırlı, dantelli olunca artık isyan edecektim ki mağazadaki hanım ellerinde bulunan, üstelik de kampanyada, 3XL penye pijamaları gösterince bir oh çektim. Dünya varmış! Bu yazıyı yazdığım 33+1’de hala o gün aldığım 2 pijama takımını döndürerek giyiyorum.

Benim için haftayı hatırlanır kılan olay ise bundan sonra gerçekleşti. Pijamaları almış kasada ödeme için beklerken derin bir nefes verdim yorgunlukla. Kasadaki kız gülümseyerek baktı bana, “Bütün gün dolaştınız sanırım” dedi. Yok, sadece 1 saattir dolaşıyorum demeye çekindim. Resmen çekindim. Sanki o kadar yorgun olmayı haketmiyormuşum gibi geldi. Yorgun olmak için bütün gün ciddi fiziksel efor sarfetmem gerekirmiş de ben yapmamışım gibi. Bu olaydan birkaç hafta önce de işyerinde bir arkadaşım hatrımı sorduğunda “Valla üstümde bir isteksizlik, yorgunluk var, elim zor gidiyor işlere, ben de anlamadım” dediğimde şakayla karışık “Özge sakın sen hamile olmayasın” demişti. Birkaç defa Hakan’a “Bütün gün düzgün bir iş de yapmadım (meali: bütün gün masa başında işlerim vardı) ama nedense çok yorgunum” dediğimde o da üstüne basa basa “Ha-mi-lesin” diye cevap vermişti. Hakkaten, nedir bu modern şehirli çalışan kadının yorgunluğuna sahip çıkamayışı arkadaşım? Yorgunuz işte. Bu hafta kendime bu notu aldım, “Yorgunluğuna sahip çık, kendini gözet” diye. Gene de ne kadar yapabildim bilemiyorum.

22. Hafta: Ve gelsin detaylı ultrason. Detaylı ultrason için doktor seçme konusunda, ilk gebeliğimde komik sayılabilecek bir diyalog yaşamıştım doktorumla. Fikir vermesi açısından bana matbu bir liste vermişti, detaylı ultrason haftasına gelen hastalarına vermek için hazırlamış. Listede şehirdeki riskli gebeliklerde ve görüntülemede uzman jinekologların adları ve iletişim bilgileri vardı. Kime gideyim diye araştırırken hem internette hem de çevremden sorduklarımda hep aynı iki isme evriliyordu cevaplar. İlginç olansa bu kadar yaygınlıkla tercih edilen iki doktorun da jinekolog olmaması, dolayısıyla benim doktorumun listesinde olmaması. Yakın şehirlerden bile insanların sadece detaylı ultrason için kalkıp geldiği, bir tanesine 3 ay önceden ancak randevu alınabilecek bu iki doktordan biri radyolog, diğeri de nükleer tıp uzmanı. Ve detaylı ultrason için bu doktorlara gitmeyeni dövüyorlar gibi bir durum var ortada. Kafam iyice karıştırınca doktorumu arayıp durumu anlatmıştım. Doktorum artık aradığım saatte yorulmuş muydu yoksa bu durumun tahminimce sürekli önüne gelmesinden sıkılmış mıydı bilmiyorum tatlı sert bir taşlama yapmıştı bana: “Ben gebelikte detaylı ultrasonun uzman bir jinekolog tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum, ama sen ben daha iyi biliyorum, herkesin yaptığının da senin dediğinden daha doğru olduğuna karar verdim diyorsan sen bilirsin, ben gelen raporu değerlendiririm, devam ederiz.” Şakayla karışık konuşmamızı bitirdikten sonra doktorumun listesinden uygun gördüğüm bir tanesinden randevu almıştım. Bu sefer doktorum yine matbu bir liste verdi ve gördüm ki bu sefer listesinde uzman jinekologların yanında o iki doktorun da bilgileri var. “Hayırdır?” diye istemsizce sorunca artık hastalara bu konuda açıklama yapmaktan sıkıldığını söyledi. Bense doktorumun ilk gebeliğimdeki açıklamasından nasıl tatmin olduysam yine bir jinekolog tercih ettim detaylı ultrason için. Nasıl ironi ama?

