14 Yorum

Pandemi Sürecinin Yarattığı Fırsat: Evde Eğitim

Yazar Hakkında

CEYHAN PEŞTİMALCIOĞLU – Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye’nin önde gelen özel okullarında matematik öğretmenliği yaptı. Felsefe ve eğitim okur-yazarlığı ve müzikle ilgileniyor.

Siyasetçisinden okul müdürüne, öğretmeninden öğrencisine herkesin kafasında yeni eğitim-öğretim yılının nasıl olacağına dair cevaplanmayı bekleyen birçok soru var. Bu sorunun kendi içinde çözülebileceğinden ziyade, yeni ufuklar koyarak aşılabileceğini düşünmekteyim (Jung, 1929). Dahası, salgın sürecinin, eğitim-öğretim tekeline bugüne kadar hiçbir otoritenin cesaret edemediği bir yenilik getireceğini öngörüyorum. Bu yeniliğin adı evde eğitim. Evde eğitim, doğru yapıldığında mevcut yapının senelerce önüne geçebilir, genç bireyi dogmatik manipülasyondan uzak tutarak ifade özgürlüğünü ve yaratıcı düşünceyi yeşertebilir.

Bu yazıda farklı yaş gruplarındaki öğrencilerin, en iyi koşullardaki okullara gitseler dahi, ne kadar çarpık bir düzenin içinden geçmek zorunda kaldıklarını anlatacağım. Sonra da, bu sorunların nasıl yepyeni bir bakış açısıyla bir ufuk belirleyerek aşılacağını ifade edeceğim. Evde eğitim, öğrenme araçlarının özgür kullanımını mümkün kılabilir ve böylece eğitim sistemimizde içerik olarak uzun zamandır eksik olan elzem unsurlar nihayet kendine bir yer bulabilir. Bu unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Epistemoloji (Bilgi Felsefesi)
2) Etimoloji (Köken Bilim) – Semiyotik (Göstergebilim)
3) Spekülasyon (Uydurma Becerisi)
4) İnterdisipliner Yaklaşım

1) Epistemoloji

Tüm sistem “bu öğrendiğim şeyin doğruluğunu nereden biliyorum” gibi bir soru yerine, “bunları öğreneyim sınavda çıkacak” düsturunun üzerine kuruludur. Bu düstur bize yabancı değildir. Babil’in matematik metinlerini incelediğimizde bir matematiksel ifadenin doğruluğunun ispatı yerine “şimdi şöyle yap, şimdi böyle yap” gibi ifadelere rastlarız. Bildiğimizi nasıl bildiğimizi sorgulayan matematik, örneğin Pisagor Teoremi’nin ispatı, ifade özgürlüğünün görece daha fazla olduğu Eski Yunan matematiğiyle başlar. Eski Yunan matematiği asla işe yarama amacı gütmez, günlük işlerin köleler tarafından yapıldığı bir zamanda düşünmeye bol vakti olan aristokratik bir çevrenin entelektüel bir eylemi olarak ortaya çıkar. O yüzden “skola”da (leisure, idleness, aylaklık) mathematikos (öğrenme) gerçekleşir. Burada önemli olan, bildiğimi nereden biliyorum sorusunu sormaya cesaret etmiş olmaktır. Daha sonra bu soru bilimin otoritesinin temel bileşenlerinden biri olacaktır. Olur da bu soru günümüzde bir öğrenci tarafından sorulursa alacağı cevap yüksek ihtimalle “onu sonra öğreneceksiniz” olur.

Yalnız Türk çocuklarının girme şansı (!) bulduğu, yaş grubu göz önünde bulundurulduğunda tartışmasız dünyanın en zor sınavı LGS’nin yakıtı olan müfredatımızda, köklü sayılar konusundan aylar sonra Pisagor Teoremi öğretilir. Oysa ki köklü sayılar kavramının ortaya çıkışını mümkün kılan Pisagor Teoremi’dir, dolayısıyla kesinlikle köklü sayıların önünde yer alması gerekir. Ancak asla bilginin doğası sorgulanmaz, gerek de yoktur, çünkü zaten okul, otoritenin kafasına göre bilgileri sıraladığı bir yerdir.

