2 Yorum

Normalleştiremediklerimizden misiniz?

Birkaç gündür haberlerden uzak kaldım.

Haber derken, herkesin bir araya toplanıp akşam haberlerini seyrettiğimiz günler zaten çok eskilerde kaldı. “Olan bitenden uzak kaldım” demek daha doğru sanırım. Biraz bilinçli, biraz zorunlu bir tercihti bu uzak kalış…

Bilinçliydi, çünkü bilmiyorum bu aralar kaygılı olduğumdan mı, “olan biten” beni çok yoruyor ve üzüyor. O “olan biten” dediğimiz şey birinin 17 yaşındaki çocuğunun polis tarafından kalbinden kurşunlanarak öldürülmesi mesela… Ya da cezaevinden salınan bir adamın 9 yaşındaki kızını diğer çocuklarının gözlerinin önünde öldürmesi veya adaletten ümidi kesen gencecik insanların hayatlarını bilerek sonlandırması aslında… Bunlar, bu olaylar hakkında ayrıntılarını bile okumadan bildiklerim ve yazmak bile çok ağırken bunun getirdiği suçluluk hissiyle başa çıkmam kolay olmuyor.

Bir yazı okudum geçenlerde “pandemi suçluluğu“na dair. “Aaa neg’zel başlık, tam da benim hissettiğim şeyler” diye okuyordum ki sonunda elle tutulur bir şeyler vermedi bana. İşte sahip olduklarınıza şükredin, elinizdekinin kıymetini bilin falan diyordu. E zaten onları biliyoruz, hiç bilmediğimiz kadar hem de… Ama bu, içinde yaşadığımız adaletsiz dünyanın daha da adaletsiz bir ülkesinde kontrol edemediğimiz şeylerle olan suçluluk ilişkimizi değiştirmiyor ki? Ha, bir şey dikkat çekiciydi o yazıda: “Eğer suçluluk hissediyorsanız, o zaman başka bir duygunuzu perdeliyor olabilirsiniz” diyordu, oraya bir bakılabilir belki… Hangi duygumu perdeliyor olabilirim? Dur ben bunu bir düşüneyim. Ya da düşünmeyeyim ya; gerçekten düşünecek, endişelenecek şeyler bolluğunda boğulmuş durumdayım zaten. Onu da sonra düşüneyim.

Olan bitenden uzak kalmamın zorunlu sebeplerinden biri de şuydu: annemle babamın evlerinde geçirdiğimiz bu kriz ortamında aniden yükselen televizyon (haber) izleme sıklığımız birkaç hafta önce zorunlu bir değişikliğe uğradı. Çünkü televizyonun kumandası bozuldu ve bizimkiler sabah ve akşam haberlerini/yorumlarını seyredemez oldular ve evin içinde bir sessizlik hakim olmaya başladı yarabbi şükür. Ama aynı zamanda Netflix’e de giremez olduk, Unorthodox’u yeni seyretmeye başlamıştık oysa…

Neyse sonra Emre yeni kumanda aldı bize sağ olsun; geldi kumanda; ona pil takarken annem mi, babam mı bilmem, bir de bakmış ki görünmeyen bir pil daha var kumandanın içinde. Ulan yoksa eski kumanda bozuk değil de onda da hiç değiştirmediğimiz bir pil daha mı var diye bir de bakmışlar ki ne görsünler? Aynen öyle! Boşuna yeni kumanda aldırmış olduk mu çocuğa? Neyse, hiç olmazsa kumandanın bozuk olduğunu zannettiğimiz bu süre içinde evin gürültüsü azalmış oldu, sabah ve akşam haberleri de salondaki televizyondan annemle babamın kulaklıkla dinledikleri telefonlara transfer olmuş oldu.

Dün, gönüllü karantina günlerimde bir dönüm noktası oldu. Diyordum yani hani bir şey izleyemiyorum falan diye, bir sürü dizi var oysa ki… La Casa De Papel‘in dördüncü sezonu geldi mesela, ama ona kılım; daha doğrusu, önceki üç sezonu bensiz seyreden sevgilime olan kıllığımdan dördüncüyü izlemeye direniyorum, o da ben daha da kıllık yapmayayım diye izleyemiyor oh canıma değsin. Öyle kaldı Papel. After Life‘ın ikinci sezonu gelmiş, şeytan diyor sen de onu seyret tek başına, ama yok, çok güzel dizi ve birlikte çok keyif almıştık. O da öyle duruyor. Mad Men‘e başlamıştık koronadan önce, eski hayatımızdan yeni hayatımızda devşirebildiğimiz tek alışkanlığımız o oldu. O Don Draper ne yakışıklı ve ne duygusal ve ne hain bir adam allah kahretmesin. Karısını aldattığı her sahnede babaannemin Yalan Rüzgârı’nı seyrederken beddua ettiği gibi beddua ediyorum: Allah senin gözünü kör etsin Don Draper, karın evde çocuklarla uğraşsın, sen çocukluğunun travmalarını elin kadınlarıyla iyileştirmeye çalış e mi puh gözüm görmesin seni! 