Detaylı ultrasonu yapacak doktorla muayeneden önce bir ön görüşme yaptık, gebeliğim hakkında bilgi edinmek için bazı sorular sordu bana. İlk doğumumun normal doğum olduğunu öğrenince “Bravo” dedi. Bir an için anlam veremedim. Hakkaten bravoluk bir şey mi normal doğum yapmak? Sezaryen tercih eden ya da bir şekilde doğumu sezaryene evrilen annelere yok mu bravo? Onlar tam olarak neden mahrum oluyorlar? Bunlar kafamda sonradan evirip çevirdiğim düşüncelerdi, o an söylemedim yani doktora ama o an sormadan da edemedim: “Neden öyle dediniz?” Öğrendim ki daha gebelik takiplerinin başında doğrudan planlı sezaryen talebiyle gelen çok fazla vakayla karşılaşıyormuş, normal doğum tercih eden hasta sayısı çok azmış. Muayeneden sonra doktor hakkında biraz daha fazla araştırma yapınca da gördüm ki çalıştığı birkaç yerde gereksiz sezaryen oranlarını düşürmeye yönelik ciddi kampanyalar yürütmüş, bilinçlendirme çalışmaları yapmış. Durum gerçekten çok tuhaf. Bir yandan bakınca normal doğum isteyen ancak doktorların hep sezaryene yönlendirmek istediğinden şüphe ve şikayet eden kadınlar var, diğer yanda da normal doğum tercih etmeyen hastalarından dolayı üzülen doktorlar… Sanırım bu normal doğum/sezaryen sorunsalı bir süre daha bu şekilde devam edecek.

Detaylı ultrasonda da güzel şeyler duyduk, bebeğimin koca kafası haricinde dikkat çektiği bir durum olmadı doktorun. Kendi doktorumun ilk haftalardaki uyarısına rağmen Hakan’da da bende doğrudan Mete’ye hamileliğimdeki sonuçlarla karşılaştırma hali devam ediyor. Abisi de öyleydi demekten kendimizi alamadık bu sefer de.

Bu hafta bir komik olay da kendi aramızda geçti. Mete’ye hamileyken üşenmeden her hafta aynı kıyafetle, aynı duvarın önünde, aynı pozda fotoğraflarımı çekmişti Hakan. Her fotoğrafta da elimde kendi hazırladığım bir kağıt oluyordu, üstüne renkli kalemlerle başka başka şekillerde kaçıncı hafta olduğunu yazdığım. Bu hamilelikte birkaç defa Hakan hatırlattı ama bunu tekrar yapma hevesini kendimde pek bulamamıştım. Bu hafta Hakan “Hadi” dedi, oturdum yazdım güzel güzel, mevsime uygun olarak da sonbahar renklerinde yapraklarla da süsledim. Hakan’ın çektiği fotoğraflara bakıp 22 yerine 28 yazdığımı fark edene kadar her şey çok güzeldi (!). Kendimize çok güldük. Tekrar aynı özeni göstermeye enerji ve heves bulamayınca öylesine yazdım 22 diye, tekrar çektik. Bu durum bu haliyle zaten bu fotoğraf işini bir daha yapamayacağımızın habercisiydi. Kısmet böyleymiş.