Bilginin doğası sorgulandığında tüm alanların kavraması o kadar da zor olmayan temeller üzerine inşa edildiği görülür. Matematikte kavramlar insan aklının en temel bileşenlerinin üzerine inşa edilir. Söz gelimi, a=b ve b=c ise, a=c olmak zorundadır. Ancak bu temeller nedense ne geometride ne de matematikte hak ettiği değeri bulur. Genç nesiller negatif sayıların çarpımının neden pozitif bir sayıya eşit olduğunu, ya da sayıların sıfırıncı kuvvetinin neden 1’e eşit olduğunu sorgulamak yerine otoritenin onlara doğru diye sunduğu bilgileri baştan kabul ederek işe başlarlar. Bu sistem örtük müfredatıyla şu mesajı vermektedir: Sana ne diyorsam odur, şimdi bunu ezberle. Bu düzen Panopticon hapishanesine benzetilebilir. Tepede bir ışık herkesi gözetlemektedir ancak siz asla otoriteye ulaşamaz ve içinde ne olup bittiğini göremezsiniz. Oysa ki matematik gücünü tam olarak da bu sorgulamadan ve sınırsız şüphecilikten alır.

Bu sorgulama diğer alanların da temellerine işaret eder. Tarih belgeyle yapılır. Bilim, hipotezin tekrarlı deneylerle test edilmesinin ürünüdür. Bu sayede genç bireyler tarih ezberlemek yerine tarih yapmayı ya da bilimin çıktılarını ezberlemek yerine bilim yapmayı öğrenirler.

Epistemolojik yaklaşımla kavramları öğrenen bir öğrenci karşılaştığı her yeni bilginin doğasını sorgular ve böylece çağımızın vebası Post-Truth’a yani Hakikatin İtibarsızlaşması’na karşı aşılanarak akademik hayatını sürdürür. Edinilen her yeni bilgi ve beceri epistemolojik bir süzgeçten geçer. Artık öğrenci dogmatik otoriteler yerine, bilginin doğasını sorgulayan kanallara itibar eder.

2) Etimoloji ve Semiyotik

Terminoloji ve semboller çoğu zaman öğrencide bir endişe yaratır. Öğrenci artık kendini rahat hissettiği sembollere yenilerini eklemek durumundadır ve her sembolün kendi dilinde olmayan tuhaf bir adı vardır. Bu endişe öğrencinin belirli bir alanla olan ilişkisini daha başlamadan bitirecek kadar güçlü olabilir. Oysa ki en basitinden eşittir (=) işaretinin ortaya çıkışı bile kendi içinde harika bir hikâye barındırmaktır: 16. yüzyılda Rober Recorde “bunun değeri şunun değeriyle aynıdır” diye yazmaktan yıldığı için, iki eşit değeri birbiriyle aynı uzunluğa sahip iki doğru parçasıyla ifade etmiştir. Hatta bu kullanımın yaygınlaşması ancak 18. yüzyılda gerçekleşmiştir. Sembolün şekli (=) ilişkilendirildiği kelimeyle kavramsal bir bağ kurmaktadır. Bu hikâyeler ve bağlantılar, sembol anksiyetesi sorununu daha başlamadan aşmaktadır. Bu durumda Jung’un ifadesini yeniden ele alalım: Sorun kendi içinde çözülmek yerine, yeni bir ufukla sorun olmaktan çıkmış, düzgün bir girizgahla belki de kullanılması heyecan verecek yeni bir akıl yürütme aparatına dönüşmüştür.

Yabancı kelimelerin durumu da farklı değildir. Bunun için “rasyonel” kelimesini ele alalım. “Ratio” kökünden gelir ve anlamı kıyas yapmaktır. Böylece siz bir kesir yazdığınızda bir kıyaslama yaptığınız için bu bir rasyonel ifade olur. Ya da “endoplazmik retikulum”u düşünelim. Biyoloji bir terminoloji bombardımanı şeklinde sunulduğu için daha baştan öğrenci gözünde korkulu bir rüyaya dönüşür. Oysa ki kavramın köküne gittiğimizde, bunun başka bir dilde “bir düzlüğün (plazmik/plane-like) içindeki (endo/inside) ağ-cık (reti – culum)” demek olduğunu görürüz. Bunun üzerine endoplazmik retikulumun mikroskobik resmine göz gezdirdiğimizde öğrencinin zihninde artık farklı dillerden, kavramlardan ve imgelerden oluşan kocaman bir ağ kurulmuştur.

