12 Yorum

Bardağı Taşıran Mimoza

Şebnem paylaşmıştı geçenlerde, mimoza almış, sonra birileri mimoza almamak gerektiğini söylemiş, çünkü Adalar’ın çiçeğiymiş mimoza ve oralardan yolup yolup satıyorlarmış; sonra Ada’da kalmıyormuş mimoza.

Üzülmüş Şebnem böyle bir bi’nevi katliama ortak olduğu için; bir daha almayacakmış mimoza. Haklı valla, ben de üzüldüm, ben de almam bir daha… Yani ben hiç mimoza almam ama olsun, ortak olmadığım bir katliamdan daha haberdar olmuş oldum böylece, bu da önemli bi şey.

Sevindim bak, ne iyi oldu, hakkında hiçbir şey yapamayacağım bir şey daha öğrendim şu hayatta. İyi bir bilgi oldu bu, bu sayede hiçbir mimoza ağacını kurtarmasam da denizyıldızı hikâyesinde olduğu gibi benim almadığım mimozaların olduğu ağaçlar kurtulur. Ben hiç mimoza almam ama alıyor olsaydım ve artık almamaya başlasaydım kurtulurdu yani.

Çok zor ve yoğun bir hafta geçirdim. Dört gün boyunca ne inen, ne çıkan, anlamsız bir ateşle evde kalmak zorunda olan bir çocuk; ha bugün ha yarın iyileşir diye gözüne bakan bir ben, iptal edilen planlar, yanıtlanmayan mesajlar, giderek biriken whatsapp bildirimleri, tesadüf çocuğun dört gün boyunca ateşli olduğu sırada işleri yoğunlaşıp o dört gün boyunca evi otel gibi kullanan bir koca, tam bu sıralarda düşüp elini acaba kırdı mı neyse ki sadece inciten bir yardımcı. Geri dönülmeyi bekleyen biiiiir sürü mesaj. Başlanmayı bekleyen bir o kadar iş…

Ve tabii bu arada benim çocuğumdan beş bilemedin on yaş büyük çocuklarını bir hiç uğruna yitiren anneler, onlar kadar olmasa da arada hatırlanan babalar, o kayıplara dair bir sürü hikâyeler, fotoğraflar, o sırada Ege Denizi’nde boğulan çocuklar, Yunanistan sınırında gazdan boğulan başka çocuklar, bu konuda hiçbir şey yapamamalar, mültecilere üzüldüğünüz kadar şehitlere üzülmüyorsunuz’cular, yalnız işinize gelen yorumları yayınlıyorsunuz’, feminizminiz sadece insanların dişisi için geçerli di mi, siz de hiç samimi değilsiniz’ciler, her tarafta siyah ekranlar, başımı Twitter’dan kaldırdığım anda çıkıverebilecek savaşlar, Türkiye’de Corona var mı yok mu kesin geldi ama söylemiyorlar’cular, hiçbir şey görüldüğü gibi değil yalnız’cılar, tutuklanan gazeteciler, onlarla birlikte tutuklanan ama onlar kadar konuşulmayan başka gazeteciler, bu gazeteciler neden o gazeteciler kadar konuşulmuyorlar, öldürülen kadınlar, o kadınların davaları, falan filana adalet’ler, filan falan yalnız değildir’ler, o sırada paralel evrende LGS’de bugün kaç soru çözdün yavrum’lar, ay gezi izin formunu yanıtlamadım’lar, şu okulu aramayı yine unuttum’lar, oğlanın antibiyotiğini verdin mi’ler, ve daha bir sürü şey…

Yapılacak, yüzlerce gibi görünen, irili ufaklı bir sürü küçük işin yanında, bir yandan da baktığım her yerde, elimi attığım her şeyde bugüne kadar bildiğim her şey yanlışmış, tuttuğum her şey sahteymiş, hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş, her şey görünenden çok daha fazlaymış gibi hissediyor ve bunların hepsini şimdi şu anda öğreniyor olmanın bedelini ödeye ödeye bitiremiyorum.

