6 Yorum

Yaz kızım: Annesi Ölmesine İzin Vermiyor

Yazar Hakkında

REYHAN KAYA DÖNMEZ – Sadece Reyhan, 38 yaşında, iki çocuğuna ana, burcu kova, gözü kara bir insan kişisi. Hayali Satürn halkasında iki çocuğuyla birlikte bisiklet sürmek ve sabahları uykusu bitince kendiliğinden uyanmak… Instagram: Reyhan Cadısı

Ebeveyn filmleri olsun, öğretmenlik filmleri olsun izlemeyi çok severim. Ebeveyn filmleri listemden My Sister’s Keeper (Kız Kardeşimin Hikayesi) filmini izledim geçenlerde… 2009 yapımı bir film; anne ve babası kızlarını doktora götürdüklerinde kızlarının lösemi olduğunu öğrenirler. Çocuklarının sadece birkaç yıl ömrünün kaldığını öğrenmek aileyi perişan eder tabii… Anne ve babası ne yapacağız diye her yolu denerlerken doktorun da tavsiyesi ile kızları Kate’e donör olması için bir bebek sahibi olmaya karar verirler. Sağlıklı bir bebekleri olur. Ablası için bebek Anna’dan ilk olarak göbek bağından alınan kan kullanılır, sonra iki kez kemik iliği alınır, testler, tahliller… derken Anna 11 yaşına geldiğinde Kate’in böbrek nakline ihtiyacı vardır ve kız kardeşi Anna’dan-tabii ki ona sormadan- böbreği alınacaktır. Bu olanların üzerine Anna, ailesinin onu ablasına tıbbi hizmet amacıyla kullandıklarından, onun sağlığını hiçe saydıklarından dolayı dava açar. Bu karar tüm aileyi parçalamıştır, çünkü Kate’e böbrek nakli yapılmazsa ölecektir. Filmde bunun üzerine gelişen ve değişen olayları izliyoruz.

Kitaptan uyarlama olan film çok hüzünlü (Okumak ve izlemek isteyenler için sonunu yazmıyorum, kitabın da filmin de sonu farklı). Benim filmi izleyip, üzerine bu yazıyı yazmama sebep ise, filmin altında yapılan yorumlarda genelde ‘Annenin herkes üstünde fazla söz sahibi olmasını sinir bozucu bulanlar’, annenin hasta çocuğuna karşı olan tutumunu ve çözümlerini yerden yere çalanlar oldu.

Evet, damdan düşeni en iyi damdan düşer anlar ama bu kadar film, dizi, kitap ne bileyim okuyoruz, izliyoruz, çevremizden dinliyoruz… İnsanın bir konuda empati yapabilmesi için ille de damdan düşmeyi beklemesi gerekmez değil mi?!

Bir film süresince belki anlayamadığımız şeyler vardır. Hayatta duymadığınız, çocuğunuz hastalandığında varlığından, isminden, cisminden ilk defa haberdar olduğunuz hastalıklar vardır. Hastalık gelmiş ve pişkince yavrunuzun bünyesinde yuva yapmıştır kendisine. Öylesine şundan, bundan, yan komşudan gelen bir melodi gibi kulağınıza çalınan sesler gitmiş, içinizde patlayan müzikten sağır olmuşsunuzdur. Hayatınızda çocuğum hasta olmadan önce, çocuğum hasta olduktan sonra diye miladi bölünmeler olmuştur. Ailenizdeki her üyenin ismi aynı kalırken, ruhu ve cismi yenilenip, baştan yazılmaya başlamıştır.

Çocuğunuzun hastalığıyla kendinizden yeni bir ben çıkmıştır. Konuyla ilgili deneyimli doktor ararsınız, aynı sonucu aynı kesinlikle söylese de doktorlar, deva hangisindedir deyip hepsine gidersiniz, uluslararası literatürde konuya ilişkin her şeyi tek tek okursunuz, o kadar çok okursunuz ki bazı doktorlardan daha çok bilen olursunuz, tıpta çığır açarsınız (bkz: Lorenzo’s Oil), okuyamaz okutursunuz, dil öğrenirsiniz, yurt dışından bulabildiğiniz bağlantılarla yabancı hekimlerden görüş almaya çalışırsınız, maddi ne varsa harcarsınız, kampanyalar başlatırsınız, kendinizden geçersiniz… Bazen aile üyelerinden de geçersiniz, yoldan çıktığınız geri döndüğünüz zamanlar olur. Zaman geçtikçe aile üyeleriyle sımsıkı kenetlenir, vakitsizlikten kavga bile edemez, yola daha güçlü devam edersiniz. Bazen de maalesef kenetlenmiş eller bir süre sonra yorulur ve gitmek ister, gider. Kimliği, sıfatı, anne-baba oluşu fark etmez, giden gider. Kalan çocuğunun sağlığı için, onun bu hayattaki sağlıklı tek nefesi için mücadeleye aynen devam eder. Hayat bu kimileri çok üzülür, yıkılır, kahrolur, yok olur; kimileri çok üzülür, teslim olur, savaşır, savaşır, savaşır…

Yıllar geçer…

Yılların içinden umutlar da geçer… Çocuğunuz size göre minicik olarak iyileşiyordur ama diğerleri?.. Yol aldığınız insanlarda yorulmalar başlar, vicdanı buna dayananlar ve vicdanı buna dayanamayanlar çocuğunuzun-sizin-ailenizin iyiliği (!) için-yıllar geçtikçe- en az bir tuğla alır karşınızda duvar örmeye başlarlar.