28 görünümlü 22. hafta

23. Hafta: Bu hafta Cumhuriyet Bayramı’nı barındıran haftaydı. Bayram salı günüydü ve benim işyerim pazartesiyi tatil ilan etti. Mete’nin okulu da pazartesi kapalı olunca Hakan da izin aldı ve evde ailece uzun bir haftasonu geçirdik. Mete okulunda henüz okul öncesi sınıfta olunca törene katılımı mecburi değildi, biz de bayramı da evde geçireceği süreye dahil etmeyi tercih ettik. Çocuğum arada dışarıda yapmak istediği şeylere heveslense de evde zaman geçirmeyi özlemiş oluyor, bunu haftasonları evden çıkmak istememesinde gözlemliyorduk zaten. Bu hafta da durum çok değişmedi ama salı günü geldiğinde artık hepimizin bir hava değiştiresi gelmişti. Çıktık, dolaştık, akşamı da oyun alanı olan bir AVM’de karşıladık. Ben ayakta kalmaktan yorulunca baba-oğulu oyun alanında bırakıp kitapçıya yöneldim, oturmadan önce doğal doğum üzerine birkaç kitap aldım incelemek için. Kitapçıdan çıkarken de incelediğim iki kitabı satın aldım. Kasiyer kitapları uzatırken “Hayırlı olsun” diyince bir utanmış genç kız kıkırdamasıyla “Ehehhehee, sağolun” demekten kendimi alamadım. Bu halime kendim de güldüm. Sanırsın ilk kez doğum yapacağım. Ama aslında bazı anlamlarda ilk. Mete’nin doğumu epidural destekli vajinal doğum şeklinde olmuştu. Bir ilk doğuma göre nispeten kısa sürmüştü. Epidural desteğiyle de oldukça sıkıntısız, ağrısız bir doğumdu. Doğum sonrasında da fiziksel olarak her şey yolundaydı. Yani aslında pozitif bir doğum hikayem var diyebilirim. Ama şimdiki hissiyatımla dönüp bakınca sanki doğum benden kopuk gerçekleşmişti, tam bütünleşememiştim, ağrısız değil de hissiz bir doğumdu daha çok. Belki sonrasında yaşadığım ufak çaplı depresyonda bunun da payı vardı. Bu defa farklı bir tecrübe yaşamak istediğim için o zaman yapmadığımı yapıp doğuma daha bilgili girmek için çabalıyorum. Kitaplar karıştırıyorum, youtube içerikleri inceliyorum. Önceki gebeliğimde yapmadığım şekilde her hafta yogaya gidiyorum ve bu seanslar öğretmenin konuya ilgisi sayesinde sadece bedenimi esnetmek değil doğuma hazırlanmak anlamında da bana çok yardımcı oluyor. Diğer yandan da bir takıntıya girmemeye, olabilecek herşeyi kabullenmeye hazır olmaya gayret ediyorum, en basitinden doğumumu çok hayal etmemeye çalışıyorum. Sonunda her niyet “Hele bir sağlıklı olsun da” ya varıyor.

24. Hafta: Bu hafta, 23. haftanın sonlarına doğru olduğum tetanoz aşısının bana unutulmaz hatıralar bıraktığı hafta. Doktorum son muayenede, normalde bu haftalarda tetanoz aşısı olmam gerektiğini hatırlatınca en son ne zaman aşı olduğumu hatırlamaya çalıştım. 5 yılı geçti mi geçmedi mi diye düşünürken, işim gereği metalle temasım olduğunu da hesaba katınca yaptırmanın en güvenli seçenek olduğuna karar verdik. Bir öğle arası, doktorumun yönlendirdiği çocuk doktorunu ziyaret edip aşımı oldum, ücretsiz, kolayca hallettim diye de mutlu oldum. Hemşire aşıyı yaparken çocuk doktoru hanım “Kolunuzda biraz ağrı yapabilir” dedi, “Hı hı” diye cevap verdim, çok da üstünde durmadım. Çıkarken de zorunlu olmasa da bir ay sonra ikinci dozu yaptırmamın iyi olacağını söyledi, “Tabii ki gelir yaptırırım” dedim, hazır kolayca halledebildiğimi de görmüşüm. O akşam bir sıkıntı yaşamadım. Acısız atlattım diyordum ki ertesi gün asıl etkisi başladı. Ama nasıl bir başlamak! Kolumu kaldırsam ağrıyor, az bir hareket ettirsem ağrıyor, kol kasımda herhangi bir yük olduğu an ağrıyor, hem de çok ağrıyor. Gece olup yatağa girince daha da kötü oldu. Aşı olan kolumun üstüne zaten yatamıyorum, diğer tarafıma yatsam kolumu ağrımadan hangi pozisyonda tutacağımı şaşırıyorum. Sırtüstü yatabileceğim zamanları da geçmişim. Bu durum 4-5 gün sürdü. Normalde çok canı tatlı biri değilimdir, kolay sızlanmam ama bu birkaç gün hiç sakınmadan söylendim. Keşke önceki aşımın tarihini daha çok araştırsaydım da zamanı hala geçmediyse yaptırmasaydım diye diye geçirdim günleri. İkinci dozu yaptırmaktan zaten vazgeçtim. Zamanında yaptırdığımda ya bu kadar sıkıntı çekmemişim ya da çok güzel unutmuşum. Gerçekten tetanoz olsam bütün vücudum mu böyle ağrıyacaktı bilmiyorum. Sonuç olarak, tetanoz aşısı yaptırmak gerekli, faydalı ama süreci gerçekten sıkıntılı. Neyse ki 4-5 gün sonra artık bitmişti.