3) Spekülasyon

Resim eğitiminde çocuklar resmi eğitimden bilinçli olarak uzak tutulur ki yaratıcılıkları zarar görmesin. Bilimin de aynı şekilde ele alınması gerekir. Okullarımız maalesef bu yaratıcı güç üzerinde hemen hiç durmamaktadır. Democritus (M.Ö 5. yy) “tüm maddeler atomos (a-tomos/in-divisible) denen küçük yapıtaşlarından oluşmaktadır” dediğinde tabii ki bunu kanıtlayacak aparatlara sahip değildi ancak uydurma becerisine sahipti. Eski Yunan’da birçok filozofta benzeri spekülasyonlara rastlamak mümkündür. Modern bilimde uydurmanın yerini gözlem ve tekrarlı deney almıştır ancak bilimsel bakış açısının temeli bu uydurma kapasitesine bağlıdır.

Bu noktada biraz da kendi öğrencilerimden örnek vereceğim. 6. sınıfa giden bir öğrencim okulda gözün yapısını öğreniyordu. Birbirinden şekilsiz kitapları bir kenara kaldırdım ve öğrenciden insan gözünü çıplak gözle incelemesini, çizmesini ve daha sonra bu çizimdeki parçaların ne işe yarıyor olabileceğiyle ilgili fikirler belirtmesini, başka bir deyişle, uydurmasını istedim. Öğrencim, karanlık bir ortama girildiğinde göz bebeğinin büyüdüğünü ve aydınlık bir ortamda küçüldüğünü, bu yüzden gözün görme eylemini gerçekleştiren bölümünün göz bebeği olması gerektiğini söyledi!

Başka bir gün sınıfımda suyun dünyaya nereden gelmiş olabileceği ile ilgili bir tartışma içindeydik. Bu tartışmada bir öğrencim suyu bulutların yağmur yoluyla getirmiş olabileceğini söyledi. Bunun üzerine başka bir öğrencim ise bunun mümkün olmayacağını çünkü bulutların zaten dünyada bulunan maddelerin bir ürünü olduğunu ifade etti. Öğrencilerimin bilgilerin hap olarak sunulduğu ve zerre kadar öğrenme şevki uyandırmayan kitaplara bakmak yerine birbirleriyle böyle bir iletişim kurarak ve serbestçe uydurarak bilgi arayışına geçmeleri hem onları hem de beni çok mutlu ediyordu. Tahmin edersiniz ki böyle bir sınıfta “sınıf yönetimi” denen garabete asla ihtiyaç duymuyordum.

Eğitim sisteminin en büyük kanayan yarası fen bilgisi dersidir. Öğrencilerin uydurma becerisi asla önemsenmez. Her sorunun doğru bir cevabı vardır. Onu da zaten cevaplayan öğrenciler bellidir ve ders ancak geleneksel okul dinamikleriyle barışık olan şanslı azınlık içindir. Oysa ki herhangi bir otorite baskısının olmadığı ve serbest spekülasyonun beslendiği bir ortamda, en saçma fikir dahi, başka bir öğrenciye ilham verebilir ve yeni fikirlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

4) İnterdisipliner Yaklaşım

Tarihte iz bırakmış insanların özgeçmişine baktığımızda bu insanların birçok alanda çalışmalar yaptığını görürüz. Bunun en önemli sebebi muhtemelen bu insanların çalışma yaptığı bir alanın başka bir alanı kaçınılmaz olarak beslemesidir. Bilim insanı bağlantılar kurar ve kurduğu bağlantılar yeni fikirlerin sentezlenmesini sağlar.

