1 Yorum

Özge’nin Gebelik Günlüğü – 35-38. Haftalar

Yazar Hakkında

ÖZGE MENCEK – Fotoğraf çeker/sever, okur yazar, anne, mühendis. Beyaz yakalı hayatın esaretinin farkına varmış, şartlarını değiştirmek için kafa yoran, anne olduktan sonra hem önceden sahip olup farkında olmadığı yeteneklerinin hem de anneliğin onda açtığı yeni kapıların hepsini ve her birini farketmiş, sevmiş ve hevesle sarılmakta olan, yaşı hep hissettiğinin çok ilerisinde olan bir hayat belgeselcisi

Merhaba,

Uzun bir süreci yazdığım son günlük yazımdan sonra son dört haftamı anlattığım yazıma başlıyorum.

35. Hafta: Bu hafta yeni bebeğimizin hazırlıklarıyla tam gaz uğraştığımız bir hafta oldu. Geçen cuma karnesini alan Mete koşarak babaannesine gidince onun evde olmadığı bu haftayı bu şekilde değerlendirmek çok kullanışlı oldu. Hakan depodan Mete’nin eski kıyafetlerinin, eşyalarının hepsini çıkardı. Ortaya çıkardığımız her eşyada “Gözümde canlanır koskoca mazi” diye şakımaktan kendimi alamadım. Bebek büyütürken bütün rutinler, uygulamalar ve haliyle bunlarla ilgili eşyalar da hep geçici ve insan o an kesinlikle bunu bilemiyor. Kullandığımız dönemde uzantımız gibi olan her şeyi ilk defa görüyormuş gibi hissettim, “Aa bu da vardı sahiden” deyip durdum.

Kıyafetleri dönem dönem ayırmakla beraber aynı kutuya girenleri kendi içinde ayırmamışım. Belli bir yaştan sonrakileri seçmek kolay ama bebeklik kıyafetlerinin nerdeyse hepsinin etiketlerini kesmişim. Neyse ki hangisinin hangi zamana ait olduğunu hatırlatan başka öğeler vardı da kolaylıkla ayırabildim. Mete doğacağında, etraftan duyduğum tecrübelere de dayanarak 0-3 aydan daha küçük kıyafet almamıştım hiç. Nasılsa hızlıca büyüyecek ve fazla küçük aldığım her şey bir anda atıl kalacaktı. Öyle dedilerdi. Ekonomik de olsun diye hep çoklu setler halinde tulumlar ve badiler seçmiştik. Hiç unutmadığım bir anıdır: Aldığımız badi setlerinden birini eve gelince bakayım diye açmıştım, rulolar halinde paketlenmişti. Birini silkeleyip şöyle bir kaldırınca “Hakan biz bunu yanlış aldık” demiştim, “Bu kadar küçük bebek olmaz”. Hakan etiketinden boy, kilo sınırlarını okuyunca normal demişti ama ben pek ikna olmamıştım. İçimden de iyi ki daha küçük bir şey almamışız hakkaten, insanlar haklıymış, bu bile çok küçük, giyemeyecek kısa süre sonra diye geçirmiştim. Bir kaç ay sonra Mete doğduğunda, benim o “yanlış aldık” dediğim badinin içinde yüzüyordu çocuk, hani olsa içine bir Mete daha sığardı. Tulum giydirdiğimde tulumun bacakları boş boş sallanıyordu. O zaman Mete’nin o kıyafetlerin içini doldurmaya başlaması birkaç hafta aldı.

Yenidoğan bebeklerin boyutları hakkında hiç bir şey bilmediğimi çok çarpıcı bir şekilde öğrenmiştim. İşte o 0-3 aylık badiler, tulumlar bu hafta elime geçince gene aynısını hissettim: “Bunlar çok küçük değil mi ya?” Kendime o badilerin, tulumların içinde yüzen Mete’yi hatırlattım her birinde. Bebeğimizin yeni birkaç kıyafeti de olsun diyorduk, bu hatırlatmalarımı burada devreye soktum ve birkaç tane 1 aylık badi ve tulum sipariş ettim. Bari bu bebeğim üstüne olan şeylerle hayata başlasın dedim. İnsan kınadığını yaşamadan ölmezmiş dedikleri işte.