“Çocuğu rahat bırak”

“Ölmesine izin ver, ona acı çektiriyorsun”

“Bırak lütfen acıları dinsin”

“Biraz gerçekçi ol, yazık ettin bu çocuğa bunca sene”

“Bu dünyada çocuğu ölen tek sen değilsin”

“Kadere iman esastır”

“Hayalperestlik değil de ne bu, bu çocuğa acı çektiriyorsun”

“Senin amacın başka”

“Azraille inatlaşılmaz”

“Allah aşkına bu halde bu çocuk yaşasa ne olur”

“Çocuğun çektiği yetmiyor gibi bir de sen çektiriyorsun, şu halde makinalara bağlı yaşasa ne olur”

“Evet kimse evladı için böyle son istemez ama Allah’a tevekkül et”

Bir de en yakınınızda olanlar, sürecin en başından beri sizle olanlar vardır. Bu filmde ‘teyze’ oluyor bu ve diyor ki; “Çocuğunun hayatı için savaşan bu deli, gıcık anne olmasan, sen, sen olmazsın. Hiç vazgeçmediğini hissetmek senin için çok önemli. Verdiğin emeklerin boşa gitmesini istemiyorsun”

Çok acımasızca!

Anneyiz, babayız, teyzeyiz, halayız, amcayız, dedeyiz, anneanneyiz… Başka bedende doğsa da ruhumuzda büyüttüğümüz evlatlarımız var hepimizin. Bu evlatlarla ilgili her türlü sıkıntıyı çözmek için gayret ediyoruz. Zorlanıyoruz çözerken, yardım istiyoruz elbette. Yardım etmeyebiliriz, edemeyebiliriz. Bence bunda sıkıntı yok. Ancak o özel ebeveynlerin karşısına geçip onlara akıl vererek onları kınamaya da hakkımız yok.

Anlayamayız o anneyi-babayı biz, o başka bir yer seçer kendine bakmak için. İmanın yedinci şartı gibi “çocuğunu yaşatmak için” her şeyi yapmaya inanmıştır o. Kalpleri acılarıyla atarken kalplerine kalıcı kalkan gererler onlar. Ve öyle sizin kolayca dilinizden döktüğünüz “İzin ver ölsün huzura kavuşsun” dediğiniz şekilde çocuğuna ötenazi yapamazlar. Anlayamayız, anlayamazsınız, belki de hiç anlayamayacağız. Rabbim bununla kimseyi sınamasın.

Fakat sınayanları da uzaktan izleyip ya da geçerken uğrayıp ya da ne bileyim üç-beş-on-bilemedim aralıklı on beş gün uğradınız diye, doğru düzgün sorumluluk almadan, iyi polisi oynamayalım. Hasta çocuğu için mücadele eden anne-babaları (Filmler de özellikle anneler oluyor) olabilecek en nevrotik, en acımasız, en sert diye etiketleyip, günah keçisi ilan edilmelerini en hafif şekilde büyük haksızlık olarak görüyorum.

Kan kusan kızını elinden hiçbir şey gelmeyerek seyretmek zorunda olan anne-babaların yaşadığı şu dünyada anne olmak ne kadar zor, baba olmak ne kadar zor, Kate olmak ne kadar zor, Anna olmak ne kadar zor, ismini hatırlayamadığım abi olmak ne kadar zor…

‘Batıyorum, yüküm ağır’ diyorum. Eğer üzerimdeki yükten bir gıdım alıp da beni rahatlatmayacaksan lütfen yükümün üstüne yük bindirme, geç git… Geçerken sessiz olman yeterli.

Uzaktan baktığımız için her hayat bir film bizim için bir yerde. Kim haklı kim haksız anlamayız ya filmlerde bir yere kadar, ne deriz; herkes haklı, herkes iyi, ama yine de-böyleyken bile- bir şekilde mutlular işte. Mutluyuz biz, sen telaşlanma, lütfen sessiz ol ve çıkarken ışıkları kapa.

