7 Yorum

Bölünmek, Düşmanlaşmak, Kötüyü Başkasına Atmak Üzerine…

Yarın itibarıyla eve kapanışımızın dördüncü haftası bitmiş olacak. Neredeyse bir ay önce annemle babamın yanına geldiğimiz günü ve buradaki ilk günlerimizde nefes almak için dağ bayıra düzenlediğimiz, sonra giderek seyrelen, önce 20 yaş altına ve nihayet -en azından bu iki gün için- herkese uygulanan sokağa çıkma yasağıyla durma noktasına gelen dışarı çıkmalarımızı saymazsak, bir aydır evin dışına çıkmıyoruz.

Şikayetçi miyiz? Bu süreçte evde kalabilen her insan ne kadar şikayetçi olursa o kadar işte. Aynı evin içinde yedi kişi olmanın avantajları da var, dezavatantajları da… Babamın, inip çıkmak için şu dönemi bekleyen tansiyon ve çarpıntılarını yönetmek için eczaneye gidebilmek bir avantaj. Çocukların, özellikle de enerjilerinin tavan yaptığı saatlerin, annemle babamın kesinlikle kaçırmadığı, Merdan Yanardağ ve Emre Kongar’ın gündemi değerlendirdiği ve adı 18 Dakika olmasına rağmen hiçbir zaman 18 dakikada bitmeyen programa denk geliyor olması ise tarif edilemeyecek bir gürültü kirliliği yaratan bir dezavantaj. Genel olarak şu dönemde dayanışmaya ihtiyacımız var ve görünen o ki bunu da tek yapabildiğimiz yer evlerin içi…

Eve kapandığımız ilk günlerde daha çok yazı yazabilirim diye düşünmüştüm ama tam olarak öyle olmadı. Bunun altında yatan sebep bilgisayarımın uzaktan eğitim için gasp edilmiş olmasının yanı sıra, ekran karşısındaki zamanımın çoğunun tüketmek üzerine kurulu olması… Sosyal medya hâlâ ciddi zamanımı alıyor, ancak daha çok yazı okumak, makale okumak, kısacası ‘almak’la geçiyorum zamanımın çoğunu, bir ‘verme’ eylemi olan yazmak yerine… Geçenlerde psikiyatrist Agâh Aydın’ın konuk olduğu bir Instagram canlı yayınını seyrettim, neden kitap yazmadığı sorusuna “kendi kitabımı yazmak yerine 100 kitap okumayı tercih ediyorum” gibi bir yanıt verdi, hah işte o benim. Bir gün biiiiir sürü kitabı okumayı bırakırsam kitabımı da yazacağım.

Okuma sürecim de dağınık dağınık ilerliyor; akşamları -eğer elimde Twitter’la uyuyakalmazsam- roman, sabahları -herkesin uyuduğu saatlerde- kindle’dan feminist bir şeyler, gün içinde çok fazla konsantrasyon gerektirmeyecek bıdık bıdık okumalar… Bir de örgüm var tabii, Derin’e kazak örmeye başladım ve hayalimdeki, daha doğrusu Pinterest’teki gibi olmayacak olsa da tatlı bir şey olacak. En önemlisi, aklımı yerinde tutmaya yarıyor.

Henüz evde olmaktan çok fazla sıkılmış değilim. Daha doğrusu, dışarı çıkmak istiyorum ama bu evde olma hali işime geliyor. Bunun, çocukları okula hazırlamak, yanlarına yemek koymak gibi operasyonel işler azaldığı için mi olduğunu bilmiyorum. Aslına bakarsan evdeki sürekli yeme olayı daha zor. Kendime, yapmak istediklerime, yapmam gerekenlere vakit ayıramamak mazide kalan bir lüks sıkıntı gibi görünüyor şimdi. Ama sanırım dışarısı -her haliyle- güvensiz geliyor şu ara ve evde korunabildiğim için şikayetçi değilim.

Bu satırları, evde korunamayan insanların olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak suçluluk hissetmeden yazmak zor… Gerçekten de bu süreç başlarken kötü olacağını düşünmüştüm ama bu kadar kötü olacağını, sürecin bu kadar kötü yönetilebileceğini düşünememiştim. “Herkesin kendi OHAL’ini ilan etmesi” yetmediği için, iki saat öncesinden ilan edilen bir sokağa çıkma yasağıyla insanların akın akın marketlere, fırınlara yığılması, belki de sokağa çıkma yasağı olmasaydı yeşil alanda piknik yapacak olan insanların trafiğinden çok daha fazla bir yayılmaya sebep olmakla kalmadı, halihazırda kaygısından ve öfkesinden yerinde duramayan insanların birbirlerine sararak toplumdaki bölünmenin, kutuplaşmanın, ötekileştirmenin iyice artmasına sebep oldu ve bundan dolayı çok üzgünüm.

