1 Yorum

Bilge Mutfağım üzerine bir söyleşi…

Tuğba Bayburtluoğlu’yla tanıştığımızda her şey gaz ve toz bulutuydu. Blogların henüz Instagram tarafından ezilmediği, kendini yazarak ifade etmek isteyen herkesin kendine bir yer bulabildiği bir dönemdi. Tuğba da henüz yeni doğmuş olan sebzeli makarnalarını ve gıda mühendisi bir anne olarak gıda, beslenme ve mutfak ile ilgili yazdıklarını blogspot’taki blogu üzerinden paylaşıyordu.

Tuğba’nın ilk ürünü piyasaya çıktığında ilk tanıtımı da bu blogda olmuştu. O zamanlar henüz hediye çılgınlığı Instagram’daki akıl akmaz boyuta varmamışken ve okurlara hediye vermek “takipçi kazanmak” yerine “vakit ayırıp takip edenlere teşekkür etmek” için bir yolken (“Her şey gaz ve toz bulutuydu” demiştim!) o günlerde üç tane olan sebzeli makarnalarından hediye ederek Makarna, Lütfen!‘i Blogcu Anne takipçileriyle tanıştırmıştık.

Aradan geçen 7 senede Makarna, Lütfen!’in ünü bu blogun da sınırlarını aştı. Bütün bunlar durup dururken olmadı tabii; Tuğba hem kendini, hem ekibini, hem de ürünlerini geliştirdi bu süreçte. Gıda mühendisliği eğitimi üzerine aşçılık okudu (çünkü birçok kişinin bildiğinin aksine gıda mühendisliği eğitiminde yemek tarifi ya da mutfak eğitimleri pek yokmuş). Beslenme ve gıda sağlığı üzerine kongrelere, organik fuar ve eğitimlere katıldı. Makarna Lütfen bugün 3 kişiden 15 kişiye çıkan bir ekip ile devam eden, bu yaz daha kapsayıcı bir isme dönüşecek bir marka ve yüzlerce ürünün satıldığı bir web sitesi olurken, Tuğba da gerek sosyal medya paylaşımları gerekse yazdığı Bilge Mutfağım adındaki iki kitabıyla gıda üzerine önemli söz söyleyen ve fikri sorulan bir isim oldu.

Girişimciliğin hiç de kolay olmadığı ve küçük girişimcilerin çok da desteklenmediği bir ülkede Tuğba’nın bu girişiminin bir “başarı hikâyesi” olmasının sebeplerinden biri de açık yürekliliği herhalde… Bir yandan sağlıklı ürünler üretirken, bir yandan bu ürünlerin evde nasıl yapılabileceğini anlattığı kitapları, tarif kitaplarından çok öte. Ve ilk kitabının girişindeki şu sözleri, bu niyetini ortaya koyar nitelikte:

Bu kitabı hem boğazına düşkün, hem becerikli insanımızın evinde yapacağı sosunu, turşusunu, reçelini daha güvenli ve sağlıklı yapabilmesi için yazmaya karar verdim. Özellikle belirtmeliyim ki akademik ya da bilimsel bir kitap değil bu. Ayrıca şehir efsanelerinin, komplo teorilerinin, yanlış bilgilerin doğrulardan altı kat daha hızlı yayıldığının ispatlanmış olduğu günümüz enformasyon çağında, uzmanı olduğum konuda doğru bilgiyi dostlarıma ulaştırma sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Belki koca koca firmaları karşıma alacağım, belki iki şık şık bir tık tık, sağdan soldan duydukları yalan yanlış bilgilerle kitaplar basan, konferanslar veren insanların ayaklarına basmış olacağım ama ne gam. Burada yazılanların hepsi bilimsel açıdan tartışmaya açık ve bir cumhuriyet kadını olarak Atam’ın muasır medeniyetlere ulaşma hedefi doğrultusunda ülkem ve çocuklarımız için etik önemi olduğunu düşündüğüm noktalar.