Kalpleri acılarıyla atsa da hep gülümseyen o özel ebeveynlere saygılarımla…

Konuk Yazarlık

BlogcuAnne.com’da yayımlanan konuk yazar yazıları, yazarın kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Sizin de söyleyecek sözünüz varsa konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

6 yorum

  1. Kate’i ben de da sevimsiz bulanlardanım. Kızının hastalığını, onu iyileştirmeyi kişiselleştirmiş gibiydi ve gözü başka bir şey görmüyordu. Halbuki Kate çocuklarının, ailesinin ve kendisinin yani kümülatif olarak herkes için en doğrusu neyse onu yapmalıydı.
    Belki kitabı küçük kızla empati yaparak okuduğumdan olsa gerek ona ve abisine çok haksızlık yapıldığını düşündüm. Ablasının hastalığı ve annesinin tamamen kızını iyileştirmeye odaklanması diğerlerinin de çocukluğunu çalıyordu ve hatta neredeyse sağlığını çalacaktı.
    Tabii roman ve kurgu yani kitaptaki hekimlerim pasifliği, ipleri anneye vermeleri, 11 yaşındaki bir çocuğun kardeşi için böbrek nakline alınması günümüzde kanunen olacak işler değil… Kitaptaki çocuklar da gerçek hayattakine nazaran olağandışı şekilde olgun ve affedicilerdi.

    Ders çıkaracak olursak neyse ki gerçek hayatta hasta çocuklarının bakımlarıyla ilgilenen anneler, sağlıklı çocuklarına olumsuz yansımalar olduklarını kabul ediyor ve başka şekillerde telafi etmeye çalışıyorlar. Bir annenin kardeşine böbreğini vermen lazım diyerek diğer çocuğunu ameliyat olması için baskı yapacağına da inanmıyorum.
    Eskiden hemen hemen her kadının 6- 7 yaşayan çocuğu 1- 2 tane de doğarken veya doğduktan bir süre sonra ölen çocukları oluyormuş. Allah verdi, Allah aldı; ölenle ölünmüyor deyip hayatlarına devam ediyorlarmış. Belki de ölümle de barışmak, kabullenmek ve onunla yaşamayı öğrenmek bazen herkes için en iyisi.

  2. En az bir evladı ile şuna benzer bir imtihandan geçmemiş birisinin kitap/filmdeki karakterlerin davranışlarını yargılamalarını anlamsız buluyorum. Kate şöyleydi annesi böyleydi demek bekara karı boşamak gibi birşey. Herkes doğru olanı yapmak ister. Ama doğru tek bir tane midir? Ya da var mıdır öncelikle? BelKi de bir kaybet-kaybet durumu mu, doğru olan diye birşey yok.. Doğru olanı kim bilebilir?

    • Yasal olarak canlıdan canlıya organ naklinde 18 yaş altındaki kişiler verici olamaz, kendileri isteseler bile onlardan organ alınmaz. Kadavradan yapılan bağışlarda yaş sınırı yoktur. Aynı şekilde, organ bağış kartı almak için de 18 yaşını doldurmuş olmak gerekir. Aklı başında bir doktor böyle bir operasyonu teklif dahi etmez.
      Kemik iliği nakli için bebek yapıldığı oluyor ama sadece ilik nakli işlemiyle sınırlı olur. O da kordon kanından yapılır, yeterli gelmez nakil verici +10 kiloda olunca yapılır. Yine normal bir hekim her ihtiyaç da kardeşini yedek parça olarak kullanalım demez ki her cerrahi işlem tedavi edici olduğu kadar sakatlayıcıdır. Doğrusu bu.

  3. Ah ne tanıdık bir konu 🙁 Filmi izlemedim ama bahsettiğiniz özel ihtiyacı olan, medikal olarak kırılgan olarak tanımlanan bir çocuğu olan anney(d)im. Çocuğuma teşhis konulduğu gün, tüm hayatım, tüm ezberlerim alt üst oldu. Bir yanda, çocuğumu yaşatmak için, hastalığını araştırma, doğru ve zamanında tedavi için, en iyi hastane ve doktoru bulma, umudunu kaybetmeme, sağ olan diğer çocuk etkilenmesin diye tiyatro oynama, ve aileyle/akrabalarla uğraşma hepsi üst üste gelmişti..

    Çocuğumun enfeksiyon kapmaması için kimseyi bebek görmeye misafirliğe kabul etmedim diye kırılanlar.. darılanlara çocuğumun hastalığını ve doktorların bebeğimi korumak için yapmam gerekenleri açıkladığımda, anlayış görmek yerine, “sizin ev de mayın tarlası oldu, gelemiyoruz bile artık” diye destek olanlar (!)..

    filmi seyretmedim, ama çocuğunu yaşatmaya çalışmak ve o ümitsiz de olsa çırpınma nedir iyi bilirim..Yazdıklarınızı da damdan düşen bir anne olarak içim acıyarak ve her satırına katılarak okudum..Hem hastalık sürecini hem de ardından maalesef kaybı yaşayan bir anne olarak, Allah kimseyi beni anlamak zorunda bırakmasın diyorum..