6 Yorum

Bu Sürecin Ardında…

Gün itibarıyla tam iki aydır Bodrum’da, bundan birkaç günden fazla süredir de evdeyiz.

11 Mart babamın doğum gününden başka bir anlam taşıyor artık benim için; hayatımızın alt üst olduğu, hiçbir şeyin ondan önceki gibi olmadığı bir gün. Bunu trajik bir tonda söylemiyorum; korona sürecinin bir gün biteceğini ve -eğer ölmez sağ kalırsak- hayatımıza kaldığımız yerden olmasa da bir yerlerden devam edeceğimizi biliyorum; ancak bazı şeylerin de sonsuza kadar değişeceğini düşünüyorum. Büyük ihtimalle bu değişikliklerin büyük ve kalıcı kısmını görecek kadar uzun yaşamayacağız biz, ileride tarih kitapları, sosyoloji, psikoloji makaleleri falan yazacak… Onları okumayı çok isterdim.

Ece’ciğimin çok sevdiğim bir benzetmesi vardır, daha önce de paylaşmıştım, Bige’leri kaybettiğimizde söylemişti; “Hani” demişti, “Geleceğe Dönüş’te zaman kırılır ve eskisine paralel olarak devam eder ama hiçbir zaman eskisi gibi olmaz ya…” demişti, “işte bizim de hayatımız öyle olacak” Hakikaten de 21 senede bambaşka bir hayatımız oldu, ancak hiçbir zaman o Eylül gününden önceki gibi olmadı…

İçinden geçtiğimiz şu süreci hayatımın en büyük travmasına benzetiyor olmam tesadüf mü yoksa gerçek anlamda bir travma mı yaşıyorum bilmiyorum – ki uzmanlar öyle olduğunu söylüyorlar hakikaten. Birçok yazı okudum bu süreçte iyi hissetmenin de, kötü hissetmenin de, üretken olmanın da, olmamanın da, yükselmenin de alçalmanın da normal olduğunu anlatan, ve kendime bu izni vermeye çalışıyorum çoğu zaman.

Kolay olmuyor tabii. İki aydır, hiç tahmin etmediğim, hiç planlamadığım bir düzende yaşıyorum. Normal şartlarda Bodrum’a gelişimiz okulların kapanmasını bulacaktı ve gelir gelmez her gün askeri bir düzende denize gitmeye başlayacaktık (çünkü deniz kenarında yaşayıp da denize girilmeyen her bir gün kayıp benim için. Bunu Derya’ya söylediğimde “Deniz kenarında yaşamayıp da denize girilmeyen her bir gün de kayıp” dedi, o da doğru. Bu hissimde yalnız olmadığım için çok mutluyum). Neyse işte, denize gidecektik, gelecektik, Deniz’in ders çalışma stresi de olmayacaktı bu yaz, Ece’ler gelecekti Portekiz’den, bir ay onunla, canımın içi yeğenlerimle hasret giderecektik, sonrasında bir ay daha Bodrum, kapanış ve İstanbul’da hayata devam. Deniz yeni bir okula başlayacaktı, ne olduğunu bilmesek de yeni bir başlangıç olacaktı işte… 1 Kasım’da Dijital Topuklar’ı yapacaktık yine, çok daha hazırlıklıydık bu kez üstelik, harika fikirlerimiz ve somutlaşan birlikteliklerimiz vardı. Belki kitabımı bitirecektim bu süreçte, başka şeyler de olacaktı. Vardı işte planlarımız…

Şimdiyse iki aydır Bodrum’dayız, 20 Haziran’da LGS var, İstanbul’a gideceğiz tamam, ikametgâhımız orada olduğu için giriş yapabiliyoruz. Peki nasıl döneceğiz? O zamana kadar yollar açılacak mı? Açılmayacaksa ne olacak? Ece’ler gelebilecek mi? Gelmezlerse ne zaman gelecekler? Hem Eylül’de okullar açılacak mı?

Sanırım bu sorular, içindeki isimleri ve konu başlıkları değiştirerek herkesin kendi hayatıyla ilgili sorduğu sorular. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu gibi belli olan tek şey de belirsizlik.

Dolayısıyla ben de herkes kadar şikayetçiyim halimden. Daha fazla değil. Nasıl daha fazla olabilirim ki? Hayattayım, nefes alıyorum, sevdiklerim nefes alıyor, güneş her gün yeniden doğuyor, e bir de denize girebilsek başka ne isteyeceğim? (Denize girmenin benim için hayatın en büyük anlamlarından biri olduğunu söylemiş miydim? Söylemiştim ama tekrarlayayım)

Bu sürecin evde kalmanın da ötesinde bir deneyimi oldu bizim için; iki aydır İstanbul’da değiliz. İki aydır şehirde yaşamıyoruz. Ve uzun zamandır aklımızda olan “İstanbul’da yaşamamak” fikrini tecrübe ediyoruz.

