4 Yorum

İstanbul Hepimizin

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı’nın düzenlediği İstanbul Senin-Kent Mobilyaları ve Oyun-Rekreasyon Ürünleri Tasarım Yarışması 28 Haziran’da sonuçlandı.

Böyle deyince sanki bir basın bültenine yer veriyormuşum gibi oluyor ama bu cümlenin başındaki kalıbı öyle çok duydum ve kurdum ki son zamanlarda, artık tek nefeste çıkarabiliyorum. “İBB Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı’nın düzenlediği İstanbul Senin Kent Mobilyaları ve Oyun-Rekreasyon Ürünleri Tasarım Yarışması” kısmından bahsediyorum.

Kışa doğruydu, Konkur İstanbul ekibinden Ömer Yılmaz’dan bir telefon aldım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenleyeceği bir yarışmaya jüri üyesi olarak katılmak üzere davet ediyordu beni. Geleneksel tepkim olan Ne yarışması ki?, Benim ne işim var? sorularını yönelttikten sonra şöyle olduğunu anladım:

Konkur İstanbul, Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığında, İstanbul Planlama Ajansı‘nın altında hayata geçirilen bir yapı. Amacı, 2020-2024 İstanbul Stratejik Planı doğrultusunda, şehirle ilgili düzenlemelere vatandaşların da katılımını sağlamak. Mimarlar, şehir plancıları, tasarımcılar ve benzer mesleklerin katılımına açtıkları kentsel tasarım yarışmaları ile İstanbul’un özellikle sorunlu bölgelerini iyileştirmeyi hedefliyorlar.

Stratejik Plan’ın “katılımcılık” esası, “Belediyecilik hizmetlerine yönelik kararların alımında kent sakinlerinin mevcut süreçlere dahil edilmesini ve yurttaş katılımını mümkün kılacak yeni mekanizmaların tesis edilmesini” öngörüyor. İşte ben de bu kontenjandan sürece dahil olarak “danışman jüri üyesi” sıfatıyla yarışma ekibinde yerimi aldım. Ve böylelikle hayatımda ilk kez, yaşadığım kente dair bir süreçte söz hakkım olduğunu hissettim, ki çok değişik ve öğretici bir tecrübe yaşamış olmanın da ötesinde bu sürecin benim için en büyük çıktısı bu oldu.

İSTON dönüşü, jüri üyelerinin bir kısmı ve raportörlük ekibiyle, Marmaray’da

Bu davetin bir önemi daha vardı. Tam da o sıralar, çocukların toplu taşımada uğradıkları ayrımcılığa dikkat çekmek için Efsun’la “Önce Çocuklar Otursun” kampanyamızı başlatmıştık biz… Niyetimiz, dikkat çekici boyutta imza taşıdıktan sonra bu konuyu İBB’nin ve tabii ki Ekrem İmamoğlu’nun dikkatine taşımaktı. Ömer Bey’in bu davetiyle ay resmen kaleyi içten fethedecektik! Yaşasındı!

Bu yarışma, sadece benim ilk ciddi jüri tecrübem değil, Konkur İstanbul’un düzenleyeceği kent yarışmalarının da ilkiydi. Yapılacak çok iş vardı. Yarışmanın sınırlarını çizen bir şartname hazırlanması, çağrıların yapılması, bu çağrıların ardından gelen soruların yanıtlanması, sonrasında bu soruların yanıtlarının yayınlanması ve ardından teslim gününe kadar başvuruların alınması gerekiyordu. Bu süreç boyunca jüri birkaç kez bir araya gelecek ancak asıl işi, projelerin teslim edildiği 10 Nisan’dan sonraki beş günde yapacaktı. Ve tabii başvuruların alınmaya başladığı sırada devreye giren pandemi sebebiyle değerlendirme toplantıları Haziran’a ertelenecekti.

