16 Yorum

Beş Dakkada Değişir Bütün İşler

“Her şey … ile başladı” cümlesindeki nokta noktanın ne olduğunu hatırlayamayacak kadar hızlı gelişti olaylar. Tek bildiğim, Çin’de bir virüs salgını başlamıştı ve biz şimdi evdeyiz.

Virüsün bizimle ne ilgisi vardı alla’sen, Çin’de hep bi şeyler olurdu, Ebola (yok, o Afrika’da mıydı?), SARS, kuş gribi… Dünyanın öbür ucundaki şeylerdi bunlar. Bize en fazla ekranımıza aldığımız Hollywood filmleri kadar yaklaşabilirdi.

Çok dramatik olacak belki ama bu yazıyı gelecek nesillere yazıyormuşum gibi hissediyorum kendimi, ya da bir nevi “message in a bottle” – içine not yazdığın şişeyi denize bırakırsın ya hani kimlerin okuyacağını bilmeden… Bu süreçten canlı çıkmayacağım gibi bir hissim yok ama farklı çıkacağım kesin. Şu yaşadıklarımızı yaşayanlar bir daha aynı insanlar olmayacaklar bence.

Son bir ayda dünyanın çeşitli ülkelerinde belki de yüz milyonlarca insan tarafından kurulan bir cümleyi ben de kurmaktan kendimi alamıyorum: 10 gün önce, biri bana bugün yaşadıklarımızı yaşayacağımızı söylese “Sen fazla film seyrettin herhalde” derdim. Öyle bir inanamamazlık ve şok içindeyim, içindeyiz.

Gerçekten de, Sağlık Bakanı’nın önce “Türkiye’de coronavirüs olma ihtimali yüksek” ve hemen ardından “İlk vakayı tespit ettik” demesiyle başlayan ve 10 günde başdöndürücü bir hızla olup bitenleri gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçirecek olursak, şokta olmamamız mümkün değil. Önce okullarda düzenlenen etkinliklerin iptal edilmesi, hemen ardından okulların hepten tatil edilmesi, o sırada tiyatro ve kültürel etkinliklerin ertelenmesi, gece kulübü, bar vb. eğlence yerlerinin kapatılması ile başlayan süreç giderek birçok şirketin evden çalışmaya dönmesi, süper ligin ve diğer spor faaliyetlerinin durdurulması, ve bu satırları yazdığım an itibarıyla, virüsün en çok etkilediği söylenen 65 yaş üzeri vatandaşların dışarı çıkmalarının sınırlandırılması ile devam ediyor. Ben bu yazıyı yayına alana kadar sokağa çıkma yasağı ya da şu an aklımıza dahi gelmeyen bambaşka bir gerçekliğe geçmiş olabiliriz, öyle hızlı ilerliyor her şey…

Oysa bundan 10 gün önce hiçbir şeyin farkında bile değildik. O gece Ayta Sözeri konserine gitmiştik; ondan birkaç gün önce, 8 Mart’ta -ki son yılların en coşkulu 8 Mart’ıydı- onbinlerce kadın sokaklarda yürümüştük; bütün bunların neye mal olmuş olabileceğini şimdi anlıyorum.

Geldiğimiz noktada kendi kişisel alanımız dışına çıkamıyor gibiyiz, ki okulların tatil olması ve herkesin evde olması sebebiyle metrekareye düşen kişi sayısı arttığı için o kişisel alan da sürekli ihlal altında. Son 10 günde kimsenin bana ‘anne’ demediği, benim de kimseyle konuşmadığım tek 10 dakika, arabaya atlayıp, kliması bozulan halama elektrik sobasını götürdüğüm 10 dakikaydı.

Günler o kadar hızlı geçiyor, bir yandan da o kadar birbirine benziyor ki hangi gün ne yaşandığının ayırdını yapamıyorum. Zaten arada İstanbul’dan Bodrum’a, kapıdan kapıya 6 buçuk saatte geldiğimiz bir günü saymazsan bu son 10 günün, özellikle de kendimizi karantinaya aldığımız 8 günün her biri bir diğerinin aynısı.

