9 Yorum

Sıfır Noktası

Koronavirüs salgını başlayıp da evlerimize tıkılmaya başladığımızdan bu yana değişik görüşler dolaşıyor ortada. İnsanlığın ettiğini bulduğu, doğanın insana bir ceza verdiği ve haddini bildirdiği de bu görüşlerden biri.

Doğa insana ceza veriyor mu, haddini bildiriyor mu bilemem; ben doğanın da iyi ya da kötü bir niyeti, cezalandırıcı bir kibiri falan olduğuna inanmıyorum. Doğa var. Hep vardı. Hep de olacak. Ve insan onun umurunda değil.

İnsan da doğayla birlikte, doğanın içinde, bazen ona rağmen ama aslında onun sayesinde yaşayan organizmalardan biri sadece… Evet, özellikle teknolojinin gelişmesiyle birlikte doğaya zarar verebilecek şekilde yaşamaya başladı ama işte n’oldu? Gözle görülemeyen bir virüs hayatı durdurdu. İtalya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük felaket yaşanıyormuş. Salgın yüzünden dünya üzerinde bir milyardan fazla öğrencinin eğitimi kesintiye uğramış. Bazı havayolları bütün uçuşlarını durdurmuş vaziyette. Ve bu daha sadece başlangıç.

Dolayısıyla bu olanlar her ne kadar doğanın insana haddini bildirmesi olmasa da, insanların haddini bildiği kesin. Bir kısmının en azından. Ben de onlardan biriyim.

Bu sabah Derya “Anneeee kakam geldiiii!” diye bağırdığında kahkahalarla gülmekte olduğum bir rüyanın tam ortasındaydım. Saatler 7’yi gösteriyordu; bir Pazar sabahı için erken ama hiç olmazsa eski günlerdeki gibi zifiri karanlık değildi ve tabii ki ondan sonra o rüyaya da, rüyamdaki neşeli halime de geri dönemedim. Kalktım ve güne başladım.

Son iki haftadır benim için güne başlamak demek, çoğunlukla makineye çamaşır koymak demek. Aslında evde olduğumuz herhangi bir hafta sonu da öyle; sadece iki haftadır her gün evde olduğumuz için her gün hafta sonu gibi geçiyor. Deliye her gün bayram gibi bir şey. Normalde beş kişi olan, korona süreci başladığından beri annemlerin yanında olmamızla yediye çıkan nüfusumuz, her ne kadar evin içinde olmamızdan dolayı aynı kıyafetleri döndüre döndüre giymemize sebep olsa da en nihayetinde çarşaf değiştiriyorsun, havluları yıkıyorsun, masaörtüsü kirleniyor derken minimum su tüketimi ve maksimum verimi hesaplamak üzere bir çeşit mühendislik gerektiren bir çamaşır işi var evde.

Bu sabah da çamaşırları makineye koyduktan kısa bir süre sonra şakır şakır yağmur yağmaya başladı. Ay resmen gözlerimize inanamadık çünkü telefondaki hava durumu uygulaması parçalı bulutlu gösteriyordu. Ben de, annem de, bir dışarıya, bir telefonumuzdaki parçalı bulut ikonuna baktık. Gözümüzle gördüğümüze inanmayıp elimizdeki telefondan teyit etmeye çalışmamızı nasıl açıklamalı, bilemiyorum.

Telefona bakmamın sebebi gözümle gördüğüme inanmamanın da ötesinde, yağmurun ne kadar süreceğini anlamaya çalışmaktı aslında… Çamaşır makinesi bütün olağanlığıyla çalışıyordu ve bir iki saat sonra bittiğinde o çamaşırları asacaktım. Eşekkafalı uygulama resmen yalan söylemişti; yağmur yağacağını bilsem makineyi çalıştırmazdım ben, hayret bir şeydi! Sonra bir anda, tek derdimin, yağmurun yağmaya devam etmesi halinde çamaşırı asamayacak olmam olmasına sevindim.