Bu bir “ürün tasarımı” yarışması olduğu için, yönetmelik gereği asli jüri üyeleri endüstriyel ürün tasarımcıları ve peyzaj mimarlarından oluşuyordu. Projeleri oylayacak olan bu ekibe, yine mimar ve tasarımcılardan oluşan bir yedek jüri ekibi ile, aralarında benim de bulunduğum bir danışman jüri ekibi eşlik etti (Merak edenler için jüri listesinin tamamı burada). Şartnamenin teknik kısmını oluşturmak çok ayrıntılı bir işti. Ömer Bey’in ve raportörlük ekibinin yarışma kurgusu konusundaki deneyimleri bu konuda yol gösterici olurken, jürinin ince eleyip sık dokuyan tavrı da ortaya kapsamlı bir şartname çıkmasını sağladı. Kolay olmadı, ama oldu.

Bir yandan şartnameyi oluştururken, bir yandan da seçilen proje ya projeleri hayata geçirecek olan İSTON’un tesislerini ziyarete gittik bir kış günü… Projeleri değerlendirebilmek için İSTON’un olanakları hakkında da fikir sahibi olmak gerekiyordu çünkü… İSTON, şehirde gördüğümüz tüm kent mobilyalarını, banklardan ATM’lere, çöp kutularından aydınlatmalara kadar üreten İBB iştiraki. Kazanan proje ya da projeleri de uygulamaya geçirecek olan onlar.

Tesisi gezdiğimiz, aletleri incelediğimiz uzun bir gün boyunca bu ayrıntıların şartnameye nasıl yansıyacağı konuşuldu. Mimarlar ve tasarımcılar beton tipleri, karma makineler, döküm bi şeyleri falan hakkında konuşurken ben arada bulut fotoğrafı da çekmiş olabilirim tabii.

Kedi-Bulut kombin foto

İSTON toplantısının ardından şartnameyi online ortamda ilerletmeye devam ederken, hazır belediyenin içine sızmışken (!) Önce Çocuklar Otursun kampanyamızı da uygun zamanda dile getirme niyetim devam ediyordu. Aslında bu konuda çabalamama da pek gerek kalmadı. Daha ilk tanışma toplantısında, Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Yasin Çağatay Seçkin, çocuk gelişimi ve çocuk hakları alanında çalışan uzmanlarla bir toplantı yapılması fikrine sıcak baktı ve hemen harekete geçildi. Birkaç hafta sonra İBB’nin Kağıthane tesislerinde, kent tasarımında çocuk katılımını tartışmak üzere bir araya gelen bir yuvarlak masa toplantısındaydık.

Bu ilk toplantıyı takiben, aynı ekiple bir toplantı daha yapıldı. Bu toplantıların çıktıları, şartnamenin oluşmasında ve sonrasındaki değerlendirme sürecinde önemli rol oynadı. Elbette tek bir yarışma ve birkaç toplantıyla, belediye ve kent genelinde çocuk katılımını gerçekleştirmek ya da çıktılarını tamamen yarışmaya yansıtmak mümkün olmayacaktı. Amaç, geniş çaplı bir çalıştay düzenlemekti. Tam ısınmaya başlamıştık ki, pandemi başgösterdi. Çocuk katılımı konusundaki çalışmalar belediye içinde devam ediyor ve somut bir yerlere varacağını umuyorum.

Pandemi sebebiyle jürinin bir araya gelmesi zorlaşınca, teslim tarihi ve değerlendirme toplantısı önce Mayıs’a, sonra da Haziran’a ertelendi. Yönetmelik gereği pafta ve maket teslimi olacağından, jüri değerlendirmesinin online yapılması mümkün değildi, mutlaka yüz yüze olmak gerekiyordu. Jürinin paftaları yerinde görmesi, maketleri tek tek incelemesi, raporları birlikte okuyup tartışması gerekliydi. En nihayetinde, beş günlük toplantının ilki için 24 Haziran’da Yenikapı’daki Avrasya Gösteri Merkezi’ndeydik.