Evet, “Pis yazlıkçılar, şuursuz tatilciler” sözlerinin hedef tahtasında ben de varım sanırım. Ne diyeyim; İstanbul’da kendimi güvende hissetmeyip daha güvende hissedeceğim bir yere gelme ihtiyacı hissettiğim için, bu ‘daha güvenli’ olacağını düşündüğüm yer de ailemin birkaç yıl önce taşındığı Bodrum olduğu için hepinizden çok özür dilerim sevgili birkaç-senedir-Bodrum’da-yaşayınca-kendini-Bodrum’un-toprak-ağası-sanan-herkes. En son baktığımda Türkiye sınırları dahilinde bir yerden bir yere seyahat edebilmek için pasaport gerekmiyordu ve galiba ailem Urfa’da ya da Zonguldak’ta falan yaşıyor olsaydı sorun olmayacaktı, ancak sanırım herkesin “sayfiye yerleri” dediği, medyanın “akın akın geliyorlar” dedikleri şehirlerde bir çeşit gizli vize uygulaması olacak ki, her yaz yüz yüze baktığımız birisi bana, gözlerimin içine baka baka üstelik, her yıl başını okşadığı çocuklarımın da gözlerinin önünde “Keşke gelmeseydiniz” diyebildi. Gerçekten hayatımın en dumur anlarından biriydi ve ben “Yazın kahvaltı evinizi tıka basa dolduran insanlara velinimet olarak bakmakta sorun yok, ama aynı insanlar aynı evlerine (ya da benim gibi ailelerinin yanına) kışın ve olağanüstü sebeplerle geldiklerinde mi istenmeyen vatandaş oluyorlar?” diye sormadım. “İstanbul’da kendimizi güvende hissetmedik” dedim sadece. Bize bunu söyleme cesaretini de, belediye başkanının yatak kapasitesinin az olduğunu, insanların gelmemesi gerektiğini söyleyen beyanından alıyordu sanırım. Başkanın Twitter’daki paylaşımına “Alt yapı yerinde sayarken konut izni vermeye neden devam ediyorsunuz?” diye soranların bu soruyu sorma hakkı bakidir herhalde.

Elbette İstanbul’u terk eden bütün yazlıkçılar (!) adına konuşamam; ancak kendi adıma söyleyecek olursam, burada İstanbul’da sürdürdüğümüz karantinalı hayatı devam ettiriyoruz biz, evin içindeyken çok daha kısıtlı bir şekilde üstelik. Evet, nüfus yoğunluğunun İstanbul’a göre çok daha az olmasından cesaretle hava almaya çıkıyoruz (gerçi İstanbullular da bugün Caddebostan’a, Bebek sahiline, Belgrad Ormanı’na çıkmışlar yarabbi şükür) ama özellikle evde çok sınırlıyız. Doktor halamın da yönlendirmesiyle annemlerle aynı evde ancak ayrı hayatlar yaşıyor, çocuklarla iki-oda-beş-kişilik bir hayat sürdürüyoruz (evin ikiye bölünebilir olması ve aynı ortamda olmak zorunda olduğumuz sayılı anlarda da annemin diktiği maskeler bunu kolaylaştırıyor). İstanbul’daki merkezi ısıtmalı, 24 saat sıcak sulu konfor alanımızın dışına çıkmak şu andaki en büyük sıkıntımız ve hayatımızın son 10 günde nasıl değiştiğini düşünecek olursak bunu ciddiye almak çok şımarıkça olurdu.

Bir yandan bu işi ciddiye alanlar olarak şoktayız, bir yandan da durumumuza çok kolay alıştık sanırım… Normal şartlarda geçtiğimiz hafta Dijital Topuklar olarak bir etkinliğimiz olacaktı bizim, kitabımla ilgili bayağı bir yol kat edecektim bu hafta; hafta içi Derya’yı okula bıraktıktan sonra sahilde yürüyüş yapacak, bugün Derin’in piyanoya götürecektim. Bunların hepsi şu an o kadar uzak görünüyor ki, sanırsın 10 gün önce değil, 10 yıl önceydi hepsi…