Bu durumun farkında olan bazı okullar adına paralel müfredat dedikleri bir çalışma yapar. Bu çalışma genelde eğitim-öğretim yılının başında yapılır. Öğretmenler bir araya gelir ve hangi konularda beraber çalışabilecekleri konusunda bir plan yaparlar. Birkaç konu belirlenir, bu konular arasındaki köprülerden yola çıkarak paralel müfredat hazırlanır. Kulağa ne kadar güzel geliyor değil mi?

Tam bu noktada sizlere altın bir kural söyleyeyim: Müfredat kelimesini duyduğunuz anda aksi yönde kaçın. Çünkü en iyi ihtimalle birisi size bir deli gömleği giydirmeye çalışıyordur. Alanlar birbirleriyle müfredatın sınırlarıyla değil, ancak o alanlar arasında bağlantıyı gören insanlar sayesinde ilişki kurabilmektedir. Bu ilişki kurma biçimi asla sıralı ya da düzenli değildir. Çünkü kendini gerçekleştiren insanlar, özlerinde bir memeli hayvan olduklarından olsa gerek, oyun oynamayı severler ve tabii ki uzun süre aynı oyunu oynamaktan sıkılırlar. Başka bir oyuna (alana) geçerler. Böylece “flow state” (Mihaly Csikszentmihalyi, 1990) devam eder. Bu durum çocuklarda çok daha belirgin bir düzeyde gözlemlenebilir. Konuları alanlara bölerek hepsini belirli bir düzende vermek insanlığın bu temel özelliğini tamamen yok sayar. Zira bir birey aynı anda tüm alanlara eşit bir şekilde sürekli ilgi duyamaz. Oyun ortadan kalkar ve “flow state” kaybolur. İsteksizce bir konunun öğrenilmesi de mümkün olmadığı için, ya da mümkün olduğu durumlarda dahi yaşamı güzelleştiren bir deneyim olmadığı için okullar müfredatı tanrı buyruğu gibi gören bir otoritenin çilecilik ritüeli yaptığı mabetlere dönüşür. Yüzlerce insan ömrünün en kıymetli zamanını boşa kürek çekerek harcar.

Müfredat bir araç olarak kullanıldığında faydalı olabilir. Ancak bu araç, yetişkinlerin sıralamasından ziyade, tarihsel sıralamayı takip etmelidir. Tarihsel sıralamada yukarıda bahsetmiş olduğum alanlar birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir neden-sonuç ilişkisi içinde var olurlar. Diğer bir deyişle, interdisipliner yaklaşım kaçınılmaz hale gelir. Bununla ilgili olarak, konuyu uzatmamak adına yüzeysel ama etkili bir örnek vereyim: Tarım toplumunun suya ihtiyacı vardır. Böylece insanlar Nil nehrinin kıyılarına yerleşirler (Tarih) Ancak Nil nehri düzenli olarak taşmaktadır (Coğrafya). Dolayısıyla gök olaylarını takip etmek ve takvim tutmak gerekir (Astronomi). Nil nehri taşınca tarlaların sınırları kaybolur. Tarlaların sınırlarını yeniden çizmenin bir yolu aranır. (Geo-metri=Toprak ölçme)

Tarihsel yaklaşım alanlar arasındaki ilişkiyi zorunlu olarak kurmak zorundadır. Bu zorunluluk beraberinde birçok başka avantaj getirir çünkü tarihte, yukarıdaki geometrinin doğuş öyküsünü anlatan Herodot dahil, birçok önemli aktör büyük hatalar yapmıştır ve genç bireyler tarihte iz sürerken aslında insanlığın sürekli olarak hata yaptığını ve bu hataları düzelterek ilerlediğine şahit olurlar. Bu hataları öğrencinin düzeltme fırsatı ortaya çıkarken örtük müfredat arka planda şunu söylemektedir: Şu anda bildiklerimiz de yanlış olabilir ve sen bunun daha iyisini yapabilirsin. Yaratıcılık ve spekülasyon için daima bir açık kapı bulunmaktadır.