Daha önce de iki ay boyunca Bodrum’da, annemlerin yanında kaldığımız olmuştu ancak o zaman yazdı. Tatildeydik. Sayılı gündü, her gün denize gidiyorduk; akşam üzeri çıkıp Yalıkavak’a gidiyorduk. Arada arkadaşlarımızla görüşüyorduk. Bambaşka bir hayattı.

Bu sürecin bu kadar kısıtlayıcı olacağını düşünmemiştik. Bir kere sürecin bu kadar uzun olacağını tahmin etmemiştik! Nisan sonu-Mayıs başı gibi döneriz diye düşünmüştük, yazlık kıyafet bile getirmedik yanımızda doğru dürüst (mayo getirdik ama, çünkü deniz!). Çocuklara yeterince kitap getirmedik. Ne bileyim, bir sürü eksiğimiz var şimdi. Ve çok da dert etmiyoruz.

Çocuklarla sürekli evde olmak zor. Ara sıra arka bahçeye iniyorlar ama oynayabilecekleri bir düzenek yok, çıkıp geliyorlar beş dakika sonra. Ya da dama çıkıyoruz hava alalım diye, orada daha uzun oyalanıyorlar fakat birimizin sürekli yanlarında olması gerekiyor çünkü kenarlar oldukça alçak. Dolayısıyla gün içinde ebeveynlikten sıyrılabildiğimiz anlar çok kısıtlı, özellikle benim. Çocukları görmediğimiz, onların bizi görmediği, kimsenin yalnız kalamadığı bir beş dakika bile olmuyor evin içinde, onları yatırıp da odaya çekildiğimiz günün son anları dışında…

Ve bu zor.

Evde kalmak zorunda olmak, şehirde olmadığımız halde bağa bahçeye deniz kenarına gidememek, çocukları eyleyememek, evet zor. Durumun belirsizliği, bu belirsizliğin daha ne kadar süreceği, eşiğinde olduğumuz ve “Büyük Buhran’dan sonra en büyük ekonomik kriz” denilen sürecin neye benzeyeceği tedirginlik verici.

Bir kere sıkılmadım. Sıkılamadım yani. Başından beri, hiç sıkılamadım.

Bunu bir ay önce yazmıştım ama hâlâ sıkılamadım çünkü çocuklar var ve ev işi var ve en çok vakit ayırmak istediğim halde en az vakit ayırabildiğim iş işim var… Kendimle o kadar az yalnız kalabiliyorum ki, sıkılmaya fırsatım olmuyor.

Ama sadece sıkılmamak değil. Gizliden gizliye memnunum halimden. Günlük hayattaki onca zorluğa rağmen, eskiye dönmeye can atmayışımın sebebi de bu gizli memnuniyet sanırım.

Bunda yalnız olmadığımı biliyorum. Sürecin bunaltıcılığına rağmen, belirsizliğin uzamasına rağmen, geleceğin tehditkar duruşuna rağmen, bu sürecin yüzbinlerce can alması, milyonlarca insanı işsiz bırakmış ve bırakacak olmasından dolayı suçluluk duyarken, kendi küçük hayatına dair bir rahatlama hisseden insanların olması, sisteme dair bir kurgu bozukluğu olduğunu daha net ortaya koyuyor sanki.  

Korona’dan önceki İstanbul’daki hayatım, Ekim’de Moda’dan Maltepe’ye taşınmamız ve Deniz’le Derin’in okula kendi başlarına gidip gelmeleri ve Derya’nın da Eylül’den beri okullu olmasının ardından kolaylaşmış ve bir düzene girmişti. Ama yine de zordu. Karışıktı çünkü.

Şimdi burada, bu karışıklığa daha uzaktan ve daha net bir şekilde bakma fırsatımız oldu, oluyor. Hoş, her buraya geldiğimizde “Buraya taşınmamız lazım” daha doğrusu “İstanbul’dan taşınmamız lazım” diyor, her İstanbul’a döndüğümüzde de “Burada da hayat fena değil yea” diyip, vapura bindiğimiz anda “Deli misin, başka yerde yaşanır mı?”ya geçiyoruz ama giderek azalan sıklıkla…

Dün #dijitaltopuklarkonuşuyor serimizde psikolojik danışman Yılmaz Erdal konuğumuzdu. Resmi adıyla Yılmaz Bey, Derin’in anaokulu hayatı başladığından beri önce psikolojik danışman, şimdi de Fide’nin müdürü olarak bildiğimiz Yılmaz’la “Bireysel ve Kollektif İhtiyaçlar Dengesi”ni konuştuk, çok yakında Dijital Topuklar’ın YouTube kanalında olacak.