Öte yandan, hayatı idame ettirmek için ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu yeniden hatırladığımız bir süreçteyiz. Her yaz incecik yazlıklarla sığdığımız şifoniyere bu kez kışlıklarımızla yerleştik ve döndüre döndüre giydiğimiz üç beş parça kıyafetin dışında bir şeye ihtiyacımız olmadığını yine, yeniden anlamış olduk böylece… Bunda yangından kaçar gibi toplanıp gelmemizin de etkisi var kuşkusuz; o kadar ki ben de, Doğan da pijama almayı unutmuşuz yanımıza ve onlardan ödünç aldığımız pijamalarla annem ve babamın 30 yaş gençleşmiş birer replikasına dönüşüyoruz akşamları…

Okulların olmayışı şu süreçte çok işime geldi. Hatta en çok işime gelen şey diyebilirim. Bir zamanlar “deli işi” dediğim ev-okulu zaten uzun zamandır denemek istediğim bir şeydi; özellikle de “aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık” dediğimiz bu LGS senesinde. LGS olayı da çok garip bir hale büründü. “Maddi manevi haddinden fazla yatırım yapmayalım, ciddiye alalım ama abartmayalım, burası Türkiye belli olmaz, soru çalınır, sistem değişir, 5 dakkada değişir bütün işler” diyorduk ama global virüs salgını aklımıza gelmemişti hiç. Bu da oldu. Şimdi LGS’nin ne zaman olacağı bile belli değil.

Okulların tatil olmasıyla birlikte sosyal medyada çocukla yapılacak şeyler, seyredilecek filmler, okunacak kitaplar, izlenecek konserler, ziyaret edilecek sanal müzeler, birlikte yapılacak kekler börekler gibi bilgi ve aktivite bombardımanında boğulduktan sonra akışa bıraktık kendimizi… En büyük gayretimiz Deniz’in LGS performansının yerlere düşmemesine uğraşmak oldu (günde yarım saat bile olsa mutlaka soru çözsün, süreçten kopmasın demişti matematik öğretmeni) ve tüm bu delilik başlamadan kısa süre önce karşımıza çıkan Meral Hoca‘nın  desteği tam zamanında imdadımıza yetişti…

Şimdi Pazartesi itibarıyla bakanlığın #tatildeğiluzaktaneğitim dediği şey başlayacak ve yepyeni bir sürece gireceğiz. Çocuklar bu dijital dönüşümden dolayı çok mutlular, bakalım bu belirsiz süreç devam ettikçe de öyle olacaklar mı?…

Kendi küçük hayatımız kendi içinde farklı da olsa şimdilik istikrarlı bir akışı devam ettiriyor gibi görünüyor ama ortalık çok karışık aslında. Sağlık çalışanlarının yetersiz koşulları, hizmet içi eğitimde yaptığı bir konuşmada meslektaşlarına vaka sayısının (birçok kişinin bildiği gibi) resmî olarak belirtilenin çok üstünde olduğunu söyleyen bir doktor hakkında soruşturma açılması, corona tehlikesi bilinmesine rağmen umreden dönenlerin ellerini kollarını sallaya sallaya yurda girip dört bir yana çil yavrusu gibi dağılmaları, isyan bayrağının yükselmesiyle birlikte yerleştirildikleri yurtlarda sabaha karşı öğrencilerin kapı önüne konulması gibi şaşırtmayan ancak öfkelendiren olaylar ise nasıl bir ülkede yaşadığımızı yeniden hatırlatıyor bize… Bir özel okulda öğretmen olan arkadaşım, ortaokul çağındaki iki çocuğunu her gün evde yalnız bırakıp okula gidiyor çünkü uzaktan eğitim için video çekmesi gerekiyormuş okulda… Bu videolar neden evden çekilemiyor, öğrencilerin okula gitmesi riskliyken öğretmenlerin gitmesi riskli değil mi soruları ise, diğer birçok soruyla birlikte boşlukta kayboluyor.