Gerçekten de ileride “insanlığın yaşadığı en büyük krizlerden biri” olarak not edilecek bir süreçten geçiyoruz. İnsanlar patır patır ölüyorlar… Her akşam Sağlık Bakanı’nın gösterdiği yeşil fonlu panodaki “Bugünkü Vefat Sayısı”ndaki her bir rakam, bir hayat aslında… Ve o rakamlardan biri olmamak ya da onlardan birinin yakını olmamak için yapabileceğimiz tek şey evde kalmak, ki o zaman da hiçbir şeyin garantisi yok.

Bu korku bir yandan tüm heybetiyle varlığını sürdürürken, şu süreçte beni en çok tedirgin eden şeylerden biri de toplumdaki giderek artan ayrışma ve bölünmüşlük. Kendi gibi olmayan, düşünmeyen ve hareket etmeyeni ötekileştirerek, içinden geçtiğimiz sürecin tüm kabahatini o gruba yıkmak bu aralar en sık rastlanan bir baş etme yöntemi oldu. Umreciler, yazlıkçılar, yurtdışından gelenler, öğrenciler, #evdekal çağrılarına uyarak evde kalabilenler, bu çağrılara uymadığı için dışarı çıkanlar, herkes ama herkes bu aşırı öfke patlamasından nasibini alıyor. Geçen hafta sevdiğim insanları konuk ederek değişik konularda sohbet ettiğim canlı yayınlardan bir tanesine ‘denk gelen’ birisi, konuştuklarımıza şaşırdığını, benim kurumsalda çalışmadığım için herhalde dünyadan haberim olmadığını, ama insanların hâlâ işe gitmek zorunda olduklarını, kimilerinin yarım maaş aldığını, kirayı nasıl ödeyeceklerini düşündüğünü, bizim hâlâ burada yok çocuklarla evde nasıl vakit geçirelim, yok hangi yemeği yapalım gibi konuları konuştuğumuza inanamadığını, bu canlı yayını duyan birisinin “Bu insanlar hangi ülkede yaşıyorlar?” diye sorduğunu söyledi… Oysa bundan hemen önceki gün, şu yazımdan dolayı her şeyi eleştirdiğim, bardağın hep boş tarafını gördüğüm ve insanların içini kararttığım için falan işitmediğim laf kalmamıştı. Herkes durduğu yerden bakıyor işte…

Son olarak dün, sokağa çıkma yasağının, başlamasından iki saat önce ilan edilmesiyle ortaya çıkan panik ve kaos, yine insanların kaygılarını öfkeye dönüştürerek boşaltmalarına sebep oldu. Ne markette elindeki abur cubur paketiyle bekleyen adamın yerden yere vurulmadığı kaldı, ne de iki gün ekmek yemeseler aç kalmayacakları… Bilmiyorum ben mi zararlı dozda empatiyle doluyum, ama benim içimden sokağa çıkan insanlara öfkelenmekten çok, sokağa çıkmak zorunda bırakılmalarına sinirlenmek geldi. O güruhun içinde hafta sonu çekirdek çitlemek için market kuyruğuna giren de vardır belki, ama daha çok, Cuma akşamı iş çıkışı eve geldiğinde ertesi güne bıraktığı alışverişlerini bir anda alması gereken, ya da yaşlı annesi babası için hafta sonu yapacağı alışverişi o iki saate sıkıştırması gereken, kuruyemiş çok pahalı olduğu için saçma sapan paketli atıştırmalıklarla yetinen, ya da “Bu adamların sağı solu belli olmaz, iki gün diyorlar ama ben yine de kendimi sağlama alayım” diyen, kısacası, içinde yaşadığı toplumun yönetim biçimi ona yeterince güven vermediği için, hem kendisinin, hem de başkalarının sağlığını tehlikeye atmayı ikinci plana atan, hatta ve hatta takip ettiği gazeteler, izlediği TV kanalları yüzünden belki riskin büyüklüğü konusunda bile yeterince bilgisi olmayan çoğunluk geldi. Bu insanlara bu şekilde yüklenilmemesi gerektiğini söylemekse yine “boş duyar” olarak nitelendirilince bu “duyar kasmak” kelimesini ortaya atan her kimse onu bulup öfkemi ondan çıkarmak istedim.

Herkes başkalarını kendi yaşadıkları üzerinden değerlendiriyor. Bir suçlu olmasa da sorumlu arayışındayız. Oysa evlerin içinde neler yaşandığını bilmiyoruz ve hayır, çoğunluğun buzluğu, kileri dolu falan değil. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım mı hep birlikte, hani şu en temelinde fiziksel, onun hemen üstünde güvenlik ihtiyaçlarının olduğu üçgen… Hah işte, o ikisi birbirine girmiş durumda ve insanlar fiziksel ihtiyaçlarını karşılayamama endişesiyle, güvenlik ihtiyacının  herkesin OHAL’ine bırakıldığı bir saçma sapan bir anlayışın arasında sıkışmış vaziyetteler.