Bıraktığımızdan çok farklı bir yerde başlamak çok acayipti tabii. Fiziksel mekandan bahsetmiyorum; birkaç ay içinde herkesin birbirinden uzak durduğu, insanların maskeli gezdiği, yemekhanede yan yana ya da karşı karşıya oturmama gayreti içinde olunan, distopik bir gerçekliğe girmiş olmamızdan bahsediyorum… Güvenliğin girişte ateşinizi ölçmesinden, “36.6. Buyrun” demesinden bahsediyorum. Kolonyalar, alkoller, el yıkamalar, maskeler derken, kendimi maksimumda korumaya çalıştım bu süre içinde… Umarım başarmışımdır. Önümüzdeki günlerde herhangi bir korona belirtisi göstermezsem bu işin altından alnımın akıyla çıktım diyeceğim. (Yazar burada asemptomatik taşıyıcılık konusuna kafa yormak istememektedir, lütfen üstüme gelmeyin).

Yarışmaya toplamda 80 proje teslim edildi. Birkaç tanesi, gereklilikleri karşılamadığı için başlangıçta diskalifiye oldu. Ve jüri, kent mobilyaları için 52, oyun-rekreasyon ürünü için 28 olmak üzere teslim edilen toplamda 80 ürünün geçerli olanlarını tek tek değerlendirmeye başladı. (Merak edenler ayrıntıları tutanaklardan okuyabilir)

Her bir proje tek tek incelendi, değerlendirildi. Benim kriterlerim asli jürininkinden farklıydı tabii. “Aaaa negzel açık havada çalışmak için gölgelikli masa yapmış!” dediğim projelere “Gereksiz yere beton kullanmış. Bu materyalin kullanımı yanlış. Bu strüktür bu ağırlığı taşımaz” gibi yorumlar yapıyorlardı. Eh, boşuna mimarlık fakültesinde okumamışlardı (ya da güzel sanatlar)!

Yarışmanın çıktısı olarak her iki kategoride beş derece, beş de mansiyon ödülü ayrılmıştı. İlk beşe giren her proje, jürinin belediyeye “Bunu hayata geçirin” tavsiyesiydi. Mansiyonların yanı sıra bir de “Satın alma” kategorisi vardı ki o da belirli bir bütçeyi, dereceye girecek yeterlilikleri olmayan ancak tek tek uygulanabilecek türde ürünleri satın almak için kullanma yetkisi veriyordu.

Yönetmelik gereği, gelen projeler arasından ödül alacak 10 tanesini mutlaka tespit etmek gerekiyordu. Jürinin ödül vermemek gibi bir seçeneği yoktu. Haliyle gönderilen tasarımları eksikleriyle birlikte değerlendirmek ve giderilebilecek olan eksikler için tavsiye notu düşmek gibi ayrıntılı bir iş vardı değerlendirme sonrasında. Raporlama kısmı bu yüzden son derece detaylı ve uzun bir işti… Bu kısımda ben geri planda kaldım çünkü ürünlerle ilgili teknik bir şey söylemem söz konusu değildi. Ancak kullanımı hakkında yorumlarım olacaktı. Oldu da.

Kent Mobilyaları kategorisinde katılımcıların oturma alanı, gölgelik aydınlatma, çöp ve geri dönüşüm kutusu, saksı ve sınır elemanının yanı sıra iki de yenilikçi (halihazırda olmayan) ürün tasarlamaları gerekiyordu. Teknik ayrıntıların yanı sıra, ürünün kent dokusunun önüne geçmemesi, vandalizm ve amaç dışı kullanım konularına çözüm getirmesi gibi beklentiler vardı. Bence en önemli kriterlerden biri de, tasarımların “kullanıcıların sosyalleşmeleri, açık havada daha fazla zaman geçirmeleri, çevrelerine daha duyarlı olmaları”na katkıda bulunmasıydı. Dolayısıyla bazı tasarımlardaki kullanıcıların kafelerde para harcayarak çalışmalarına alternatif olarak üretilen açık havadaki, üstü kapalı, şarj ünitesi olan çalışma birimleri benim çok ilgimi çekti. Aynı şekilde, grup halinde oturma imkanı tanıyan, uzanarak oturmaya fırsat veren tasarımlar ve kıyı şeridini daha verimli bir şekilde kullanarak insanla suyu yakınlaştıran tasarımlar da bence dikkat çekiciydi. Nitekim, birinciliği, oturma, aydınlatma vb. tasarımların yanı sıra yeni geliştirdiği “su mobilyası” ile de dikkat çeken Muva adlı proje aldı.