Diğer bir takım ihtiyaçlarımızı da internetten sipariş ettik. Bezdir, ıslak mendildir, bahsettiğim tulumlardır, hepsini ayrı ayrı sipariş ettik. Evde olmanın güzel yanlarından biri de özgürce kargo beklemek, kargo geldiğinde evde olmasan bile şubeye açık olduğu saatlerde gidip alabilmek. İşe giderken bu sebeple hep işyerine yönlendirirdim siparişleri. Bir şekilde eve gelenler de yardımcımızın evde olduğu güne denk gelirse şanslı olurduk. Bir şekilde şubeye gitmesi o akışın içinde bir iş daha çıkması demek olurdu. Şubeler bize uzak olmasa da, bir şekilde zaman yaratıp gidip alabilsek de o bir iş daha çıkması hali beni çok sıkardı. İşte, insanlık için küçük, beyaz yakalı için büyük şeyler hep bunlar.

Bu hafta doktor randevumuz da vardı. Bu görüşmeye bebeğimin aşağıya inmiş, hatta rahim ağzının kısalmış olduğunu duyacağımı bekleyerek, hani nerdeyse bundan emin olarak gittim. Bebeğimi son zamanlarda oldukça aşağıda hissediyordum. Mete’ye hamileliğimde de 31. haftada rahim ağzının 1 cm’e kadar kısaldığını gördüğümüzü hatırlıyorum. Doktorum bir anda paniklemiş, böyle paniklemesi adeti olmadığı için bizi de korkutmuştu. Ve o zaman doktorum ultrasonda bunu görene kadar kendim hiçbir şey de farketmemiştim. Bu defa bu kadar aşağıda hareketlenmeler ve daha sık gerçekleşen kasılmalar hissedince, bu tecrübeye de dayanarak kesin indi bu çocuk, doğum da pek uzak değil diyordum. Yanılmışım. Rahim ağzım upuzun (4 cm) duruyordu, bebeğim de kafasını rahim ağzının girişine bile dayamış değildi. Doktorum ultrason sırasında yatıyor olduğum için de uzun görünebileceğini söyledi. İkinci gebelikte bebeğimi daha aşağıda ve hareketlerini daha belirgin hissetmemin çok normal olduğunu zaten hep söylüyordu. Ve bu defa tekrarlamasa da aslında iki gebeliği karşılaştırmamamı da hep diyordu ama işte, elden gelmiyor.

Bebeğimin tahmin ettiğim gibi aşağıya inmiş olmaması bende hafif bir hayalkırıklığı ve tedirginlik yarattı. Bunun sebebi doktorumun doğumumla ilgili düşünceleri. Son muayenelerde hep bebeğin önden gittiğini, kafasının özellikle büyük olduğunu sürekli vurguluyordu. Bebek daha irileşirse doğum zorlaşacağı için 38. haftayı geçirmeden doğumun başlamasının en iyisi olacağını, yoksa da suni sancıyla başlatmanın gerektiğini çok net bir şekilde belirtmişti. Sezgisel olarak buna gerek kalmayacağını hissetsem de doktorumun bir an gelip “Haydi artık seni yatırıp suni sancı veriyoruz, bebek daha irileşirse işimiz zorlaşır” demesinden endişeliyim. Hiç istemiyorum. İçimin en rahat edeceği senaryo her şeyin kendi akışında gerçekleşmesi. Doktoruma suni sancı istemediğimi söylesem ısrar etmeyeceğini ve kararıma saygı duyacağını ama yine de zorlukları hatırlatacağını, kendi tedirginliğini bana geçireceğini de biliyorum. Bu yüzden her kasılmada, her rahatsızlık hissinde bebeğimin aşağı inmiş, yerleşmiş olmasını ve doğumun da yaklaşmış olmasını diliyorum.

Bu hamilelik boyunca muayenelerimi hep hafta içi öğlen saatlerine ayarlamıştık. Hakan’la doktorun muayenehanesinde buluşup görüşmemizi yapıyor, sonra da öğle yemeğini beraber yiyip işlerimize dönüyorduk. Ben izne çıkınca da bozmadık bu düzeni. Bu haftaki muayeneden ve yemekten sonra hemen ayrılmadık, bebek eşyaları mağazasına gittik eksikleri tamamlamak için. Haftasonu kıyafetler hariç olan eşyaları da ortaya çıkarmış, eksikleri görmüştük. Mete doğacağında tanıdıklardan edindiğimiz park yatak artık eskimişti, daha doğrusu parçalanmıştı. Yine aynı tanıdıklardan edindiğimiz yenidoğan oto koltuğunu ise sahiplendirmiştik. Bunların yenilerinin alınacağı belliydi, modellerini belirlemiştik. Bunlardan başka yeni almamız gereken şeyleri de gitmişken aldık: doğum sonrası kullanacağım kullan-at çamaşırlar, meme ucu kremi, pişik kremi, banyo süngeri aklıma gelenler. Farkettim ki ilk bebeğimizde bu alışverişi yaptığımızda çokça heyecanlı, biraz da tedirginmişiz. Şimdi ise nispeten daha az olmakla beraber yine heyecanlıydık ama tedirginlik hiç yok gibiydi. Tecrübe güzel şey.