Kendimizi kısmen de olsa güvene aldığımız evlerimizde, önümüzdeki aylarda kiralar/faturalar/taksitler nasıl ödenecek kısmında giderek tıkansak da, yoğun tempolu hayatlarımıza gelen zorunlu bir molanın tadını çıkarmaktan başka yapacak bir şeyimiz yokmuş gibi görünüyor. Tabii bunu, #evdekal çağrılarına uyabilen şanslı orta/üst sınıfın bir üyesi olarak yazıyorum. Sosyal medya bu çağrılarla inlerken, bu çağrıları duymayan, duysa da ertesi gün eve ekmek götüremeyeceği için uyamayan çoğunluğu evde kalmaya ikna edebilecek tek şey sokağa çıkma yasağı, ki o da şu koşullarda pek mümkün görünmediği için, gerçekleşmesi halinde çok çok kötü durumda olacağımızı kabul etmek lazım belki de…

Ben çok üretken olamıyorum bu süreçte. Akşam 10-sabah 7 arası kendime getirdiğim sosyal medya sınırlandırmasını tamamen kaldırmış durumdayım, neredeyse uykuya dalana kadar kendimi Twitter’dan alamıyorum. Çocuklarla tek bir kek yapabilmiş değilim, yulaf ezmesine yoğurt ve kuru üzüm karıştırmak iş görüyor hepimiz için.

Değişik ruh halleri arasında gidip geliyorum. Kaygı bunların başında geliyor. Sağlığımız ne olacak? Diyelim ilaç ya da aşı bulunana kadar veya virüs insanları öldürünce kendi de öleceğini anlayana kadar korunmayı başardık, ya da yakalandık ve ölmeden atlattık, bu dönem ne kadar sürecek? Evde kalıyor olmanın bir yandan para kazanmıyor olmak anlamına geldiği günler uzadıkça, hayatı nasıl devam ettireceğiz? Bu sorular hele de gece saatlerinde aklıma düşerse eğer uyumakta zorluk yaşıyorum.

Hayat normal akışında devam ediyor olsaydı eğer, yoğunluktan, koşturmaktan görmeyeceğim insanlarımı özledim. Normalde sık görmediğim insanları görüntülü arayıp konuşasım, kimilerine her gün telefon açasım var.

Bu Corona olayını en az hasarla geride bırakırsak eğer -ki Sağlık Bakanı’nın gece yarısı açıklamalarından takip ettiğimiz rakamlar maalesef pek de öyle olacakmış gibi göstermiyor- insanlığa dair iyi ve kötü pek çok şey öğrenmiş olacağız. Şimdi, saatler gece yarısına doğru ilerler ve Sağlık Bakanı’nın “Maalesef bugün X pozitif vakamız ve Y ölümümüz var” diyeceği Twitter paylaşımına doğru geri sayarken kendi küçük dileğimi şuraya bırakıvereyim yeniden… Ve Gezi’nin bize bıraktığı en güzel sloganlardan birini tekrarlayayım: Kurtuluş yok tek başına… Ya hep beraber, ya hiçbirimiz. 

 

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

16 yorum

  1. Kendinizce elbette hakli sebepleriniz var Bodrum’a gitme konusunda, belki buraya yazdiklarinizdan da fazla. Ama onemli bir nokta var ki, cok fazla insan sizin yariniz kadar hakli sebeplerle yer degistirdiginde, kucuk yazlik alanlara gittiginde zaten İtalya olmak kacinilmaz. Cunku orada insanlar yer degistikce kontrol kayboldu ve su an durum korkunc, ozellikle de bunun yasandigi belli bolgelerde – ornek Lombardiya. Sizi anliyorum ama umarim yazdiginizdan kendine ornek alip İstanbul’dan ayrilan ve ailelerinin yanina giden insanlar olmaz.

    • Endişenizi anlıyorum ve bunu yazıp yazmamak konusunda düşündüm ancak yalan söyleyebilen bir insan değilim ve ne kadar olacağını bilmediğim bir süre boyunca olmadığım bir yerdeymişim gibi yapamazdım. Bu konu ne zaman açılsa İtalya örneği veriliyor; ama gerek orada yaşayan ve sürece tanık olanlardan, gerekse yakınımdaki doktorların değerlendirmelerinden, bu benzetmenin Türkiye için tam karşılık olmadığını biliyorum. Umreden dönenlerin serbestçe gezdiği, Paris’ten dönen yolcunun karantina grubundan seçilip çıkarıldığı, İstanbul’da son birkaç gündür uygulanan yurtdışı dönüşlerindeki karantinanın diğer şehirlerde uygulanmadığını düşününce, İtalya örneğinin tek başına yeterli olmadığı ortada diye düşünüyorum.