Sonra yağmur durdu. Güneş açtı. Daha da sevindim.

Salgının ilk günlerindeki sosyal medya bağımlılığım son günlerde biraz dizginlendi. “Beş dakika bakmazsam bir dünya yerinden oynar” endişesinden “Acaba bana iyi gelecek neler okuyabilir/izleyebilirim?” kafasına daha sık geçer oldum ve bu çok iyi bir şey. Yine de geceleri yatarken romanıma teslim olmak yerine Twitter’la kendimi uyuşturmaya devam ediyorum. Süreç normalleştikçe, yani şu an yaşadığımız durumu biraz daha kabullenip normalimiz haline gelmeye başlayınca (ki bu iyi bir şey mi, bilmiyorum) geceleri kitap okuyabilmeye dönebilmeyi umuyorum.

Birçok şey dijitale taşınmaya başladı bu süreçte, ben de hem tüketim hem de üretim anlamında bundan payımı alıyorum. Ajandamdaki yüz yüze olan etkinlikler, toplantıların çoğu iptal oldu; olmayanlar dijitale evrildi, çok küçük bir kısmı da ilerleyen haftalara ertelendi ki gerçekleşeceğine dair ciddi şüphelerim var.

Tıpkı Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Erteleme söz konusu değil” dediği LGS ile ilgili ciddi şüphelerim olduğu gibi. 30 Nisan’da okulların açılabileceğini de, 7 Haziran’da sınav olabileceğini de hiç sanmıyorum; dilerim olaylar beni yanıltacak şekilde gelişir.

İki haftadır her uyandığımızda gözümüzü bambaşka bir dünyaya açtığımız şu günler, birçok insanda olduğu gibi bende de müthiş bir tedirginlik, geleceğe dair endişe, hayatı ne şekilde devam ettireceğimize dönük kaygılar yaratırken, bir yandan da bu zorunlu olarak evde olma ve hayatı basitleştirmek durumunda olma hali, hayata dair ihtiyaçlarımı, beklentilerimi, hedeflerimi de gözden geçirmeme ve tartmama yardımcı oluyor. Bugün okuduğum bir yazı

modernliğin en büyük başarısı olan ve modern olanın merkez üssü olarak kodlanan kalabalık şehir mitosu salgın yüzünden büyük çöküş yaşıyor. Salgın bildiğimiz manada şehir ve şehirleşme süreçlerinin de sonunu getirecek görünüyor. Ezcümle modernliğin kitlenin içinde özgürlük ve güvenlik vaat eden paradigmasının sonuna gelmiş bulunuyoruz.

diyordu. Bir başkası, her ne kadar Amerika özelinde yazılmış olsa da Türkiye ile benzerlikler gösteriyor ve “iş-ev dengesi” olarak adlandırılan kavramın nasıl da bir anda unutulabileceğini, unutulamayacak ya da vazgeçilemeyecek şeyin aile (daha doğrusu hayatı paylaştığınız insanlar) olduğunu anlatıyordu. Bir diğeri ise bardağın dolu tarafından bakıyor ve “Gençlerimiz, çocuklarımız; bütün hayatları boyunca duymadıkları kadar sadece son iki hafta içinde ‘bilim’ kelimesi duydu, ki bizim gizil öğrenme dediğimiz kavram açısından hiç de yabana atılacak bir durum değil” diyordu.

Tüm bunlar bu süreci teorik olarak yorumlamaya yararken, sosyal bilimcilerin “Salgının sonuçları can kayıplarıyla sınırlı kalmayacak, halkın sorunları bir bütün olarak görülmeli” şeklindeki çağrıları ve ekonomistlerin, dünyadaki egemen güç olan neoliberal rejimlerin insan hayatıyla ekonomik büyüme arasında bir seçim yapmakla karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermesi bize, yaşadığımız şeyin kendi küçük hayatımızın ne kadar ötesinde olduğunu hatırlatıyordu: “Covid-19 nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısına baktığımızda, bu sorunun daha şimdiden 21. yüzyılın en büyük trajedilerinden birini yarattığını söyleyebiliriz.”