Tuğba’yla Makarna, Lütfen! markası üzerinden bu blogda geçmişte yeniden bir araya geldiğimiz oldu. Ancak bu yazının konusu ürün tanıtımı yapmak ya da hediye vermek değil. Aradan geçen sekiz yılda Tuğba’nın biriktirdiklerini ortaya koymak, bir nevi bu blogu (ve sosyal medyadaki uzantılarını) takip edenlere “güncelleme yapmak.” Aşağıdaki söyleşimizin konusunu oluşturan ilk kitabı üzerinden 24 Mayıs Cumartesi akşamı bir de Instagram yayını gerçekleştireceğiz Tuğba’yla. Önümüzdeki ay da ikinci kitabını konu aldığımız bir söyleşimiz daha olacak.

***

Tuğba, ben Bilge Mutfağım Serisini daha çok tarif kitabı serisi sanıyordum. Ama tarifler de içermekle birlikte, ilk kitap mutfak ve genel olarak gıda bilgisi üzerine temel bilgiler verdiğin, ikincisi de çocuklu hayata adım atanlar için hamilelikten ek gıdaya kadar gıda ve beslenme anlamında soruların yanıtlandığı, bilimsel öğretileri basit ve samimi bir dille anlatan kitaplar bunlar. Neden yazmak istedin?
Yazmam gerekiyordu. İnternet dünyasında ve medyada yemek tarifi veren, gıdalar ve beslenme üzerine paylaşım yapan çok fazla kişi var ama seviye yerlerde geziyor. Hani çok kaba bir tabir olacak ama tam buraya uyuyor bu cümle: “Ağzı olan konuşuyor.” Hatta konuşanların illa mutfağa girmesine bile gerek yok, yemek yiyebilmesi yetiyor. Yöresel ve geleneksel tariflere ya da mekan deneyim yazılarına bir şey diyemem ama tarif paylaşımlarında iş çığrından çıkmış durumda çünkü “takipçi kazanmak”tan ciddi meblağlara uzanan çeşitli ticari çıkarlar söz konusu olmaya başladı.

Her kafadan bir ses çıkıyor da denilebilir mi?
Evet, çünkü bir de inanç meselesi var. “Ceviz beyne benziyor o yüzden beyin sağlığı için yiyin” gibi esasında paganik inançlardan gelen sözde bilimsel bilgilere rastlıyorsunuz. Ya da 6 aylık bebeğine şekerli bir şeyler vermeyi, kendi babası zamanında şeker fabrikasında çalıştığı için romantik bir düzleme oturtan ve bunu ateşli bir şekilde savunan anneye kadar her çeşit var ortalıkta. Verilen bilgiler de “Vicüda kuvvet ve zindelik verir, kanı temizler” tandansındaki şifalı bitkiler ansiklopedisi bilgileri. Cahil kişi cahil olduğu konuyu bilmiyor. Esasında internetin domine ettiği dünyamızın sorunu bu. Bilgi çok ama doğru mu akredite mi, güncel mi, pek bilen yok. Ben canımı dişime takmış çalışırken, tertemiz ve bilimsel üretim yapıp 15 ailenin geçimi için elimi koya koca kayaların altına sokmuşken bu puslu ortam bana çok adaletsiz geldi, oturdum yazdım. Esasında seneler içinde yazdım sonra topladım.

Nasıl yani?
İşi ilk kurduğumda “Sebzeli makarnalar yaptım, hadi alın” diye paylaşımlar yapmak bana ayıp geldi. E-postalarda, sosyal medya paylaşımlarında en iyi bildiğim konu hakkında bilgiler vermeye başladım bu yüzden. O zaman Instagram bile yoktu, sadece Facebook ve Twitter… Meğer temiz bir içerik yazıyormuşum “Zeytinyağı alırken nelere dikkat etmeli, sebzeleri nasıl saklamalı” filan diye yazarken.

Evet hatırlıyorum bu yazılarını.
Hah işte, insanlar çok faydalandıklarını, e-postaları kaydettiklerini, klasör yaptıklarını filan söylüyorlardı. Bir yerde sabit kalması, bir başucu kitabı olması gerektiği de söylendi. Hatta bir doktor arkadaşım “Otur topla bunları, çok güzel bilgiler veriyorsun” diye çok baskı yaptı. Yine genç girişimci bir yayınevi ile yollar kesişti ve 2018’in yaz aylarını eve kapanıp yazarak geçirdim, kaynakları tekrar taradım ve kılı kırk yardım: Bilge Mutfağım – I Kış Hazırlıkları böyle çıktı. Yani tüm yazılarımı topladım, en çok gelen sorulara göre sıraladım. En çok konserveyi ve tarhanayı anlatmak istiyordum – onlardan başladım.