Kent Mobilyaları kategorisinde birinci olan projenin kıyılara uygulanması planlanan yenilikçi tasarımı olan su mobilyası.

İlk kategoride, oyun-rekreasyon ürünleri kategorisinin neredeyse iki katı proje olmasına rağmen, değerlendirme ve eleme süreci çok daha akıcı geçti. Dereceye giren ürünlerin hemen hepsinde, en azından birincide, çok daha fazla kişi hemfikirdi. Gerçekten çok güzel çizgileri vardı, umarım yakında görmeye başlarız.

Oyun-Rekreasyon Ürünü kategorisinin birincisi ise hiç içime sinmedi. Oy çokluğuyla birinci seçilen projeye itiraz ettim. Bayağı ettim. Ama danışman jüri üyesi olarak oy hakkım yoktu, bir; olsaydı bile çoğunluğun kararını etkilemeyecekti, iki. Ve Arkhe birinci oldu.

Bayağı hayal kırıklığına uğradım. Çocukların yeşil alana erişiminin son derece kısıtlı olduğu bir şehirde birinci olan projenin dijital bir yazılım üzerinden “hayallerini gerçekleştirmelerini sağlayan” (!) bir teknolojik ürün değil, var olan açık alanları daha fazla ve özgürce kullanabilmelerini sağlayacak bir tasarım olmasını isterdim. Her ne kadar yarışma kurgusu gereği uygulanabilirliği diğer dört ödülle aynıysa da, sembolik olarak böyle bir yarışmada birinci olan projenin, en fazla sayıda çocuğun hayatına dokunuyor olması gerekirdi bence… Benim beklentim, ya da hayalim mi demeliyim, bu yarışmanın kazananının tasarımını yakında mahalle parklarında görmekti. Bu tasarımın çok daha geniş ve tekil alanlara ihtiyaç olacak çünkü hayata geçirmek için…

Danışman jüri üyesi olarak oy hakkım yoktu belki ama sonsuza kadar konuşma hakkım vardı. Ben de sonsuzluğa uzanan beş sayfalık bir rapor yazdım. Sonucu değiştiremedim ama KABUK isimli ürünün satın alma önerisi olmasına katkım oldu demek yanlış olmaz sanırım. Daha da önemlisi, bu raporun tutanaklarla birlikte işlenmesi, gerek bu yarışmanın katılımcılarının, gerekse ileriye dönük yarışmalara katılacak olanların inceleyeceği -ve umarım- dikkate alacağı bir döküman olarak kayıtlara geçti.

Jüri hatırası. Fotoğraf: Ömer Yılmaz

Bunun bir ürün tasarım yarışması olması, ürünün, ürün olarak yeterliliklerinin değerlendirilmesini getirdi beraberinde… Bu da bizi başka bir konuyla yüzleşmeye davet ediyor belki de: Tasarımları yaparken, onları kullanacak olan grubun gelişimsel, psikolojik, sosyolojik gereksinimlerini daha fazla dikkate almak… Bu da bu ürünü tasarlayan mimar ve tasarımcıları da aşan, akademinin gündemine girmesi gereken bir şey sanırım. Katılımcılığı arttırmak adına yarışma jürisine, daha fazla alan dışı, başka disiplinlerden uzmanların katılımını sağlamanın da önemli olduğunu düşünüyorum.

