22 Yorum

Tam Fişi Çekecekken…

Pandeminin ilk zamanlarında her şey ne güzeldi…

Güzeldi derken, elbette bir belirsizlik ve onun getirdiği bir korku vardı. Yine de, hızla akıp giden ve yetişemediğimiz hayatımızın, elimizde olmadan bile olsa yavaşlamak zorunda kalmasının verdiği bir rahatlama hissi de vardı.

Geleceğe dair kaygılar yaşıyor olmama rağmen, günlük hayatımda zorlanıyor olmama rağmen, çocukların sürekli evde olmalarına, daha doğrusu birbirlerinden başka kimseyle sosyalleşemiyor dolayısıyla sürekli birbirlerine sarıyor olmalarına rağmen, #yardımdeğilişbölümü yapmayı benimseyen bir çift olsak da cinsiyetçi klişelerden kurtulamıyor olmamıza ve bu süreçte bundan en çok benim etkileniyor olmama rağmen “11 Mart öncesine dönmek ister misin?” sorusuna tereddüt etmeden “Evet!” diyemiyor olmam, 11 Mart’tan önceki hayatımda önemli soru işaretleri olduğunu düşündürtebilir mi? Belki de…

demiştim eve kapanışımızın üzerinden geçen ikinci ayın sonunda.

Aradan aylar geçti. Mevsimler değişti. Bizim özelimizde, evimiz, şehrimiz değişti. Bir tek, içinde bulunduğumuz belirsizlik hali değişmedi. Uzadı da uzadı.

İlk başlarda gelen şoku geride bıraktıktan sonra, bu belirsizliğin verdiği geçici bir teslimiyet vardı üzerimizde. Herkes -imkânı olan herkes yani- bu zorunlu evde olma halinin olumlu tarafından bakmaya çalıştı. Hemen çocuklarla evde etkinlikler, kekler börekler, pastalar çörekler, tam tahıllı ekmekler yapıldı. Bu sırada #tatildeğiluzaktaneğitim uzadıkça uzadı.

LGS bitti, yaz tatili başladı, yaz tatili bitti, okulların açılma zamanı geldi, okullar açılamadı. Eylül oldu Ekim, o oldu şimdi belirli sınıflara belirli günlerde yüz yüze eğitim, ‘Anne EBA’ya yine giremedim’lerin, ‘Çocuğum ben odaya girince ekranı kaydırmasana!’ların sonu gelmedi.

Bildiğimiz hayatın sona erip yeni bir düzene geçmemizin üzerinden yedi ay geçti. Ve biz bu süreçte çok yıprandık. Çocuğumuz uzaktan eğitime katılsın diye ona bilgisayar verdiğimiz güne lanet ettik, o kadar yıprandık. “Ders aralarında oyun oynamak yok, kalkıp hareket ediyorsunuz” demekten dilimizde tüy bitti, kendi sesimizden iğrendik. Empati kurmaya çalıştık, zavallı yavrular arkadaşlarını göremiyorlar dedik, yaşıtlarından uzak kalıyorlar dedik, yüzyılın krizi bizim çocuklarımıza denk geldi diye dertlendik falan ama artık cidden kaldıramaz hale geldik.

Sonunda ben dedim ki, Ulan, çekelim şu bilgisayarların, tabletlerin fişini. Bu ülkedeki 15 milyon okul çocuğunun sadece 1 milyonu EBA’ya girebiliyor, siz de o 14 milyondan oluverin! Bıktım ben sizin dersinizi de, EBA’nızı da, tabletinizi de, oyununuzu da takip etmekten! Benim için mi öğreniyosunuz ya bunları siz, ben internet polisliği yapmak zorunda mıyım be, kendi işimi gücümü bırakıp ay derse girdi mi, vay yine mi YouTube’da oyun videosu izliyo, bana 1 saat LOL oynicam demişti ama bir buçuk saat oldu diye her gün dertlenmek, aynı senaryoyu HER GÜN YİNE YENİ BAŞTAN YAŞAMAK ZORUNDA MIYIM BEN YA?! 

Yani bunun gibi bi şeyler dedim sanırım, hatırlamıyorum. Uyandığımda bileklerime kolonya döküyolardı.

Yani aslında öyle değildi ama böyle günlerin birinde bir de baktım ki tansiyonum 12/8 olmuştu. Bakınız benim tansiyonum ömr-ü hayatımda 10/6’yı geçmedi. Evet, düşük bir tansiyon biliyorum ama böyle işte n’apacaksınız. Gel gör ki şimdilerde 11/7’nin altına inmiyor ve ben “Eee artık bu yaşta normal artık, hem annen de baban da tansiyon hastası, yakında ilaca başlarsın’ları kabul etmiyorum. ESKİ TANSİYONUMU İSTİYORUM BEN!

Neyse işte ben böyle etrafta “Size 3 gün oyun yok!”, “Yok valla bilgisayarların fişini çekicem, eski usül MEB kitabından çalışırsınız” falan diye gezerken bir mesaj düştü posta kutuma.