Her sene yanlış yapılmış ev konservesinin sebep olduğu bir zehirlenme ve hatta ölüm haberleri duyarız, o yüzden konserve konusuna önem vermeni anlıyorum. Ama tarhana senin için neden bu kadar önemli? Kitabına “Gıda saklamanın kısa tarihi” ile başlıyorsun, tarhananın bununla bir alakası var mı?
Konserve konusunda bize okulda “ev konserveciliğinin ne kadar tehlikeli olabileceği, insanların buna hiç kalkışmaması gerektiği” öğretildi ama bizim insanımız seviyor konserveyi, kış için hazırlanmak bizde bir gelenek. İnsanları vazgeçiremezsen bari doğru yapmaları için eğitmen lazım. O yüzden ilk kitabın konserve, domates sosu yapma bölümü son derece önemli.

Tarhana ise dünyanın ilk hazır çorbası. Bizim dışımızda dünyada pek tüketilmediğinden sahiplenemiyoruz ama esasında değerli. Süt birkaç günde bozulabilecek bir gıda. Eski insanlar onu yoğurda çevirerek ömrünü uzatmışlar. Ama yetmemiş, un ve mevsimin sebzeleri ile karıp, mayalayıp, serip kurutmuşlar ve müthiş sağlıklı, saklaması son derece kolay ve bir o kadar da lezzetli bir çorba yaratmışlar.

Çok eski, değil mi?
Selçuklulara kadar gidiyor tarihi. O zaman değirmenler şimdiki kadar gelişmiş olmadığından beyaz undan değil buğdayın tüm iyiliğini içeren tam buğdaydan yapılıyor tarhana. Şimdi çok trend olan günde iki kez beslenme o zaman Türk insanının normali. Sabah gün doğumu ile kalkıyor, mis gibi bir tarhana kaynatıyor, içiyor ve tarlaya çapaya gidiyor. Tüm gün çalışıyor ve öğleden sonra akşama doğru yemek yiyor ve bu tüm bu sürede o sabah içtiği tarhana tutuyor onu.

Neden çok kıymetli?
Çünkü tam buğday, çünkü fermentasyonun ve sebzelerin iyiliği var içinde. Bizi yüzyıllardır taşıyor ve aynı şekilde üretilmeye devam ediyor. Kurutma ile saklama çok kıymetli. Tüm geleneksel koruma yöntemleri içinde en en eskisi (tarıma geçmeden bile topladıklarını kurutarak saklamayı biliyordu avcı-toplayıcı insanlar) ve en sağlıklısı doğru yapıldığında… Artık hazır tarhana çok alıyoruz ama onların içinde de çok tuz ve katkı maddesi olabiliyor. Bu yüzden evde azıcık yoğurttan ya da biberden bile nasıl yapılabileceğini yazmak istedim. Gıdaları saklama, koruma konusu çoookkk uzuuuunnn ama ben kısaca giriş yapmak istedim yani. O yüzden en başta ufak bir bilimsel giriş var, eski biyoloji bilgilerimizi hatırlayalım diye.

Her iki kitabında da “bilim” vurgusunu sıklıkla yapıyorsun, o neden?
Çünkü özümde bilim insanıyım. Beni, işimi geliştiren bilime olan sevgim ve yakından takip etmem. Corona döneminde bir çoğumuz bunun ne kadar önemli olduğunu anlamadık mı? Aylardır evdeyiz, hayatlarımız değişti, sosyal alışkanlıklarımız eskisi gibi olmayacak bir daha çünkü ilaç ve aşı henüz yok ortalıkta. Bu yaz aylarını da böyle geçireceğiz – bakalım ilaç daha kısa sürer belki ama aşının rahat 6 ay-1 senesi var deniyor. 2-3 ilacı karıştırmakla, sabun yemekle ya da aşı denemelerini 3-4 kişide yapmakla olmuyor bilimsel çalışma dediğimiz. Ürünü kullanabilme ihtimali olan tüm insanların düşünülmesi lazım.

Aynısı senin için de geçerli, değil mi?
Ben de her ay binlerce aileye binlerce paket ürün gönderiyorum. Alerji dostu onlarca ürün üreten tek firmayız. Birinde bir sorun çıksa ya da biri pişiremese benim uykularım kaçar. Daha güzel hizmet, daha iyi ürün için tüm müşterilerim için temelimin bilimle sağlam olması lazım. Merdiven altı üretim yapmıyorum; bu ülkenin bursla okuttuğu, vizyon verdiği bir mühendisim; eğitimimin hakkını vererek üretim yapıyorum.