36. Hafta: Ara tatilin ilk haftasını babaannesinde geçirmeyi tercih eden Mete, 35. haftanın bitip 36.sının başladığı haftasonu eve döndü, çok şükür. Kendim evdeyken onun okula gitmediği halde evde olmaması önceki hafta boyunca bana çok tuhaf hissettirmişti. Sanki çocuğu istememiş de kendimden uzaklaştırmışım gibi. Oysa kendi gitmek istemişti, halinden de çok memnundu. İşte bunlar hep hormon. Mete Cumartesi günü eve gelmişti, Pazar sabahları gittiğim yoga dersine o hafta gitmek istemedim, içimden gelmedi. Mete yokkenki o hüzünlü his bu sefer kendini başka bir şekilde göstermişti ve bebeğimiz doğmadan önceki son zamanları mümkün olduğunca Mete’ye ayırmak istiyordum. Her ne kadar haftanın kalanı Mete ve benim haftam olacak olsa da o sabahki hissim öyleydi. Haftanın kalanında Hakan işteyken Mete ile her gün dışardaydık. Gitmeyi çok sevdiği oyun alanlarının olduğu bir iki AVM, Şubat sonuna kadar Ankara’da temsil yapan Mucizeler Sirki, orda marangozluk atölyesi, burda sinema filmi, aa bowling, hadi hava hokeyi de oynayalım, anne metroya da binelim derken beş günü yedik. Bu tatilde ilk defa langırtla tanıştı ve çok sevdi. Bir şekilde bir langırt makinası gördüysek üç oyundan aşağı bırakmak mümkün olmadı. Ben de sanırım ömrümde bu haftaya kadar oynadığım kadar langırtı bu beş günde oynamış oldum. Günler iyiydi güzeldi ama akşamları çok yorulmuş oluyordum. Sabahları dinlenmişlikle sakinleyen vücudum akşam olduğunda o kadar fiziksel aktiviteyle beraber kasılmalar getiriyordu. Bu hafta boyunca sanırım her akşam Hakan’a “Ben kesin bu gece doğuruyorum” dedim.

Bu hafta Mete’yle zaman geçirmek bana pek çok anlamda iyi geldi. Onunla yalnız kalmakta, beraber zaman geçirmekte hep zorlandığımı hisseder ve bundan sıkıntı duyardım. Açıkçası çoğu zaman da yapabiliyorsam kaçardım. Mete’yle yalnız kaldığımda görmekten hoşlanmadığım ve istemediğim tarafımın ortaya çıktığını görürdüm. Bunun benim kendi çocukluğuma kadar köklenen sebepleri vardı ve ebeveyn olduktan sonra yaşadığım derin ve çoğu zaman sancılı bir yüzleşme süreciyle bu köklerden sıyrılmaya ve iyileşmeye başlamıştım. Bu hafta bunun üstüne gittiğim bir hafta oldu. Gördüm ki kendimi iyileştirebilmişim. Kendimle barışabilince çocuğumla da iyi olabiliyormuşum. Bu demek değil ki çok güllük gülistanlık bir beş gündü, Mete çocuk olmanın her gereğini yerine getirdi, ben de yeri geldiğinde onunla mücadele ettim. Ama bunlar artık benim için kişisel meseleler olmaktan çıkmıştı, canım yanmadan göğüsleyebilmiştim. Bu hafta bunu görmek beni çok rahatlattı. İkinci bebeğimde bu süreci başa sarmamayı diliyorum, çünkü bunun olmasından az da olsa korkuyorum.