Tanımadığım, hiçbir zaman tanımayacağım insanların, kendim yaratmadığım ve çözmemin mümkün olmadığı sorunlarının altında ezile ezile bitemedim; hani böyle hafif sönmüş bir balonu avcunun içinde sıkarsın bir yandan vıcırtırsın ya, ordan ittirirsin öteki taraftan fıştırır, hah o balonum işte ben, bi o taraftan bi bu taraftan şişip duran ama bir türlü patlayamayan.

Okuyamayacağım kadar kitap, seyredemeyeceğim kadar film, izleyemeyeceğim kadar tiyatro, dinleyemeyeceğim kadar konser olmasına dertlenmekten, elimin altındakileri okuyamaz, izleyemez, dinleyemez oldum.

Yapabildiklerimin bir toplu iğne başı kadar kaldığı, yapamadıklarımın ise giderek büyüyen bir buzdağını andırdığı bir boyutta yaşıyorum. Ne kadar zamandır buradayım bilmiyorum ama bunu fark edip, yazıya dökmeye başladığıma göre buradan çıkmaya hazırım, en azından niyetliyim sanırım. Bu iyi bir şey.

Ayça’nın bizim sokağımıza taşınmasıyla giderek sıklaştırdığım anlık ev terk etmelerinin bu akşamki bölümünde, “Sana geliyorum” dememle birlikte “Koyuyorum” dediği çayı yudumlarken bana bardağı taşıranın ne olduğunu sordu. Bi sürü şey olmuştu aslında, yani kendi küçük hayatımda da olmuştu işte ergen oğlana kızmıştım falan ama aslında en çok dünyada olmuştu. Dünya çok kötüydü, hayat çok zordu, yani tamam bana zordu ama başkalarına daha da zordu. Yani o kadar çok şey olmuştu ki hangi birinden başlayacağımı bile bilmiyordum.

O sırada vazodaki mimozaları gördüm.

Dedim “mimoza.”

Dedi, “Ne mimozası?” 

Anlattım işte Şebnem almış da bi başkası da demiş de almamalıymışsın çünkü Adalar’ın çiçeğiymiş o, Adalar’da kalmıyomuş insanlar alınca.

“Aaa tüh vah, neyse almayız” falan dedi.

Ohhhh, bir mimozayı daha kurtardık! Sen yoksan bir eksiğiz!

Neyse sonra eve geldim ben. Doğan çocukların üçte birini yatırmış, diğer üçte ikisi Pokemon seyrediyor. Doğan’a dedim, “Ben çok yoruldum. Ama dedim öyle değil, hayattan yoruldum.”

Anlamadı.

Dedim, “Mimozaları biliyor musun, onları almamak gerekiyormuş.”

“Mimoza ne?” diye sordu. Dedim “Var ya hani sarkan çiçekler… Sarı sarı böyle…”

“Biz onlardan hiç almayız ki?” dedi.

Sahi… Biz hiç mimoza almayız ki?..

12 yorum

  1. Hislerime tercüman olmana bayılıyorum…

  2. Amaçsız boş ve mutsuz hissediyorum 3 yasında bi oğlum 2. Olsun baskısı elimden kayıp giden hayat son zamanlarda sevişmek için yanıma gelen koca okuyamadığım kitap çalışamadığım bir gün daha ve tekarara binmiş ev işleri gülmek bile yük yüz kaslarıma…

  3. Hayatımın son 4 ayı inanılmaz zor geçti benim için.Ailece kötü bir olay yaşadık.Tam herşey düzeliyor derken, şehitler, insanların acımasızlıkları, ülkenin vahim durumu VS. Derken halime sevinemedim hiç. Hatta daha çok kaygılı oldum. Bir debaktım ki, benim durum psikolojide sanırım Duygu durum bozukluğuna denk geliyor. Şimdi kendimi tedavi etme yollarına bakmaya başladım. Kendimden başkası beni iyileştiremez çünkü.Bende hiç. Mimoza almadım ama bu bilgiyi öğrenmek bana da çok iyi geldi.. Sevgilerimi yolluyorum sana Elifciğim.. 😘