Çok ciddi bir gizlilik esası vardı yarışma süresince… Yarışmacıların kimlikleri jüriden gizli tutulmuştu süreç boyunca. İBB Park Bahçeler ve İSTON ekibindeki mimarlardan oluşan raportörlük ekibi arı gibi çalışıyordu. Projeleri teslim aldıktan sonra teslimdeki yeterliliklerini incelemiş, her birine dair notlar düşmüş, jürinin bilgisine sunmuşlardı. Bunlar bugüne kadar hiç tanık olmadığım, son derece titiz, bürokratik işlemlerdi ve çok şey öğrendim.

Yaklaşık altı ay önce dahil olduğum bu yarışma süreci çok değişik deneyimler yaşattı bana. Bir kere kamunun iç işleyişine tanık olmak, Ekrem İmamoğlu’nun izlediği siyaset konusunda daha yakından fikir verdi. Belediye gerçekten dev bir operasyon, hele de İstanbul gibi bir yerde. İnsan yakından bakınca hem şaşırıyor, hem etkileniyor, hem de geçmişe dair öfkeleniyor.

Ama umut da doluyor bir yandan. En azından benim muhatap olduğum ekip, alanında uzman ve deneyimli, yeniliklere ve yeni fikirlere açık ve dahası istekli bir ekipti. Bu anlayış belediyenin tüm birimlerine nüfuz edecekse eğer, İstanbul için orta-uzun vadede ciddi umut var demek.

Katılımcılık konusunda gelinen nokta: Kedi.

Amerika’da geçirdiğim yaklaşık 8 seneyi saymazsak, 1994 Eylül ayında geldiğim İstanbul’da ilk kez bir belediye binasından içeri girdim. Yani tabii ki işim düştüğü için belediye kurumlarına girip çıktığım olmuştu, ancak ilk kez fikrimi söylemek için davet edildim. Bu, çok şey anlatıyor benim gözümde bu yönetime dair.

Tek bir yarışmayla şehrin değişmesini beklemek gerçekçi değil. Birkaç yarışmayla, birkaç yılda bile her şeyin düzelmesini beklemek doğru değil. Bu çabaları bir başlangıç olarak teslim etmek lazım. Ve takip etmek lazım.

Ekşi Sözlük’te birisi “İBB ile bir reklam, proje anlaşması yaptığı aşikar” demiş benim için (bi de “bilmiş feminist instamom” demiş — buraya göz devirme emojisi gelecek). Bu yarışmada jüri olduğum haberini, yarışmanın resmî gazetede yayınlanmasının ardından paylaşmıştım. Birkaç günümü alan bu uzun blog yazısını da paşa gönlüm istediği için yazdım, herhangi bir anlaşma kapsamında falan değil. Bu açıklamayı yapmak zorunda bırakan günümüzün siyaset seviyesine de teşekkür ederim. Hayret bir şey.

Yarışmanın kazananları, tüm tutanak ve raporlarla birlikte Konkur İstanbul’un web sitesinden görülebilir. Ayrıca, meraklısına tüm ürünler 9 Temmuz’a kadar Yenikapı’daki Avrasya Gösteri Merkezi’nde sergilenmeye devam ediyor.

Bütüüüüün bunlardan ayrı olarak bir not daha düşeceğim buraya, çünkü bence not edilmeyi hak ediyor. Birçok konuda olduğu gibi şehir tasarımlarının da iki ayağının üzerinde yürüyebilen insanlar, özellikle de erkekler için tasarlandığı artık malumunuz (değilse de olmalı.) Elbette bu konuda değişimler var, oluyor ama hâlâ olmamız gereken yerin çok çok uzağındayız bence. Yarışmaya gönderilen projeler de bunu kanıtlar nitelikteydi. Maketlerin çoğunda (hepsinde değil) esas olarak kullanılan figür “iki ayağının üzerinde duran adam” modeliydi. 80 proje içinde kadın figürü nispeten az, tekerlekli sandalyeli figür kullanan tasarım sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, çocuk figürü daha da azdı. Biz de her şeyi feminizme bağlıyoruz ama ne yapalım, bu işler böyle!