  2. Tüm kaygılarla beraber birde bu durumun ciddiyetini anlatmaya çalışmak en sevdiklerime..Emeğinize sağlık❣️

  3. Dilerim bu süreç hepimiz için daha da yıpratıcı ve zorlayıcı olmadan en az hasarla atlatırız.🥰

  4. Elif hanım elinize sağlık güzel tespitler 👏 mailime dönüş yapmanızı bekliyorum ben hala tüm sağlık çalışanları adına sizin gibi topluma hitap edebilecek insanlara ihtiyacımız var ❤️ Bizlerin de en azından çocuklarımızı korumamıza fırsat verin 🙏

  5. Eşim Silivri’de 28 kişi kapasiteli koğuşta 35 kişiyle kalıyor diye kafama takıyordum. Cezaevi bu süreçte tedbir(!) olarak 3 koğuşu boşaltıp, gerekli olursa karantinaya (nasıl bir karantina) dönüştürecekmiş diye diğer koğuşların nüfusunu 45-55 kişiye çıkarmış. Bu kadar kişi aynı koğuşta 2 duş ve 3 WC kullanıyorlar. Temizlik malzemeleri kısıtlı. Her gün sayım ya da başka sebeplerle günde en az iki kez yaklaşık 15 memur koğuşa giriyor. Orada bir kişinin enfekte olması hepsinin sonu demek. Ve eşim tutuklu koğuşunda yani hiçbirinin kesinleşmiş bir hükmü yok, yargı süreçleri devam ediyor. Zaten suçlamalar 6 yıl önce bankaya para mı yatırdın, listedeki şirket/kurum/okul vs mi çalıştın, sendikaya mı üye oldun, kimse yok mu derneğine SMS mi attın gibi suç olmayan ve “delil” karartma imkanı olmayan sebepler. Yani pekala tutuksuz devam edebilirler yargılamalara ki zaten en başından beri asla adil olmayan bir yargılama süreci ama bu başka bir konu… bir de bunları kimseye anlatamama durumu var. İktidarı ayrı muhalefeti ayrı onbinler üzerinden siyaset yapıyorlar ama evrensel hukuk, insan hakları vs hep rafta…
    beni geceleri uykusuz bırakan en büyük sorun bu olduğu için, virüs tehlikesiyle endişelerim tavan yaptığı için başınızı şişirdim. İyi geceler, sağlıklı gelecekler!

    • Ben de Elif hanımın en çok bu konularda ses çıkarmamasına şaşkınım. Neden diyorum bazen, neden. Onlarca kadın tutuklandı, çocukları da onların yanında… Ve en çok ses çıkarmasını beklediğim insanlardan biri olan Elif hanimdan hiç ses seda yok. Lütfen Elif hanim, lütfen. Cezaevlerindeki insanların bir an önce tahliye edilmesi gerekiyor, imza kampanyası başlatıldı. Vicdanınin sesini bastırmamış küçük bir kesim olan milletvekilleri, sanatcı ve aydinlar cılız da olsa ses çıkarmaya çalışıyor. Lutfen siz de onlarin sesleri olur musunuz?

      • Sizi hayalkırıklığına uğrattığım için üzgünüm ve bu “sessizliğimde” bir kasıt aramanızdan dolayı da ben çok şaşkınım. Doktorlardan, kamu görevlilerinden, bir sürü farklı kesimden mesajlar geliyor ne zor durumda olduklarına dair. Yetişemeyeceğim, taşıyamayacağım kadar fazla bazen… Takdir edersiniz ki bu süreçte benim de devam ettirmek zorunda olduğum bir hayatım, bakmakla yükümlü olduğum çocuklarım var. Bu süreçte bazı şeyleri gözden kaçırmanın ya da yetişememenin vicdanın sesini bastırmakla değil, ölümlü/kusurlu bir insan olmak ve her şeye yetişememekle ilgisi olduğunu fark etmenizi dilerim.