Tam da bu süreçten ne çıkarmam gerektiğini sorgularken karşıma çıkan bu gibi yazılar, içinden geçtiğimiz bu süreci -kendi adıma- bir perspektife oturtmama yardımcı oluyor. Azın aslında çok, yavaşın aslında hızlı olduğunu hatırlatıyor. Bir yerlerde bir yanlış yaptık, ama ne?

Bu sorunun yanıtını düşünürken, üniversite yıllarıma geri döndüm geçenlerde. Mersin’den İstanbul’a gelip halamın yanında yaşamaya başladığımda, şimdilerde yıkılıp yeniden yapılan ca’nım Oya Apartmanı’nın karşısında bir market vardı o zamanlar. Çok pahalı bir yerdi, çok nadir alışveriş yapardık oradan, meyveleri çok güzeldi, ara sıra alırdık. İlk kez orada satılan bir soğanın önünde görmüştüm “organik” ifadesini. O zamana kadar ne olduğunu bilmiyordum organik sebze meyvenin. Öğrendim ki, “doğada olması gerektiği gibi” bi şeymiş.

Öncelikle, o güne kadar yediğim şeyleri organik olmadığını, daha doğrusu olması gerekenin dışında bir şekilde yetiştirildiğini öğrenmek beni çok şaşırtmıştı. Sonra da, olması gerektiği gibi yetiştirilen bir şeyi normalden çok daha pahalı olduğunu öğrenmek çok garibime gitmişti. Henüz geleneksel/konvansiyonel tarım, iyi tarım, organik tarım gibi kavramları bilmediğimiz, yediklerimiz hakkında çok fazla düşünmediğimiz, düşünmemize gerek olmayan -ya da öyle sandığımız, her şeyin bokunun çıkmadığı günlerdi.

Dedim ya, doğanın insanı cezalandırdığına inanmıyorum; doğa, doğalığını yapıyor. Sadece biz insancıklar, kibrimizden, gözü dönmüşlüğümüzden, haddimizi bilmezlikten geldiğimiz noktada tam da haddimizi biliyor ve dize geliyoruz. Bundan kalıcı bir ders çıkaracak mıyız bilmem, ama kendi adıma, farkında olduğum ve olmadığım bazı değişimler yaşadığımı ve bu değişimlerin doğanın umurunda olmadığını biliyorum. Bir şeyler oluyor, evrim devam ediyor ve biz de payımıza düşeni yaşıyoruz.

Yuval Noah Harari, ‘insan türünün kısa bir tarihini’ anlattığı Sapiens kitabında evrimsel perspektifin başarıyı DNA kopyalarının sayısıyla ölçtüğünü, “bireysel acı ve mutluluk” gibi kriterleri dikkate almadığını anlatıyor; bugün dünyada bir milyar koyun, bir milyar domuz, bir milyardan fazla inek ve 25 milyar tavuk olduğunu, evrimsel bir bakış açısıyla “başarı” olarak değerlendirilebilecek bu çoğalmanın hayvanların bireysel mutluluğu açısından bir felaket olduğunu söylüyor:

Nesli tükenmek üzere olan bir yaban gergedanının yaşamı, kısacık hayatını küçük bir kafeste, lezzetli bir biftek olmak için şişmanlamakla geçiren buzağıdan çok daha güzeldir. Gergedan, türünün son örneklerinden biri olduğu için mutsuz değildir. Türünün rakamsal başarısı da tek tek buzağıların yaşadığı acılar için bir teselli olmuyordur.