Paftalardan birinden, ebeveynliği anneliğe indirgemeyen eşitlikçi bir bakış

Bugüne kadar bu blogda yazdığım en uzun ve teknik yazılardan biri oldu bu; sonuna kadar okuduysanız çok mutlu oldum. Bu yarışmanın parçası olmak da, bu süreci aktarmak da benim için kıymetliydi.

İstanbul, İstanbul olmaktan çıkarılalı çooooook uzun zaman oldu. Var olanı korumak ve devam ettirmek anlayışına sadık olan, eskinin kıymetini bilecek vizyona sahip bir kültürümüz belki hiç olmadı ama son 25 yılda -benimki nasıl bir şanssa, üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğim sene başlayan- talan, adeta kalanı da yok etmeye and içmiş gibiydi. Yıkılanı yeniden yapmak kısa vadede mümkün değil belki ama bir yerlerden başlamak gerekiyor ve bu yarışmalar bunun için önemli bir başlangıç.

Bu pandemi sürecinde, birkaç senedir niyet ettiğimiz “İstanbul’dan taşınma” kararımızı gerçekleştirmeye karar verdik. Bu yazıyı yayına aldığım an itibarıyla İstanbul’da bir evim yok ve birkaç gün sonra Bodrum’a doğru yola çıkıyorum. Giderayak böyle bir süreçte yer almak, günlerce yatıp kalkıp İstanbul’u düşünmek, ona en yakışanı konuşmak hem heyecan verici, hem de hüzünlü bir kapanış oldu…

4 yorum

  1. İstanbul’da yaşamayan biri olarak kentte yapılacak düzenlemelerle ilgili aynı zamanda bir vatandaş olarak size danışılması çok hoşuma gitti. Yalnızca birinci olan tasarımın değil, diğer tasarımların da kente sunulması hususunda değerlendirme yapılmasını çok faydalı buluyorum. Kazanan tasarım ile ilgili raporunuzu okudum. Her ne kadar tasarımı detaylı olarak görmemiş olsam da ürün çıktısı olarak sunulandan anladığım kadarıyla sizinle paralel bir düşünceye sahip oldum. Diğer projelerin de gözden çıkarılmayarak gerek satın almayla gerek birden fazla uygulamayla hayata geçirilecek olmasını çok yararlı buldum ve umarım raporunuz ve raporunuzda belirttiğiniz hususlar -özellikle teknik alan dışı hususlara ilişkin görüşlerin alınması- kapsamında yeni projeler hayata geçirilir.

  2. Süreci bu şekilde detaylı aktardığınız ve verdiğiniz emekler için bir mimar olarak kendi adıma teşekkür ederim. Sizin gibi insanların da jürilerde yer alması şehir hayatımızı olumlu etkileyecek çıktılara dönüşecektir mutlaka. Bu şekilde şeffaf süreçli, profesyonel ekiplerce yürütülen yarışmaların tüm ülkede yaygınlaşması dileğiyle.
    Bodrum hayatınızda da mutluluklar 🙂

  3. Gitmesek de görmesekde bizim olan köy gibi, yaşamasanız da sizindir İstanbul. Daha yapılacak çok şey var İstanbul’da. Çağırırlarsa gelmemezlik etmeyin. Sadece Bodrum’un blogcuannesi değilsiniz zira… Sizler gibi katkı sağlayabilecek insanların fikrinin alındığını görmek bile güzel.

  4. Uzaktan uzağa merak ediyor, detay bilmediğimiz için soramıyorduk da (en azından ben öyleydim):) Etraflıca bilgi almak çok güzel oldu. Elinize sağlık. Ve gerçekten de İstanbul’a veda etmenin en güzel yolu olmuş sizin için❤️