Yılmaz’ın uzman şapkasıyla söyledikleri hep çok iyi gelmiştir bana; yine çok güzel şeyler söyledi bu yayında da… Birey olmak ve toplum olmaya dair, bireysel ihtiyaçlar ve duygusal ihtiyaçlara dair… Toplumsal olarak iç içe geçmeye eğilimli olmamıza ve dolayısıyla bireysel ihtiyaçlarımızı daha geri plana atmamıza dair…

Her ne kadar genel olarak duygusal ihtiyaçlar dengesini konuşmaya niyet ettiysek de konu tabii ki şu yaşadığımız sürece de geldi ve sanırım Peri sordu “Bundan sonra ne olacak? Hayat kaldığı yerden devam edecek mi?” diye… Her birimiz kendi açımızdan yanıtlamaya çalıştık bu süreci, benim yanıtım da “Hem evet, hem hayır” oldu.

Evet, çünkü koskoca toplumsal işleyişleri, düzenleri değiştirmek, yeniden yazmak kolay değil -ve umarım gerekli de değildir.

Hayır, çünkü kendi küçük hayatlarımızda değişiklikler var ve olacak. Ve toplumun geneli olmasa da benim de dahil olduğum bir kısmının hayatın anlamını sorguladığı şu süreç, yaşamının geri kalanında neyi önceliklendirmek istediğine dair ipuçları veriyor insana…

Evin içinde yedi kişi olduğumuz, iki ailenin birlikte yaşadığı ve dinamiklerinin zaman zaman çarpıştığı, kendime ait bir odamın zaten hiçbir zaman olmadığı ama hiç olmazsa kendime ait bir köşemde zaman zaman kalabildiğim anları bile mumla aradığım şu süreçte, bir peri gelse ve eğer istersem sihirli bir değnek yardımıyla her şeyi bir anda 11 Mart öncesine döndürebileceğini söylese yanıtım ne olurdu, bilmiyorum.

Dünya üzerinde üç yüz binden fazla insanın ölmediği, milyonlarca insanın işsiz kalmadığı ve milyarlarca insan olarak gelecek kaygısı yaşamadığımız bir düzene, evet, dönmek isterdim.

Ama hayatın yeniden hızlandığı, sürekli bir şeyleri kovaladığım ya da arkamdan bir şeylerin beni kovaladığı, ve tüm bu koşma kovalamaya rağmen hiçbir şeye yetişemediğim bir düzene dönmek istediğimden emin değilim.

Geleceğe dair kaygılar yaşıyor olmama rağmen, günlük hayatımda zorlanıyor olmama rağmen, çocukların sürekli evde olmalarına, daha doğrusu birbirlerinden başka kimseyle sosyalleşemiyor dolayısıyla sürekli birbirlerine sarıyor olmalarına rağmen, #yardımdeğilişbölümü yapmayı benimseyen bir çift olsak da cinsiyetçi klişelerden kurtulamıyor olmamıza ve bu süreçte bundan en çok benim etkileniyor olmama rağmen “11 Mart öncesine dönmek ister misin?” sorusuna tereddüt etmeden “Evet!” diyemiyor olmam, 11 Mart’tan önceki hayatımda önemli soru işaretleri olduğunu düşündürtebilir mi? Belki de…

Her gün sabah çocukları okula yetiştirmek için telaşlandığımız, onların okulda olduğu saatlere iş, güç, toplantı sıkıştırmaya çalıştığım ve her gün mutlaka bir şeye yetişmeye çalıştığım, yetişemeyecek durumda olduğumda birilerinden yardım almak için bir sürü plan program yapmak zorunda kaldığım, bunun için bir sürü insanı kendi girdabımıza sürüklediğimiz bir düzeni özlemiyorsam sorun bende mi? Yoksa o düzenin kurgusunda mı bir terslik var?

Bana ikincisi gibi geliyor.

Normalleşmeden bahsediliyor, normalleşme takvimleri hazırlanıyor, “yeni normal nasıl olacak?” üzerinden tartışmalar düzenleniyor. İki ay öncesinden bugüne baktığımızda yaşadıklarımızın hiç de normal olmadığını düşününce geleceğe dönük nasıl bir normalden bahsedilebilir, bilmiyorum.