Mad Men‘i haftada bir iki falan anca seyrediyoruz, e zaten binbeşyüzellimilyon sezon, her sezonda bilmem kaç bölüm, valla seneler sürecek gibi görünüyor. Annemin yıllar önce içime ektiği ve aslında son derece yanlış olan “Bir kitap bitmeden diğerine başlanmaz” öğretisi yüzünden Mad Men‘i bitiremeden başka şeye başlayamıyorum, o da bitmek bilmiyor, ne olacak bilemiyorum Altan.

Dönüm noktası demiştim; ona gelmeden önce Derin’e başladığım kazağın ön yüzünün bittiğini, arka yüzüne başladığımı söyleyeyim, çünkü o önemli bir detay. Her ne kadar babam kazağı rengârenkliğinden dolayı eleştirse, halam fazla büyük olduğundan dolayı “Herhalde 18 yaşında ancak giyer” diye dalga geçse de daha iyisini yapabilen buyursun gelsin diyorum; baskılar bizi yıldıramaz, bu bitsin yenisine başlayacağım! Neyse işte, örgüye de bir şey eşlik etmesi iyi oluyor, podcast dinliyorum bazen ama hep mi kendimizi geliştireceğiz, yeter dedim verimli olmayacağım, biraz da verimsiz bi şeyler seyredicem, ver ordan bana bir doz Atiye. Dün gece 11’de başladım, normal şartlarda o saatlerde çoktan uykusunun bilmem kaçıncı fazına geçmiş olan ben gece ikiye kadar Atiye seyrettim, iyi mi? Ha, dizi çok mu iyi? Bilakis, bayağı kötü. Beren Saat herhalde rol yapmak istemiyor -çünkü yapamıyor olduğunu düşünmek istemiyorum- Mehmet Günsür de tek başına götürmeye yetmiyor ki onun da tutuk olduğu çok yer var bence. Ama işte bir yemin ettim ki dönemem, Derin’in kazağıyla birlikte o dizi de bitecek.

Böylelikle karantina günlerimde doğru dürüst bir şey izleyememekten ertesi gün sırt ağrısından duramamacasına örgü örerek dizi izlemeye doğru bir sert U dönüş yapmış oldum, geçicidir herhalde, inşallah.

Haberlerden uzak kaldım demiştim ya, duyacaklarımdan korkuyordum. Nitekim “Bayramdan sonra normalleşeceğiz” türünden fetvalara eşlik eden gelişmeler bende panik atak hissi yaratmaya başladı. Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu korona günlerinde etrafında kenetlenebildiğimiz tek şey Sağlık Bakanı’nın açıklamalarıydı, ki o da biraz fazla normalleşmeye (!) başladığından haber niteliği taşımamaya başladı benim için. Bayramdan sonra normalleşecekmişiz işte, bitti gitti.

Ama yok, bitmedi ki. Her gün şaşırtıcı bir istikrarlılıkta düşen vaka/ölüm sayılarının bende yarattığı “Bu işte bir iş var” yönündeki endişe, Milli Eğitim Bakanı’nın dünkü “normalleşme beklendiği gibi devam ederse 1 Haziran’da okulları açabiliriz” beyanıyla birlikte tavan yaptı. Nasıl yani 1 Haziran’da okulları açarız? Ben -eğer ertelenmezse- 7 Haziran’da bu çocuğu LGS’ye girmesi için okula nasıl göndereceğimi düşünüyorum, siz bir ay sonra bilmemkaç milyon çocuğu okul ortamına sokabilme ihtimalimiz olduğundan bahsediyorsunuz, öyle mi? Hem LGS n’olacak cidden? LGS’nin ne olacağını Milli Eğitim Bakanı’nın dünkü açıklamasına değil de hafta başı açıklamak üzere cumhurbaşkanının şahsına bırakılması da biraz şey yani ne bileyim…

Özetle, bu hafta başından itibaren benimsediğim “Ben korona’yı görmezden gelip, sürekli örgü örüp dizi izlersem belki korona da yok olur” taktiğim elimde patladı ve bütün bu resmi açıklamalar ve “Ha gayret normalleşiyoruz, okulları, AVM’leri açıyoruz” imalı mesajlar bu sabah kalbimin küt küt atmasına, ellerimin titremesine, gözlerimin seğirmesine sebep oldu.