İnsanlığın bilim ve teknolojiyle geldiği noktaya rağmen mikroskobik bir tehdit karşısında evimize hapsolduğumuzu düşününce, geçirdiğimiz evrim sonucunda, vahşi hayvanlara yem olmadan, başarılı ve uzun bir hayat sürüyor olmamızı nasıl değerlendirmeliyiz? Hayatın sağlıklı bir şekilde sürmesinin mümkün olmaması halinde bütün bu ilerlemelerin, kazanımların herhangi bir önemi kalıyor mu? Şu an durduğumuz noktada, aldığımız onca eğitim, kazanmaya çalıştığımız onca para, biriktirmeye uğraştığımız onca mal mülkü bir kenara bırakıp, “Evimizde, sevdiklerimizle, sağlıkla kalalım, gerisi olmasa da olur“a, yani sıfır noktasına gelmedik mi?

Peki ne yapacağız? Büyük şehirleri terk edip, kendi çiftliğimizin başına geçip, buğday ekip inek beslemeye mi başlayacağız?

Harari’ye göre bu çözüm değil.

“Tarım Devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade, çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü, çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı, ayrıca açlık ve hastalıkla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım Devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak artırdı anca daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi ortalama avcı toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu. Tarım Devrimi tarihin en büyük aldatmacasıdır.

Demek ki Tarım Devrimi’ni geriye almak çözüm değil. Zaten mümkün de değil.

O zaman avcı toplayıcılığa mı geri döneceğiz? O da söz konusu değil. Günümüz insanının doğaya bırakılması halinde birkaç gün içinde açlıktan öleceğini de söylüyor Harari, öyle kopmuşuz hayatta kalma becerilerimizden…

Şimdilik ben çözümü, beklentilerimi en aza indirmekte ve hayata dair öncelik sıralamalarımı gözden geçirmekte buldum. 10 Mart’tan bu yana hiçbir kontrolüm olmadan giderek daha da küçülen hayatım, bana aslında ne kadar çok şeyden vazgeçebileceğimi, ne kadar azla yetinebileceğimi her gün yeniden hatırlatıyor.

Yağmur yağarsa çamaşırları bekletirim. Güneş açarsa kuruturum.

Bundan ötesi, Şam’da kayısı.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

9 yorum

  1. Yine dünyanın merkezine kendimizi koymuşuz yani? 😀

    Ben koronadan etkili dersler çıkaracağımıza, hatrı sayılır değişimler olacağına inanmıyorum. Eski vasat yaşamımıza hızla dönüş yapacağız. Geriye bugünlerden anı olarak, bol bol sevişenlerin üretimi, yeni bebecikler kalacak : )

    Her şeye rağmen pırıl pırıl güneşin kollarında mis gibi çamaşır asmanın mutluluğu hala geçerli <3

  2. Ne güzel yazmışsınız, ne kadar içten.

  3. Yine çok haklı şeyler yazmışsınız. İçinde paylaştığınız yazıların linkini de paylaşabilir misiniz tamamını okuyabilmek açısından?

    • Hepsini paylaştım aslında, net anlaşılmadı mı acaba? Her cümlede linklediğim birer kelime var, genelde son kelimelere denk gelmiş. Bir o gözle bakın, olmazsa buraya kopyalayayım; okumanızı çok isterim.

  4. Ya ben hiç ama hiç ders çıkaracağımızı falan sanmiyorum. Kişisel kayiplarimiz olursa ki mutlaka birilerinin olacak o zaman uzulecegiz. Aglayacagiz… hayatımız mutlaka değişecek. Ama onun dışında genel anlamda hiçbir şey degismeyecek. Yine 1 yaşındaki bebelere manyak partiler duzenleyecegiz yine manyak gibi alışverişler yapacagiz yine aklimiz fikrimiz sunumda gosteriste vs.de olacak. Temmuz hadi bilemedin agustosta yine bronzlasmis bacaklarimizi paylasacagiz instagramdan 🙁

  5. Herşeye rağmen evet yavaşlamak yeniden birbirimizi tanımak az olanla yetinmeyi denemek güzel. Covid insanlığa ne gibi anılar bırakır bilemem.Bildigim ve ne yazık ki emin olduğumu hissettiğim olağan, herşey normale dönünce herşeyi cok hızlı canlandıracağı ve unutulacagi.