Kendi geleceğime baktığımda şunu biliyorum ki korona ertesinde bazı şeyler kaldığı yerden devam ederken, bazı şeyler de eskisi gibi olmayacak.

6 yorum

  1. cok samimi olmus ve o gizli memnuniyeti full time calisip 1,5 yasindaki cocugunu krese birakan anne olarak ben de yasiyorum. Deniz 2 aydir evde, cok zor evden calisip bir yandan onu idare etmek ama bizimle iste ve mutlu:)

  2. Şikayeti, özlemi, tedirginliği, gelecek kaygılarını yetişkinlerden duyuyorum. Çocuklar ne hissediyor?
    Düşündüm de 20- 30 sene öncesine kadar Türkiye bu denli kentleşmemiş ve eve kapalı bir toplumken çocuklar hep aileleri ile birlikte, onların gözü önündeydi. Yeni yeni ayrı vakit geçirme, başkaları ile sosyalleşme ihtiyacını insanlar hissetmeye, dillendirmeye ve bu bir norm olmaya başlamıştı. Şu an bizim evde çocuklar okula gitmedikleri, anneleri ve babaları ile birlikte olmaktan çok mutlu. Bazı davranışları olumlu yönde değişti ve ben problemi yanlış yerde aradığım suratıma tokat gibi çarptı. Elbette istismarın doruğa çıktığı evler de var ama beni de bazı düşünceler almadı değil.
    Bizim evde de bazı şeyler asla eskisi gibi olmayacak.

  3. Ben de bu sureci gebe gecirenlerdenim. Evde yerinde duramayan bir oglan cocuguyla berbaber fiziken zor bir gebelik bu seferki. Hayati 2 kat fazla sorguluyorum, bazen asiri duygusal bazen de hissizim. Hayatta herseyi planli yasamaya calisan biri olarak bu belirsizlik beni cok yipratiyor ama elden de birsey gelmiyor. Kendimi zamanin akisina biraktim, ama bir noktada patlamaktan korkuyorum 🙁

  4. Merhaba, ikametiniz İstanbulda olduğu için girişimiz sorun olmadı diye yazmışsınız. Biz de şehir dışına taşınacağız ama yasak kalksın diye bekliyoruz. İkameti gideceğimiz şehre alırsak taşınabilir miyiz yani? Çocukların çıkma yasağı da var malum. Bilgilendirirseniz çok sevinirim 🙏🏻

    • Biz şu anda Bodrum’dayız, ikametgahımız İstanbul’da. Oraya girişimizin sorun olmayacağını duyduk. Ancak hiçbir şeyden emin değiliz, her an her şey değişebiliyor; bu konuda kesin konuşmaktan da, akıl vermekten de çok çekinirim.

  5. Üzülerek söylüyorum ki sosyalleşmeyi sevemedim hicbir zaman. Insanlarla iç içe oldukça muhakkak pembe dizilerde olduğu gibi adraksiyonlu bir hayatın içinde gibi hissediyorum kendimi. Hep evden eğitim alsa bu çocuklar daha iyi olur derdim bu şekilde olabileceğini hiç tahmin etmemistim ama. Gel gitlerden çok sikayetçiydim, çalışmıyordum ama çalışandan bir farkım yoktu. Zamanımı insanların çalması hep sinirlerimi bozuyordu. Kendi çocuklarım için evdeydim ama hep bir psikolog muamelesi. Nasıl olsa Nazmiye boş, Nazmiye dinler. Çocuklarımın annelerine, annelerinin de çocuklarına ihtiyacı vardı ama bunu kimse anlamak istemiyordu. Kısmen de olsa bu zaman hırsızlarından kurtuldum. Oğlum devlet okuluna gidiyordu. Ama bakımlı, gösterişli bir okuldu gittiği. O gösterişin devam etmesi içinde devamlı surette velilerden olmadık organizasyonlarla koskoca devlet okulunun para dilenciliği yapması durumlarından da uzak kaldık, neyseki. Bu açılardan bakınca benim için anlamlı bir süreç oldu. Diğer yandan tren yolunun olduğu caddede oturuyorum Istanbul’da gece saat 4 te utanıp sıkılmadan tren yoluna koskoca çöp torbasını atan mı görmedim ki hala rayların üzerindedir o çöp, binamızın önünde lüks aracından inip sokağa tuvaletini yapan mı görmedim. Büyük bir çoğunluğumuz dikkat ederek yaşamaya çalışırken geceleri pislikleri örtüyormuş gibi böylesi insanların var olduğunu bilmek midemi bulandırıyor.