İlk kitabın “Başlamadan önce mutfak kuralları” bölümünde doğru bildiğimiz yanlışlara da değiniyorsun, c’anım tahta kaşıkların kimyasal deterjanlarla yıkanması da bunlardan biri…
Özellikle yazdığım bir bölüm oldu bu. Herkes ne yiyeceğimizi şaşırdık diyor ama bulaşık makinasında kullanılan aşırı parlatıcı evde yapılan yoğurdun ya da kefirin tutmama sebebi olabilir. Ya da işte tahta kaşıklar, kesme tahtaları silikon ve özellikle paslanmaz çelik alternatiflerine göre geçirgenler – bulaşık makinasında yıkanmamaları ve yemeğin ya da bulaşık suyunun içinde vb unutulmamaları gerekiyor. Ben şahsen kıymık riski de olabilir diye evde kullanmıyorum. Koca koca hocalar çıkıp gluten ya da tavuk konusunda bence gereksiz korkular yaratırken kimse evde kullanılan kimyasallardan ya da işte tahta kaşıklardan bahsetmiyor. Biri çok büyük uluslararası şirketlerin elinde tuttuğu kimya sektörü, diğer tarafta kendi halinde tahta kaşık yapan amcalar. Konu çok uzun konuşuruz canlı yayında ama korku yaratılacak orta büyüklükte ve reklam verebilecek bir sektör olması gerekiyordu. Ekmek ve tavuk işte buna uygun.

Başka neler var sence mutfakta değişmesi gereken?
Esasında sadece uyanık olunsa biraz şüpheci yaklaşılsa yeter çünkü gıda sanayii de eninde sonunda kapitalist sistemin içinde bir sanayii, gıdalar birer ticaret metaları. Her gün sizin ilginizi çekecek, güya bir ihtiyacınızı karşıladığınızı düşündürtecek rafine gıda ürünleri çıkıyor market raflarına. Etiket okunsun diyorum ben en çok. Kitapların en son yazıları hep etiket okumak üzerine. Devam sütü diyor, vitaminli içecek diyor mesela bir bakıyorsun etiketine içinde sütten çok meyve suyundan çok su var, nişasta var. Geçen gün bir market canlı yayını yaptım. Orada hemen elimi attığım çilekli kefiri inceleyim dedim. 200 ml bir içecek. Püre koymuşlar içine ama tamamen çilekten oluşmuyor bu püre. Bi hesaplıyorsun 1 bardak kefir içinde sadece 1 adet çileğe denk gelecek kadar çilek var; kalanı kıvam arttırıcı, aroma filan. At bakalım bir bardak kefirin içine 1 tanecik çilek, acaba o kadar çilek kokutur mu? Kokutmaz. Bir tane çilek kullanarak çilekli kefir yapabilmek aroma kullanmaktan geçiyor. Evde yapsan bir avuç atarsın hem de bildiğin kefirden olur. Market kefirlerine komple karşıyım sanılmasın. Ben de evde mayalayacak zamanım kalmayınca güvendiğim markadan alıyorum ama şekerlisini almıyorum. Evde içine kendim çileğimi, balımı koyarak daha sağlıklı bir içecek elde ediyorum – ekstra kimyasal ya da aroma yemiyorum, yedirmiyorum çocuğuma.

Daha çok kadınlarla mı iletişim halindesin?
Evet müşterilerin %80’i kadınlar ama bak babalardan da çok soru almaya başladım – çok seviniyorum ilgileri arttığı için gerçekten. Senin “yardım değil iş bölümü” demen bu yüzden de önemli, sonuna kadar destekliyorum. Çocuğun, ailenin boğazından ne geçtiği sadece annenin sorumluluğunda olmamalı – yardım değil iş bölümü. İki kitapta da hem babamdan, hem eşimden yani erkeklerden da tarifler var bu yüzden.