Gelen yanıtlar yalnız olmadığımı gösterirken, tam o sırada halamın “Son zamanlarda okuduğum en gerçekçi yazı” diyerek gönderdiği şu yazı da bu hissimi doğruladı: Covid-19 ve Sonrası – Bir Zincirleme (Kriz) Tamlamasının Kısa Anatomisi

Özetle, isteyen istediği kadar buyursun, bayramdan sonra falan normalleşmeyeceğiz. Ha, normalleştirilmeye çalışılabiliriz ama normalleşemeyeceğiz. Salgının henüz pik yapıp yapmadığı, yoğun bakımların ne durumda olduğu gibi tartışmaları bilim insanlarına bırakmakla birlikte, gözle görülür bir şekilde yaklaşan ve Büyük Buhran’dan sonraki en büyük ekonomik kriz olacağı söylenen bir sürece girerken, eski normallerimize veda bile edemeden birkaç hafta içinde yepyeni gerçekliklere geçmişken, bir ay sonra normalleşemeyeceğiz.

Yepyeni normaller tanımlayamaya başlayacağız. Bir zamanlar anormal dediğimiz şeyleri kabulleneceğiz, belki daha önce aklımıza bile getirmediğimiz düzenler artık yeni normallerimiz olacak ama o normalleri kabul etmek de zaman alacak o yüzden kimse normalleşeceğiz diye ne kendini ne kimseyi kandırmasın. Bir kriz yaşıyoruz ya. Kriz. Belki de dünya üzerinde yaşayan hiçbir insanın daha önce görmediği boyutta/özellikte bir salgın ve onun devamında henüz yeni başlamakta olan ekonomik krizle birlikte gelecek olan ciddi bir şaft kayması durumu. İflah olmaz bir ümitvar olduğum için “Buradan çıkış yok” diyemiyor ve insanın her şeye uyum sağlayabileceğinden hareketle bundan sonra da ayaklanacağımızı biliyorum ama yaşadığımız ortamı sağlıkla tanımlamamız gerektiğini de düşünüyor ve bu konuda Can Yücel’in sözlerinden yardım alıyorum: “Bizim köyde göte göt denir.” O yüzden bana “Bayramdan sonra normalleşeceğiz”lerle gelmeyin rica edeceğim.

“Pandemi günlerinde bir insana “Nasılsın?” diye sormak, kıtlık günlerinde bir insana “Yemek yedin mi?” diye sormakla aynı şey” diyen bir yazı okudum. “Sorunun kendisi her iki tarafın da dikkatini durumun vehametine çekmekle kalmıyor, sırf kibar olmak için verilen sıradan bir “İyiyim” yanıtı, gerçek duyguları bastırıyor” diyordu. Hah dedim, tam da bu. “Nasılsın?” İYİ DEĞİLİM! Şimdi iyi değilim, bir gün yeniden olacağım ama şu ara endişeliyim ve yüksek müsaadenizle kendime bu izni vereceğim.

Size de aynısını tavsiye ederim.

#teşekkürleriyigünner

2 yorum

  1. Ben en çok ilkokula başlayacak olan çocuğumu nasıl göndereceğimi düşünüyorum okula.Çalışıyorum ve annem bakıyor bu durum annemin bizim eve taşınması demek bizim çalışmaya devam edip çocuğumda dışardan eve virüsü taşıması demek.Haziran ayındaki bir normalleşme ile bu süreç uzayacak demek.Eylülde ikinci dalgadan bahseden uzmanlar biz daha ilk dalgayı atlatamazken nasıl bir yol izlememezi söyleyecekler acaba.İnsan hayatı ekonomik kriz çocuklar,yaşlılar derken biz bu süreci nasıl atlatırız?

  2. Evet elif hanım sizin de dediginiz gibi hiçbirimiz iyi değiliz.hele hiç normal değiliz ve normalleştirme çabaları bence bizi daha da histerik buhranlara sürüklüyor.benim de beynimde depremler oluyor gerçekten.iki çocuk ve ev hali,evden çalışma durumu resmen beynimi enerjimi tuketiyor.her seyi yetistirmeye kodlanmis robot gibiyim adeta.elbette evde olabilmenin sansini inkar etmiyorum,edemeyenlerin yaninda utanarak.ama sanki bu günleri yasayan ben degilim ruhum gitti de baska birileri yasiyor bugünleri . bir de normallesiyoruz okullar açılacak denilince bildiğiniz patates çuvalı oluyor beynim.tum bunlara bir de önümüzdeki günlerde yaşayacağımız ekonomik buhranları düşünce evde hangi renk hunimi takip gezeyim hangisi daha çok yakışır diyorum:)))