Uygulama

Özel okullar – bazı istisnalar hariç – MEB’in dayattığı programa tâbi olmasa bile bu dediklerimi gerçekleştiremezler. Çünkü ne vakfetmek kelimesinin anlamından bihaber vakıf yönetim kurulları, ne eğitimle ilgisi olmayan şahıs okullarının sahibi olan şahıslar ne de eğitimin söz sahibi diğer aktörleri, öğretmenin günün ancak sınırlı bir bölümünü çocuklarla geçirmesi gerektiğini, öğretmenin kendini gerçekleştiren bir birey olarak örnek olması ve nitelikli orijinal materyal hazırlayabilmesi için boş zamana ihtiyaç duyduğunu kabul ederler. Onlara göre bir bilgi işçisi olan öğretmenin plazada çalışan herhangi bir beyaz yakalıdan farkı yoktur. Öğretmen boş durmamalıdır. Bu insanlara sanırım okulun, yani skolanın kelime anlamını hatırlamakta fayda var!

Bu durumda geriye tek bir seçenek kalıyor, evde eğitim. Alanların birbirinden kopuk olmadığının bilincinde, temel düzeyde özellikle felsefe, matematik ve astronomi alanlarında nitelikli bilgiye sahip, kendi uğraşlarına ve mesleki eğitimine zaman ayırabilen bir eğitimciyle ya da eğitim koçuyla usta-çırak ilişkisi içinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Buna imkânı olmayan veliler, yukarıda bahsetmiş olduğum unsurları gözeterek çocuklarının eğitiminde sorumluluk alabilirler. Bu yolla kurulan bir ilişki öğrenciyi resmi eğitimin zincirinden ve zehrinden koruyabilir. Zehir kelimesini bilinçli kullanıyorum: Çünkü muasır medeniyet seviyesi için genç nesillerin kural ezberlemekten matematiksel bulguların nedenlerine, yazları sıcak ve kurak / kışları soğuk ve yağışlı geçen havalardan Alexander von Humboldt’un gezilerine, doğrusu ve yanlışı belli fen bilgisi sorularından uydurma becerisine ve pembe köşkten / pusulası bozuk gemiden Andrew Mango’nun, Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarına terfi etmesi gerekiyor.

Konuk Yazarlık

BlogcuAnne.com’da yayımlanan konuk yazar yazıları, yazarın kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Sizin de söyleyecek sözünüz varsa konuk yazarlık hakkında buradan bilgi alabilir, diğer konuk yazar yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

14 yorum

  1. Sahane bir yazı, tesekkurler hocam.

  2. Ceyhan beyin egitim sistemi ile ilgili yaptigi elestiriler dogru ve yerinde. Ancak bu eksikliklerin cozumu ne yazik ki evde egitim degil, Turkiye sartlarinda ozellikle. Yazida gecen su terimleri “1) Epistemoloji (Bilgi Felsefesi)
    2) Etimoloji (Köken Bilim) – Semiyotik (Göstergebilim)
    3) Spekülasyon (Uydurma Becerisi)
    4) İnterdisipliner Yaklaşım”
    gercekten bilen, anlayan ve cocuklarina bunlari kazandirabilecek yeterliliklere ve imkanlara sahip ailelerin sayisi gercekten cok ama cok az. Ayrica yazdigi sekilde evde egitimi bir cozum, cocuklari kurtarma alani olarak gormeyi de cok elitist buldum. Bunun Turkiye sartlarinda zaten can cekismekte olan egitimde hakkaniyet durumuna daha da cok zarar verecegini ve egitime daha cok ihtiyac duyan cocuklarin bir cok olanaktan daha fazla yoksun kalacagini dusunuyorum. Sormamiz gereken esas soru “butunleyici kapsayici bir sekilde tum cocuklari nasil kurtarabiliriz?” olmali.