Haftanın son gününde iki seanstır gitmediğim yogaya, bu sefer koşa koşa gittim. Hem vücudumun ihtiyacı vardı hem de ortamı, insanları çok özlemiştim. Yoga eğitmenimiz Aslı her seans başında tek tek herkese nasıl olduğunu sorar, söylemek istedikleri varsa dinlemek ister. Bu hafta çok yorulduğumu ve bunun sonucunda biraz sıkıntılı hissettiğimi anlattım. Seansın sonunda sanki yoga değil de masaj seansından çıkmış gibiydim, öyle iyi geldi. Bütün hafta boyunca yürümenin, çanta taşımanın, ayakta uzun süre kalmamı gerektirecek oyunlar oynamanın bıraktığı bütün izleri tertemiz sildi resmen. Her seanstan sonra yoganın bana ne kadar iyi geldiğini zaten bilip söylüyordum sürekli ama bu sefer çok daha iyi anladım. İlk gebeliğimde bu haftalardayken fiziksel olarak çok daha kısıtlı durumdaydım. 200 metre yürüyünce yoruluverir, çamaşır makinasının önüne çömelince kalkamaz, hatta sonlara doğru tuvalet sonrası özbakımımı bile zar zor yapabilir haldeydim. Bu gebelikte bunların hiçbirini yaşamayıp bir de üstüne bu şekilde fiziksel aktivitesi yoğun günler geçirebiliyordum. Üstelik önceki gebeliğimden 10 kg fazla başlayıp öyle devam etmeme karşın. İşte bunlar hep yoga. Seansın sonunda bunları hızlıca Aslı’ya da özetleyip kendisine çok teşekkür ettim. Canım benim.

37. Hafta: Doktorumla artık iki haftada bir görüşmeye başladık, bu hafta da randevumuz vardı. Önceki randevuya doğuma yaklaştığım beklentisiyle gitmiştik, hatta doktora sormuştuk yaptıracağımız magnetlere Ocak mı yazalım Şubat mı diye. Ocak ayının bitmesine on gün kadar vardı, doğuma varacak kadar hızlı ilerlemez, sanmıyorum demişti. Bu defa artık biraz aşağı inmiş olmasını bekliyordum bebeğimin. Kolay mı, önceki hafta her gün 10 bin civarı adım atmış, koca karnımla bowling, langırt ve hava hokeyinin dibine vurmuştum. Hatta sirke gittiğimiz gün çocuklara ince uzun balonlardan hayvan figürleri yapan çalışan tam yanımdayken elindeki balon patlamıştı. Bunların hepsini doktoruma da söyledim. Balon hikayesine çok güldü, hareketli gebeleri seven bir doktor olarak önceki saydıklarımı ise memnuniyetle karşıladı. Ve muayenede gördük ki bebeğim artık aşağı inişe geçmiş, rahim ağzı kısalmış, ilerleme başlamış. Bebeğimin 40 haftayı beklemeyeceğini, çok uzun zaman kalmadığını, benim için en önemlisi de suni sancıya muhtemelen gerek kalmayacağını söyleyince çok rahatladım.

Haftanın kalanında kendimi çoğunlukla mutfakta buldum. Derin dondurucuya depolanabilecek ne varsa hazırlayıp doldurma hevesindeydim. Sanırsın ben doğurduktan sonra evde yiyecek bir şey bulamayacağız. Aslında bu yaşadığım üçüncü trimestere ait bir gebelik belirtisi olarak geçiyor, İngilizce’de “nesting” diye tabir edilen, yuva kurma, yuvayı koruma şeklinde Türkçe ifade edilebilecek bir durum. Mete doğacağında bunu o kadar yaşamamıştım ama bu gebelikte kendini daha belirgin gösterdi bu hal. Doğum izninin ilk haftasında kendimi evde toparlanması gereken çekmecelere, dolaplara adamıştım, bu hafta da yiyecek depolama şeklinde ortaya çıktı. Hala da aklımdakilerin hepsini yapamadım.

38. Hafta: Bu haftanın başında Ankara bir anda aşırı soğudu, öyle ki soğuk evlerde bile hissedildi. İşte o evlerde hissedilen kısım beni ufak çapta hasta etmeyi başardı. Pazartesi sabahı boğazım ağrıyarak uyandım, takip eden günlerde halsizlik, burun tıkanıklığı ve kafamda bir sallanma hissi de eşlik etmeye başladı. Günlerdir doğumun yaklaşması için beklerken bu hastalık haliyle karşılaşınca “Lütfen iyileşmeden doğurmayayım” demeye başladım. Neyse ki dinlenerek ve bol sıvı alarak hafta biterken toparlayabildim. Artık doğurabilirim.

Şaka bir yana, bu haftanın sonuna doğru, iyileşmemin hemen üstüne olan doktor kontrolümde doğumun artık pek uzak olmadığını öğrendim. Doktorum ultrasonda rahim ağzının epey kısaldığını görünce bir de vajinal muayene yapmak istedi. Bu sayede öğrendik ki hali hazırda 3 cm açıklığım varmış, rahim ağzı da oldukça esnemiş ve yumuşamış. Doktorum doğumun çok büyük ihtimalle bir hafta içinde başlamasını beklediğini söyledi, oldukça rahat bir doğum olmasını beklediğini de ekledi. Bir de “İyi oldu bunu gördüğümüz, ben çok rahatladım” deyişi vardı ki, doktorumun doğumun bebeğimin iriliği bakımından vakitlice kendiliğinden başlamamasından çok endişeli olduğunu ve durumun kafasını meşgul ettiğini bu deyişiyle anladım. Garip mi bilmiyorum ama doktorumun düşünce akışına şahit olmak beni de rahatlattı. Sanki o ana kadar benim ne düşündüğümü, hissettiğimi pek düşünmeden saf mantıkla, kitaba göre hareket ediyor gibi geliyordu. Meğer onun da kendi endişeleri varmış.