Bu hafta Mete’nin okulu dönem ortası 1 haftalık tatile girmişti. Bizim işlerimizden izin alma şansımız olmayınca Mete de sevinerek tatilin ilk durağı olan babaannesine gitti. Babaannesine bırakmaya gittiğimizde kayınvalidem “Siz Mete’nin ultrason görüntülerini gösterirdiniz bize, yok mu onlardan?” diye sorunca ikinci gebeliklerin ne kadar kanıksandığını şaşırarak tekrar farkettim. Vardı bir sürü ultrason görüntüsü ve değil ailelere, arkadaşlara göstermek kendimiz bile çok sık bakmıyorduk. O gün kayınvalidemde o heyecanı çok canlı ve taze görünce çok hoşuma gitti. Yine aynı gün kayınvalidemin ellerini karnıma koyup hissettiği her harekette öyle güzel bir sevinişi vardı ki, Hakan daha o kadar heyecan göstermemiştir. Bu durum bana aynı anda hem normal gelip hem de ufak bir suçluluk yaratıyordu. Ta ki Uykusuz Anneler’in şu paylaşımını görene kadar:

kardeşler arasında farklar doğmadan başlar

25-32. Haftalar: Bu haftalar için ayrı ayrı notlarım var ama her birine ayrı bir yazı yazacak kadar olayı yok. O yüzden topluca yazacağım. Bu döneme hakim olan tema işe gelmenin beni maddi manevi zorlayıcı hale gelmesiydi. Kendime zaman ayırmaya, yalnız zaman geçirmeye, içime dönmeye olan ihtiyacımı çok belirgin ve sürekli olarak hissettim. Gebelik günlüklerimi yazmayı aksattım, bunu çok hatırladım ve bu her hatırlayışımda içimi rahatsız etti ama önünü al(a)madım. Konstantrasyon ve odaklanma eksikliğini oldukça yoğun yaşadım. Özellikle işimi yaparken, varolan bilgileri birleştirip anlamlı bir bütüne, sonuca dönüştürmek çok zor hale geldi. Günlük hayatta da yaşadım bunu. Şakaya vurup “İşte bunlar her progesteron” cümlesini çok sık kurdum. Doktor görüşmelerimde bunu çok dile getirdim. Farkettim ki doktorum da gebe kadınların kendilerinden çok şey bekleyip tatmin olmamalarına biraz sitemli ve eleştirel yaklaşıyor: “Özellikle ikinci gebeliklerde bu dönemlerde kadınlar enerjilerini beğenmez, kapasitesini beğenmez, kendini dalgın ve yetersiz bulur. Oysa hepsi o kadar normal ki.” Özşefkat herkese lazım. Her yerde, her zaman. Kadınların genel olarak bu kendini yetersiz hissetme hali ne çok karşıma çıkar oldu son zamanlarda… Bu yaşadığımın bir sebebini de hamileliğimi çok paylaşamamamda buldum bu dönemde. İş arkadaşlarımla genel olarak iyi anlaşsam da kadınlarla, hele ki annelerle paylaşımda olmaya ihtiyacım var aslında. Bunu şirketteki bir iki kadın arkadaşımla konuştuğum zaman ve yoga seanslarında berraklıkla görebiliyorum. Aklıma geçen sene gittiğim Dijital Topuklar’da attığım story geliyor:

1 Kasım 2018 – iyi ki oradaydım

Gebelikle ilgili ile her şey çok şükür yolunda gitti bu haftalarda. Her ay yaptırdığım tiroid ölçümlerinde bu defa TSH değerimin biraz yükseldiğini görünce doktorum hemen müdahale etti ve aldığım sentetik hormonun dozunu arttırdı. Zaten başından beri aldığım dozu görece çok düşük buluyor ve yetmesine şaşırıyordu.