En çok ne gibi sorular alıyorsun?
Bebek ve çocuk beslenmesi üzerine çok ama çok soru geliyor. Ek gıdaya geçerken bir panik oluyor ebeveynler, özellikle anneler. Burada bir misyon edindim gibi hissediyorum hatta, onları sakinleştiriyorum-panik yok diyorum. Yazılarla, canlı yayınlarla, tariflerle ve tabii ki tertemiz ürünlerle yanınızdayız diyorum. Sonra iştahsız çocuklarla ilgili çok soru geliyor. Bizde iştah açan ürünler var onların nasıl kullanılacağı soruluyor, fikir isteniyor. Bazen özel mesajlardan başka markaların soruları geliyor. Dondurucuya atma soruları. “Ailenizin gıda mühendisi” diyorum ya ben kendime hep; her türlü gıda sorusu geliyor, seviniyorum doğru bilgiye ulaşmak için bana güvenmesine dostların.

Başka bir konuya geçeceğim şimdi: Sanayi devrimiyle birlikte evde yapılan konserve, makarna, turşu gibi gıdaları fabrikalar üstlenmeye başlandı. Hatta evin içinden evin dışına aktarılan bu üretim, ev kadınlığı müessesesinin ortaya çıkmasına vesile oldu ama bu yazının konusu bu değil. Ben işin, “aktarılmayan bilgi”ler kısmını merak ediyorum.Benim de dahil olduğum “modern şehirli kadın” profilinin çoğu konserve yapmayı, turşu kurmayı bilmiyor. Bunun sebeplerini uzun uzadıya tartışabiliriz belki ama ben sonuçlarını sormak istiyorum sana… Bu bilgilerin eksikliği neler götürdü sence?
Rafine gıdalar çok arttı tüm bunlar olurken Elif’çim. Gıda sanayiinin çok hızlı gelişmesi de sebeplerden biri. Kontrolsüz bir şekilde rafine gıda sayısı arttı. “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” gibi sınıfsal, trendsel reklamlarla beyinler yıkandı. Toplumsal kabuk değişimleri bunlar tek bir sebepten kaynaklanmıyor-hepsi toplanınca sonuç çok fazla rafine ürün ortaya çıktı. Bu sadece Türkiye’de değil ama tüm dünyada yaşandı.

Fakat çözümsüz de değiliz. “Bil de istersen yapma” modelini savunuyorum ben. Medyada bir süre önce kadınlara yüklenilmişti işte “anneannenizin yaptığı erişteyi tarhanayı kötülemiştiniz, bak şimdi muhtaç kaldınız” diye. Zamanındaki reklamcılara laf eden yok tabii. Kadına kendini kötü hissettirmek, üste çıkmak için başka bir ataerkil üstten bakış daha bu başka hiçbir şey değil.

Benim annem çok söylerdi hep beraber temizlik yapmaya kalktığımızda ya mantı kapatmaya oturduğumuzda: “Yaptığınız bana, öğrendiğiniz kendinize.” Güzel annem, koca evin yükünü omuzlanmışsın yaptığımız sana değil esasında ailemize ama bunun şimdi farkına varıyorum. Siz ne demek istediğini anlamışsınızdır. Bil de yapma modeli işte. Temel mutfak ve hijyen kuralları, birkaç saklama şekli, anneanneden kalma tarifler, baba ile yapılacak standart bi yemek, en olmadı tost ve çok sevilen misafir yemekleri filan, bunları mutlu bir ailenin temel taşları bence.

Hepimiz konserve yapmak ya da meyve kurutmak zorunda değiliz ama bunu bilmek aslında bir temel yaşam becerisi diyebilir miyiz, özellikle de evde kaldığımız ve hafta sonlarında fiziksel olarak gıdaya erişimimizin kısıtlandığı şu günlerde?
Evet evet, özbakım becerileri içine mutfak da girmeli. Bunlar olsa yeter diyorum ben; gıda üretimhanesi kuracak kadar, her sene 100’lerce kavanoz sos yapmak, koca koca turşular kurmak illa şart değil. Gıdada kariyer yapmaya giriyor sos kavanozu sayısı 75’yi aşınca. Çünkü bak bunun da basit bir hesabı var. Kış için hazırlıyorsun bu sosları, kış dediğin 3 ay-hadi de ki 5 ay olsun. Yani 20 hafta. Her hafta 3 kavanoz kullansan 60 kavanoz eder – her şeyin matematiği gibi bunun da matematiği var işte – mutfakta mühendis var!