38. Hafta

Bu hafta, bir süredir sıklaşan sorular iyice arttı: “Doğurdun mu?”, “Doğurmadın mı”, “Eee?”, “N’aptın?”, vb. Soran taraf genellikle bunun karşısındaki gebede nasıl bir ruh hali yarattığını pek bilmeden, belki de düşünmeden, tamamen merakına yenilerek sormuş oluyor. Aralarında sorusunu sorduktan sonra empati yapıp “Ya bu haftalarda bu sorular iyi olmuyordu değil mi?” diyen arkadaşlarımla gülüşerek durumu espriye vursak da sorulardan sıkıldığımı söyleyebilirim. Her soru geldikçe kendimi tez yazmanın son zamanlarında olan yüksek lisans öğrencisi gibi hissettim, sanki bir sorumluluğum varmış da yerine getirmiyormuşum gibi. Herkesin iyi niyetine hak vermekle beraber buradan da söylemek istiyorum: Gebeleri darlamayın, doğurduklarında nasılsa öğreneceksiniz. Hatta eliniz değmişken yüksek lisans ve doktora öğrencilerini de rahat bırakın.

Bu hafta artık gebeliğimle vedalaşmamın da son aşamalarındaydım. Artık ailemizi tamamlıyoruz ve hayat bize beklemediğimiz şeyler çıkarmazsa bu benim son hamileliğim. Bunu bilerek son zamanlarda çıplak karnımı daha çok sevip okşuyor, aynada hamile vücudumu daha çok seyrediyor, tekmeleri daha farkında olarak hissetmeye çalışıyorum. Önceki tecrübemden de biliyorum ki ne karnımın bu halini ne de bebeğimin hareketlerini hayal ederek tamamen hatırlamam mümkün değil, sadece olmuş olduğunu bileceğim. Bunu düşünerek her anının tadını çıkarmaya çalıştım, son zamanlarda artık sıkıntılı hale gelen bütün yanlarına rağmen, ve bu hafta artık bu hamileliğin bitmek üzere olduğunu kendime hatırlatarak içimden bu süreçle vedalaşma seansları yaptım. Özellikle son günlerde keyfinden çok sıkıntısını çekiyor olsam da hamilelikle vedalaşmak benim için hüzünlü bir süreç. Çok şükür sıkıntısız, keyifli ve sağlıklı bir hamilelik geçirdim, endişelerim ciddi boyutlara hiç varmadı. Vücudum, kemiklerim, kaslarım bu süreçte beni çok güzel taşıdı, bebeğimi büyütürken hayatımı sürdürmem için ortam sağladı. Ben de elimden geldiğinde ona kulak vermeye, ihtiyaç duyduğunda dinlendirip istediğinde hareket etmesini sağlamaya gayret ettim. Bu süreçte bana çok iyi gelen şeylerden biri de, başta hayal ettiğim kadar düzenli yapamasam da, buraya yazmak oldu. Haftalarımı daha farkında geçirmeme, notlar almama, içime dönüp neler hissettiğimi anlamama vesile oldu. Buna imkan sağlayan Elif’e ve okuyup paylaşan herkese teşekkür ederim. Bu muhtemelen son gebelik günlüğüm. Bundan sonra bebeğimle kavuşma hikayemi yazmayı umuyorum.

 

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

Bir yorum

  1. Merhaba Ozge,

    Ben de Odtu muhendislik mezunuyum ve 36 haftalik hamileyim. Seni ve surecini kendime cok yakin hissettim. Oglunla birebir gecen zamanlarindaki sikintini ben de kizimla hissediyorum. Yogun bir stres yasiyorum oncesinde.

    Yazinin sonlarina dogru epey duygulandim. Benim de son hamileligim. Tadini cikarmak gerekiyor son haftalarin galiba. Ben hala calisiyorum ve kafamda sadece bitiremeyecegim projeler var. Rahatlayip bebege odaklanmaliyim.

    Umarim kolayca dogumunu yapip ogluna kavusursun.
    Hersey gonlunce olsun.