Ben kamu yönetimi okumadım ama yaşım, tecrübem ve en önemlisi mantığıma güvenerek söyleyebilirim ki yönetilemiyoruz. Bunun acısını ve öfkesini, kendini güvende hissetmediği için panik olan insanlara yöneltmekse, genç bir kadını, yüzüne asit atan adamı -belki de yaklaşan aftan yararlanacağı için- affetmesi üzerine yargılamaktan farksız.

Gerçekten çok zor zamanlardan geçiyoruz. Kayıtlara bile geçemeyecek kadar fazla sayıda ve katmanlı bir mağdur kitlesi oluşacak. Çoğunun adını, hikâyelerini bile duymayacağız. Kim bilir bizler ne yaşayacağız, onu da bilmiyoruz. Sevdiklerimizi kaybedecek miyiz? Bizler ölecek miyiz? Hayatlarımıza kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz? Hayatımızın altı üstüne gelecekse, altı gerçekten üstünden daha güzel olacak mı? Bunların cevabını hiçbirimiz bilmiyoruz.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz:

Kurtuluş yok tek başına
Ya hep beraber ya hiçbirimiz

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

7 yorum

  1. Şeyma Çalışkan

    Yazdıklarınıza hak vermekle birlikte dün geceden beri hepimizi sızlandıran bu gerçeğe şöyle bakmak istiyorum, biz de evden çıkmayın dendiği için bir aydır çıkmıyoruz ve pencerelerimizden çıkanları görüp hayıflanıyoruz. Çünkü çıksam eminim kendimi kötü hissedicem hem herkesi ilgilendiren bi kuralı ihlal ettiğim için hem de artık hevesimi yitirdiğim için. Fakat dün gece çıkan insanlarla bi türlü empati kuramıyorum. Çünkü sadece iki gün evde ne varsa idare edebiliriz bu da bizim fedakarlığımız olur, geri kalanı belki biraz lükse girerdi ve o lüks için oradalardı. Körlük kitabını bitirdim geçenlerde, bir paket bisküvi ile öğünlerini geçirebildiler insanlar. Öyle bir distopyanın içinde değiliz ama ödün veremediğimiz şeylerin değersizliği acı gerçeğimiz oluyor. Bu acı gerçek de hakikaten empati yapmamı zorlaştırıyor.

    • Benim bir bebegim var, 4aylik. Evde sadece 3 bezi vardi karar aciklandiginda. 2 gune asla ve asla yetmeyecegi aşikâr. Biz o anda markete kosmayip ne yapalim? Stok yapsaydiniz deniyor. 18 marttan bu yana 1 kurus gelirimiz yok. Odedigimiz ev/dukkan kiralari, faturalar, zaruri mutfak masraflari vs vs… gider ne kadar oldu hesabini tutamiyorum bile. Ben hangi parayla stok yapacaktim ki? Ebeveyn olarak kendi karnimizi doyurmayi gectik, cocuklarimizi dusunuyoruz sadece. Mama arayan, bez arayan insanlar da vardi o kalabaliklarda. Boyle dusununce belki empati kurarsiniz, kizginliginiz azalir umarim.

      • O gün o saatte hangi sebeple olursa olsun dışarı çıkmak birilerini hayatından etmekten daha önemli değildi..

      • Biliyorum, anneler bu söylediğime irite olacaklar hatta çok kızacaklar ama sormadan edemedim, 4 ay önce mi kendi karnınızı nasıl doyuracağınızı bile düşünemeyecek hale geldiniz? 12 ay önce mi? Analı babalı sağlık sıhhat içinde büyüsün bebeğiniz, bunu emin olun tüm kalbimle diliyorum fakat kucağında bebekleriyle ” karnımızı zor doyuruyoruz ” diyen insanlar beni dehşete düşürüyor.

        • Bu dediğiniz halk arasında “Bakamayacaksan yapmasaydın” şeklinde ifade ediliyor. İnsanların, hayatlarını bilmediği başkalarına ahkam kesmek için kullandığı, kibirli bir akıl verme şekli… Melike’nin özel durumunu bilemeyiz elbet -ve yargılamak da kimsenin haddine değil- ancak şu bir gerçek ki, bırakın 4 ayı, son 1 ayda karnını zor doyuracak hale gelen bir sürü insan var bu ülkede…

          • Dediğiniz şekilde ifade etmediğim gayet açık bence, belki de sizin çıkarımlarınız şartlı refleks. İnsanlar genel olarak kendilerini 1 ay içinde aç kalacak hale getirebilecek bir düzeni sorgulayıp, değiştirmeye çabalamak yerine önce çocuk doğurup sonra o çocuğun mağduriyeti üzerinden düzene şikayetlenmeyi daha işe yarar görüyorlar.

            • Söyleyecek sözüm yok. Tanımadığınız insanların bilmediğiniz mağduriyetleri üzerinden ahkam kesmenizi ayıplamaktan başka bir şey yapamıyorum.