Kendini ve aileni sağlıklı beslemek için detaylı listeler elinde koca koca tablolar yapmak zorunda da değilsin ya da sade vatandaş olarak her şeyi evde yapmak zorunda değilsin. Beslenme uzmanı ya da gıda mühendisi kadar konuya hakim olamazsın.

Olmak da istemiyorum zaten!
Haklısın. Genel doğru beslenme becerilerine sahip olsan, ailecek beraber mutfağa girseniz, mevsiminde meyve-sebze tüketseniz, temiz beslenseniz yeter. Hayatında bir kere tarhana yapsan, bir kez turşu kurmayı denesen, arkadaşlarınla senin ekşi mayası n’apıyor muhabbeti yapsan yeter, arada sırada girsen yapsan yeter. Bunları her gün her gün yapmak zorunda olduğun için değil kendine ve ailene bir güzellik yapmak için, yapmanın üretmenin şevkine varmak için paylaşmak için sadece.

Bir de tabii evde bir kere bile olsa yapınca ya da en azından yapmaya niyet edince bile, tarımın ve gıda üretiminin ne kadar meşakkatli olduğu anlaşılıyor. Şimdilerde “Büyük Buhran’dan sonraki en önemli ekonomik kriz” ile karşı karşıya olduğumuz söyleniyor. Yani israf zaten önemli bir konuyken biraz işe bulaşınca hele bu özel zamanda tasarruf etmek daha da önem kazanıyor. Gıda tasarrufu konusunda senin önerilerin neler?
Hep söylüyorum mutfakta limit gökyüzü diye. Hatta limit feza! Evde ne varsa her zaman güzel bir yemek ortaya çıkartmak mümkün. Yeter ki temel malzemeler olsun, yeter ki akıllıca alışveriş yapılmış olsun. Kesinlikle tok çıkın alışverişe. Ailenizi tanıyın, gaza gelip alışveriş yapmayın. Et (kırmızı, beyaz ve balık), süt ürünleri (peynir, yoğurt ve kefir), yumurta, kaliteli tam buğday-tam tahıl-bakliyat filizi unları ve bunlardan yapılmış makarna-bulgur gibi ürünler ve temiz karışımlar, bakliyat çeşitleri, sızma zeytinyağı, tuzsuz salça, arı ürünleri, temiz baharat ve mevsimine göre sebze ve meyve – hadi ulaşamadıysanız şekersiz tuzsuz dondurulmuş sebze ve meyve standardınız olsun. Bakın liste ne kadar dar esasında. Bunlar kaliteli bir şekilde elinizin altında iken yanlış yapmanız pek mümkün değil. Derin dondurucu şehir hayatının nimetidir, mutlaka kullanın.

Değerlendiremediğiniz bir malzeme için açın bakın kitaplardan, internetten; nasıl dondurabilirsiniz ve ona göre dondurun. Mücver illa kabaktan olmak zorunda değil, sebzeliktekiler değerlenebilir ya da menemen üzerine çok kavga çıktı bu ülkede ama inanın ne soğanlı ne soğansız olacak diye kanun hükmünde kararname yayınlanmadı.

Son olarak, özgür olun mutfakta. Biraz daha farkında alışveriş, biraz daha akıllıca seçimler gerek sadece. Aklınıza takılan her soru için, her yeni trend ya da dedikodu için, bana yazabilirsiniz. Biliyorsam yanıtlarım, bilmiyorsam araştırır yanıtlarım. İlla ki yanıtlarım gıda sorularınızı yani!

Bu söyleşi Makarna Lütfen’in desteğiyle yayınlanmıştır ancak yazdıklarım kendi fikirlerimdir. Tuğba ile bu yazının devamı olan söyleşimizi 23 Mayıs Cumartesi akşamı saat 21:00’da Instagram hesabım üzerinden izleyebilir, sorularınız varsa kendisine sorabilirsiniz.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

Bir yorum

  1. Ben de aynı dönemde, 7 yıl önce bir paket aldım, Tuğba’nın el yazısı mektubu ve 1 de makarna vardı pakette. Deneyip yorumlarımı yazmamı rica ediyordu, o günden sonra hem sıkı takipçisi oldum hem de dostu. Ve her başarısında çok mutlu oluyorum. Müthiş bir başarı hikayesi… Söyleşiyi de keyifle okudum. Emeğinize sağlık.