        • Elif hanım, bu sıkıntılar yeni başlamadı ki, sadece şu an kaygı en üst düzeye ulaştı. Kadın hakları konusunda takdir ederek takip ettiğim sizden, en azından anneler için, daha iddianame bile hazırlanmadan cezaevinde tutulan kadinlar için ses çıkarmanızı beklerdim. Uzun zamandır da bekledim. Sadece virüs konusu kaygımızı tavan yapınca bunu paylaşmak istedim. Sevgiler.

    • Endişelerinizde çok ama çok haklısınız. Bu süreç çok geniş bir mağdur kitlesi yaratıyor, bazıları diğerlerine göre çok daha fazla ve çok daha görünmez…

  6. Endişelenmekte haklısınız, haklıyız. Endişelenmemek abes olurdu. Ama bu süreci uzmanladın dediklerini dinlemekte, tehlikenin önemini bilen bir bilinçlilikle atacağımızı düşünüyorum. Rabbim daha beterinden korusun.

  7. “Doktor halamın da yönlendirmesiyle annemlerle aynı evde ancak ayrı hayatlar yaşıyor…” cümlesi, aklına estiği gibi yaşamayan ve hatta yapılması gerekenleri bir uzman görüşüyle destekleyen biri olduğunuzun açık göstergesidir. Başka söze ne hacet…sevgiler&sağlıklı günler

    • Doğrusu son günlere kadar bu kadar bi haber yaşayıp şok olmanıza da ben şok oldum. Ayrıca boyle bir dönemde sizden Bodruma gitme hikayenizi değil, daha kapsayıcı bir yazı yazmanızı beklerdim. Lütfen kusuruma bakmayın.

      • Şimdi siz deyince baktım; 21 paragraflık yazı yazmışım, sadece 2’sinde seyahatimizden bahsediyorum. Nasıl bir yazı bekliyordunuz bilmiyorum ama günde 24 saat, haftada yedi gün 3 çocukla yapış yapış olduğum şu süreçte daha “kapsamlı” bir yazı yazamadığım için siz kusura bakmayın.

  8. Hem Instagram’daki hem buradaki postu yorumlarla beraber okudum. Buradaki tepkiler anlamsız gelmedi. Uzun zamandır bu site (blog sayfası değil artık, çok ) blog yazan bir annenin hayatından çıkıp toplumsal sorunların yer aldığı bir öncü platform kimliği kazandı. Bununla beraber sizin ‘online persona’nız da samimi blogcu anne’den üç çocuklu evden çalışan kadın kimliğine evrildi. Bu değişikliğin sizin kişisel evriminizle ilgili olduğu kadar bilinçli bir seçim olduğunu da düşünüyorum. O candid bloger mom arada kendini gösteriyor, ama yıllardır giderek azaldı. Artık feminist WAHM-with-three-kids baskın. Dolayısıyla üstte yazanların hayalkırıklığını ve tepkilerini hafife almamanızı dilerim. Kasıtlı olarak bazı konuları yok saydığınızı zannetmiyorum, bunu da ekleyeyim.

    • Blog yazmaya 2009’da başladım, Nisan sonunda 11 yıl olacak. 43 yaşındayım, hayatımın dörte birine tekabül ediyor sanal platformlardaki varoluşum. Elbette bu süreçte değişiklikler, büyümeler, evrimler geçirdim; çocuk sayım, yaşantım, hayata bakışım değişti. Bununla birlikte, hem erişebildiğim kitle büyüdü, hem de benden beklentiler arttı; bunu da görüyorum. Ve ne zaman o bahsettiğiniz “candid blogger mom” ortaya çıksa (ki özüm o), bu, daha fazlasını bekleyen kitlede hayal kırıklığı yaratıyor. Böyle zamanlarda neden yazıyor oldumu hatırlatıyorum kendime, çünkü birilerinin beklentisini karşılamak üzere yazmak beni tatmin etmiyor, kaldı ki herkesin beklentisini karşılamak mümkün olmayacağı için hayalkırıklığına uğrattığım bir kesim olmaya devam ediyor. Dolayısıyla bu gerçeği kabul ederek yola devam etmek sanırım tek yapabileceğim şey. Söyledikleriniz çok kıymetli ve içime bakmama da sebep oldu, teşekkür ederim.