Ben artık pantolonlarla iyice rahatsız olmaya başlayıp kendimi kendimi eteklerime ve elbiselerime adamaya karar verdim. Havalar soğuk olunca önceki haftalardaki pijama avıma benzer bir şekilde bir akşam iş çıkışı AVM de kalın, kışlık hamile çorabı avına çıktım. Bu defa çok ayrıntıya giresim yok, özetle uzunca çabam sonunda buldum, aldım ve çıktım. Nedir bu hamile kıyafeti piyasasının durumu böyle? İnsan kısa süre giyeceği şeye çok büyük yatırım yapmak istemiyor ama ihtiyaç da baş gösterince bu defa bulamamak gibi bir sorunla karşılaşıyor.

Bu aralıkta, başta da bahsettiğim sebeplerden ötürü 32. haftayı dört gözle bekledim, daha uzun çalışmaya hiç niyetlenmedim. Doğum öncesinde dinlenmiş ve kaybettiğim farkındalığımı kazanmış olmak benim için çok kritik hale gelmişti. Bunu dile getirdiğim ortamlarda ara ara göz devirmelerle, “Hmm. E tabi dinlenmek de önemli”lerle ve en çok da gurur tınılarıyla ifade edilen “Ben çalışabileceğim son haftaya kadar çalıştım”larla karşılaştım, hepsini de sessizce dinledim. Bazen cevap vermek istesem de yersiz buldum sanırım. Bu kadınları bu ruh haline sokan sosyal şartları onların yaratmadığını hatırlatmayı seçtim kendime, en azından buna gayret ettim.

32-34. Hafta: Hoşgeldin doğum izni, seni çok bekledim!

Bu gebelikte son adet tarihim bir pazar gününe denk gelmiş olunca haftalarım hep pazarları bitip başladı. Doğum iznine başlarken de sanal bir pratiklik yarattı haliyle. İşyerindeki son haftalarım işlerimi tamamlamak, aktarmak ve gerekli işlemleri yapmakla geçmişti. 32. haftanın içinde olduğum son cuma günü de ufak çapta bir toplanma ve vedalaşma günü oldu. İşten oldukça hafiflemiş hissederek çıktım. Haftasonu genel akışımızdan pek farklı olmasa da benim ruh halim oldukça farklıydı. Pazartesi günü için evin yakınındaki anlaşmalı bir hastanenin kadın-doğum servisinden randevu almıştım önceki hafta. Hastane çok sakindi, işim çok kısa sürdü. Raporumu alıp eve döndüm. O gün Ankara’da bütün gün sürecek bir kar yağışı başlamıştı sabahın erken saatlerinde… O kadar yoğun bir yağıştı ki Mete’nin okulundan herhangi bir haber gelir mi diye bekledik bir süre. Okullar tatil olmadı ama öğleden sonra okuldan erken çıkacaklarına dair bir haber geldi sadece. Mete karda doya doya oynasın diye erkenden aldım onu. Hakan işten çıkıp siteye geldiğinde hâlâ dışardaydık. Kar yağınca sokağa dökülen çocuklarla beraber kudurarak oynadı, karın tadını çıkardı.