    • Yorumunuzu okuyunca, biraz tecrübeme de istinaden, naçizane fikrimi yazmak istedim. Halihazırda Türkiye’de evde eğitim, evokulu ya da bir tık farklısı olan müfredatsız, akışta öğrenmeye dayanan okulsuzluk yapan aileler mevcut. Zira bunlar zaten gönüllülük ve yeterlilik koşuluyla yapılabilecek ve sürdürülebilecek tercihler. Tüm toplumun, şu zamanda hele, benimseyip uygulamasının gerçekleşmesini gerçekçi bulmuyorum zaten. Yasal olmamasına rağmen, ülkemizde uygulanıyor, yani denemeye cesareti, isteği ve bilgisi olan için mümkün. Çok uzatmadan, son olarak, her bir çocuğun farklı olduğu gerçeğine dayanarak en azından ; ve hadi buna ek olarak, öğrenmenin gerçekleşmesi için beynimizde olanlara bakınca bile zaten bir ülkenin tüm çocukları için, standart tek bir eğitim tarzının ya da otoritenin uygun gördüğü bir kaç eğitim tarzının kurtarıcı olamayacağını da bir gerçek olduğuna inanıyorum. Yedi yaşına yaklaşmış oğlumla, beş senedir okulsuzluk mantığını yavaş yavaş içselleştirerek, okulsuzluğu (unschooling) benimsemiş bir ailenin parçası olarak yazdığımı da belirtmek isterim.

  3. Uzun zamandır okuduğum en iyi yazı, çok teşekkürler!
    Anlatılanlara paralel düşünen ve evde eğitimin sorumluluğunu almaya istekli ebeveynler için ‘nasıl yapılır’a dair devamının gelmesini çok isterim.
    Tekrar teşekkürler

  4. Okullardaki eğitimin ve müfredatın neden yeterli olmadığı yazıda çok güzel ve detaylı açıklanmış, emeğinize sağlık ancak evden eğitimin nasıl olacağına dair aynı derinliği bulamadım yazıda, mesela evde eğitimi Kim verecek? Bu kişi nasıl bulunacak, çalışan anneler ne yapacak? Okula gitmeyen çocuk yaşıtları İle nasıl sosyalleşecek? En önemlisi sosyal yaşam becerilerini çocuk, okul ortamı dışında nasıl kazanacak? Bunları gerçekten çok merak ediyorum.

  5. Teşekkür ederiz, bize ışık oldu.

  6. Okulsuz Büyümek kitabını okurken benim de en çok dikkatimi çeken yönderlerin (mentorların) önemiydi. Çocuklar ebeveynlerini her zaman bilgelik kaynağı olarak görmüyor, özellikle ergenlikte. Ama bu mentorları nasıl buluruz, nasıl çocuklarımızla buluştururuz kısmı çözülmesi zor olan kısım.

  7. Çok güzel dopdolu bir yazıydı, teşekkürler emeğinize sağlık. En azından bir alanda çözüm olarak, matematik için ilkokul-ortaokul için olması gereken konu sırasını ve ilişkileri bulabileceğimiz bir kaynak önerebilir misiniz? Veya kısaca bahsetmek ister misiniz 🙂 Teşekkürler

  8. Çok güzel, bilgilendirici ve ufuk açıcı bir yazı.
    Çocukların öğretmenden ziyade yönder olan yönderlik eden yetişkinlerle ihtiyaçları var, bu pandemi sürecinde ebeveyn-öğretmen-yönder gibi bir sürü şapkayı aynı anda taşımamız gerekiyor ve maddi-manevi zorluyor.
    Sadece yazı en can alıcı yerinde biten bir dizi gibi geldi 🙂 Ceyhan Bey’den resmi eğitimin zehrinden koruyabilme yöntemleri konusunda biraz daha uzun yazmasını dilerim. Çocuklarımız artık reforma ihtiyaç duyan resmi eğitim ve öğrenme metoduna maruz kalırken, buna kafa yoran ebeveynler olarak zamanında benzer bir tornadan geçtiğimizden olsa gerek tıkanabiliyoruz.

  9. çok teşekkür ederiz. özet ama altında hazine yatan bir yazı. “okulsuzluk mu ?” ile mevcut şartları değerlendirme arasında gidip gelen bir ebeveyn olarak en azından her durumun gelişime açık kapılarını göstermişsiniz, yazı rehber oldu.

  10. Merhaba,
    Muazzam bir yazı. Teşekkürler.

  11. Güzel paylaşımınız için teşekkürler hocam..

  12. Gerçekten su süreçte çocuklarla izlediğim temel iletişimini bile etkileyecek güzel bir yazı,teşekkürler

  13. Harika bir yazı
    Teşekkürler 🙏