  4. Dün aslında hiç kullanmadığım facebook 10 yıl önceki bi fotoğrafımı hatırlattı. Sonra eve gelen kocam makarnayi tencerede degil de mikrodalgada ısıtmam gerektiğini söyleyince birden ağlamaya başladım. 40 yaşım,15 yillik evliliğim,8 yaşindaki oğlum , 2 yıldır işsiz oluşum, ölen askerler,mülteciler,ekonomi, elimizden hiçbirşey gelmemesi. E meditasyon falan da yapiyorum ama işte 10 sene önceki fotoğrafim ve makarnanin mikrodalgada ısıtılması gerektiğini ters ters söyleyen karnı çok aç koca ağlattı beni.

  5. günler birbirini kovalıyordu ama günler aslında hiç geçmek bilmiyordu. içim acırken dünyaya acımıyor-muş gibi yapmakta olmak da acının çok koyulaştırılmış bir tipi ile yüz yüze olduğumu hatırlatıyor gibiydi.
    başladığı noktaya dönen bir plaktı hayat; aynı şarkı çalıyordu herbir melodisini ezbere bildiğim. ama sözleri yeniden yazılıyordu her dinleyişimde; ağırlaştırılmış, sakızlaştırılmış, ruhumun parlaklığını solduran,
    camın kenarına koymayı unuttuğun gün ışığı yoksunu çiçekli liriklerle bezeli. saplanan acının türü her defasında değişiyor.

    bu gürültülü sessizlik içinde her gün bir kilit daha vuruluyor kalbime..

    bu da bir iç dökme hikayesi işte.
    başı sonu yok.
    çok da önemi yok zaten.

  6. Ben de hiç mimoza almadım Elif, ama neydi beni bu kadar rahatsız eden, neydi ruhumu yoran, haykırmak istediklerim, üç çocuğum için kaygılarım! acaba mimoza alanlar mı sorumluydu Elif ahhhhh mimoza çiçeğim

  7. Bana kalırsa, aynı anda tüm dünyaya bağlı (Twitter, İnstagram, WhatsApp, Mail…) olmanın yarattığı baskıyı kaldıramıyoruz, beynimizin buna donanımı yok, aynı anda bilgi, acı, kızgınlık ve dahası… limitlerimizi aşıyor. Bu kadar acıya maruz kalmak, Otomatik Portakal’daki sahneyi hatırlatıyor.

    • Derya, kesinlikle katılıyorum. Bu kadar haberdar olmak, bu kadar veri akışı..Kaldıramıyoruz.

  8. Bak çok güzel ve çok önemli bir cümlen var Elif. Kilit noktası tam orası: “benim neden olmadığım dertler için dertlenmek”… Bunu acilen bırakmamız lazım. Elimizin yettiğince zaten yardım ediyoruz, neden olmadığımız sorunlar için suçlu hissetmek nedir? Sen kendi küçük evreninde adil misin, iyilikle sevgiyle yaklaşıyor musun, haksızlığı gördüğünde müdahale ediyor musun, tamam. Senin dışındaki sorunlar hakkında “diyet” ödemek zorunda değilsin!
    Bu bencillik değil. Kendini korumak, asıl faydanın bulunacağı alanı daraltarak gerçek anlamda fark yaratmaya çalışmak. Ha tabii ki mülteciler için yüreklerimiz parçalanıyor, şehitlere üzülüyoruz ve elimizden gelen “farkındalığı yaratmaya” çalışıyoruz ama müdahale ve değişim, bunlar seni aşan konular. Yaratmadığın dertten mesul değilsin. İnsan gibi yaşa, yakın çevrenin iyiliğine odaklan, herkes bunu yapsa zaten değişecek herşey…

  9. Hiç bişeye yetişemeyip kendime dair hiçbirşey yapamadığım için hayıflanırken,enazından tam da beni anlatıyor dediğim güzel bir yazı okumanın mutluluğu 🙂 hep yazın.sevgiler

  10. ” Bazen, gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum. ” Goethe.