İşe gittiğim günlerde akşam Mete’yi aldığımda nispeten daha sabırsız olurdum ben. Zaten yorulmuşum, daha eve gideceğiz, yemek yenecek, ertesi gün zamanında kalkabilmesi için erken yatması lazım, kendime zamanım ya kalmayacak ya da enerjim olmadığı için bir şey yapamayacağım, sonra ertesi gün olacak ve aynı düzen başlayacak. Kafamda hep bu döngü olurdu ve bu da çocuğuma karşı bazen bağırmaya varacak bir sabırsızlık, tahammülsüzlük getirirdi. O gün bunların hiçbiri yoktu, ertesi dün de olmadı. Gündüz kendimle kalabilince, ertesi güne dair daha iyi hislerim olunca bu doğrudan halime tavrıma da yansıdı. Orta vadede çalışmamak gibi bir şansım yok, bu yüzden bir şekilde bu durumu değiştirecek çalışmalar yapmam gerek, onu gördüm. Artık iş ortamında kendime molalar mı yaratırım, bakışımı mı değiştiririm, nasıl olur bilemiyorum. Ama bu durum bu halde bırakılacak gibi değil.

Gebeliğimle ilgili bu hafta biraz daha temkinli olmam gereken durumlar oldu. Doktorum genel olarak kilo alma profilimden şikayetçiydi zaten, bununla beraber ilk gebelikte yaşadığım gebelik şekerinden şüphe etmeye başladı. Bir süredir evde kendim ölçüp kaydediyordum açlık ve tokluk şeker değerlerimi. Geçen haftaki muayenede gördüğü sayılardan biraz tedirgin olup bir de laboratuarda ölçüm yaptırmaya göndermişti beni. Ordan gelen sonuçlar da yüksek seyreden şekeri gösterince metformin (Tip-2 diyabetin tedavisinde kullanılan, kan şekerini dengeleyen bir etken madde) başlamaya karar vermişti. İlk gebeliğimde de benzer bir süreçten geçmiş, aynı ilacı kullanmıştım şekerimi dengelemek için. Sezgisel olarak bir sorun olmadığını hissetsem de bir suçluluk hissetmekten kendimi alamadım. Olay insanın kendi vücudunda olup bitince sanki her şey kendi elindeymiş de becerememiş gibi hissediyor ister istemez. Doktorla telefonda tahlillerim ve metformin hakkında konuştuktan bir saat kadar sonra Hakan’ı arayıp ağlamaklı bir sesle teselli aramama sebep olan da bu suçluluk ve endişeydi. Hakan her zamanki salim tavrıyla beni rahatlatsa da bir yarım saat sonra da doktorumu arayıp ondan da benzer bir teselli talep edince ancak rahatlayabildim.

34. Hafta

Bunların haricinde artık gebeliğin tam olarak “Allah kurtarsın” dönemindeyim. Oturduğum yerde biraz kaykıldıysam kalkmak ayrıca bir çaba istiyor. Gece tuvalete kalkışlarım sıklaştı ve zorlaştı. İhtiyacım beni uyandıracak seviyeye geldiğinde karnım iyice gerilmiş ve sıkışmış oluyor, hal böyle olunca yerimden kalkmak için yaptığım manevralar canımı acıtabiliyor. Şekerimi günlük periyotlarla ölçmeye devam ediyorum, geçen haftalara göre daha makul seviyelere indi. Önceden hiç yaşamadığım bir tecrübe ellerimin şişmesi, özellikle de geceleri. Öyle ki ellerimi yumruk yaptığımda ya da yazmak için kalem tuttuğumda gerginlikten parmak eklemlerim ağrıyor. Sıradaki muayenede doktoruma sormayı planlıyorum.

Bunun haricinde günlerimi güzel ve rahat geçirebiliyorum. İlk günlerde doğum iznine de biraz stresli yaklaşmış olduğumu bu sıra farkettim, sanki başka özgür zamanım olmayacak ve ben hakkını vermek için aklımdaki bütün hobilerle ilgilenmeli, bütün sosyalleşmelerimi yapmalı, gezmelerimi gerçekleştirmeliyim gibi bir ruh haline girmiştim. Neyse ki çok geçmeden asıl ihtiyacımın sakinleşmek olduğunu hatırladım ve şu an onu gözeterek günlerimi geçiriyorum. Bundan sonraki haftalar için de niyetim hazırlıklarımı tamamlamak.

Görüşmek üzere.