15 yıldır alternatif eğitim alanında çalışan, AlternatifOkullar.com‘un kurucusu Eylem Korkmaz imzalı bir davetti bu. “Okuldan Uzak Kalmanın Çocuklar Üzerindeki Etkileri” başlıklı bir eğitimi duyuruyordu. Eğitimi verecek olan, Türkçeye “Çocuğum Okulu Sevmiyor” olarak çevrilen “Free To Learn” kitabının yazarı Peter Gray’di. Gray, “okulsuzlaşma” (unschooling) akımının duayenlerindendi ve tam da okul denilen şeyi sorguladığımız, ancak bu krizi bırak fırsata çevirebilmeyi, adeta bir kördüğüm haline getirdiğimiz şu günlerde anlatacakları müthiş ilgimi çekmişti. Ve katıldım.

Kendini “İnsan çocukların doğası ve özellikle de eğitimi” üzerine araştırmalar yapan bir evrimsel psikolog olarak tanıtan Peter, seminere, paylaşacağı araştırmaların çoğunlukla Amerika’ya, biraz da İngiltere’ye dair olduğunu not ederek başladı. Her iki ülkede de evde eğitim (homeschooling) yasal olduğundan, kendisinin önerdiği (ve Türkçeye “okulsuzluk” olarak çevrilen) “unschooling” yaklaşımının bu iki ülkede uygulanması daha kolay. Yani çocuğunuzu, evde ona eğitim vereceğiniz sözüyle okula göndermeyebiliyorsunuz bu ülkelerde; Türkiye’de bu söz konusu değil. Türkiye’de çocuğu devlet eğitiyor, bu işi anne babaya bırakmıyor.

Peter’ın, seminerin başındaki bir diğer vurgusu “unschooling” kelimesini sevmiyor olmasına dairdi. “Self-directed Education” yani “Özyönetimli Eğitim” ifadesini kullanmayı tercih ediyordu.

Çocukların bu dünyaya biyolojik olarak kendilerini eğitebilecek donanımla geldiklerini söyledi Peter. Ama öyle bi kez söylemedi bunu. Defalarca söyledi ve hatta “İliklerine kadar biliyorlar” falan dedi. “Çocuğunuz öğrenmeyi biliyor; ona güvenin” diye vurguladı sürekli.

Pandeminin başında Amerika’da ve İngiltere’de yapılan bazı çalışmalardan örnekler verdi. Mart ortasında pandemi başlayıp da okullar ve okul dışı etkinlikler kapandığında herkes çok karamsarmış. “Çocuklar sebzeye dönüşecek” falan diyorlarmış. Tam bu sırada, Nisan ve Mayıs aylarında 800 ebeveyn ve onların 8-13 yaşları arasındaki 800 çocuğunu konu alan iki anket yapılmış.

Anketin sonuçları birçok kişiyi şaşırtmış. Peter, bu birçok kişiden biri DEĞİLMİŞ. Şöyle ki, anket sonuçlarına göre çocuklar, okullar kapandıktan sonraki dönemde, okulların açık olduğu döneme göre daha mutluymuş. 13-14 yaş arasındaki çocuklarda depresif olma hali azalmış. Genel olarak daha sakinmiş çocuklar. Sadece çocuklar değil, ebeveynler de daha memnunlarmış hayatlarından. Ebeveynlerin %80’i, okullar kapandıktan sonra çocuklarıyla daha az zorluk yaşadıklarını söylüyorlarmış. Demek ki ebeveynlerin çocuklarıyla yaşadıkları sorunların çoğu, okuldan kaynaklanıyormuş!

Çocuklar sevdikleri şeylere daha fazla zaman ayırmaya başlamışlar bu dönemde. Müziğe yönelen, enstrüman çalmaya başlayan, yeni bir yabancı dile merak salan çocuklar olmuş. Zorunda oldukları için değil, canları sıkıldığı için kitap okumaya başlamış çocuklar. Bisiklete binmeye, bilmeyenler de öğrenmeye başlamışlar. Çünkü okul varken çocukların bisiklete binecek zamanları yokmuş. (Bu anket konusuna yazının sonunda tekrar döneceğim)

Birçok ebeveynin, okulların kapalı olduğu ve şimdi de uzaktan eğitimin yapıldığı şu dönemde okulun anlamını sorgulamaya başladığını söyledi Peter (ve onlardan biri de benim). Ebeveynler bu dönemde okula daha yakından bakma fırsatı edinmişler. Derslerin evin içine girmesiyle okulda öğretilen şeylerin saçmalığına, ders kitaplarındaki içeriklerin abukluğuna yakından tanık olmuşlar. “Çocuğum okuldan nefret etmekte haklı” şeklinde aydınlanma yaşayan ebeveynler varmış.

Haliyle, Amerika’da evde eğitim oranı pandemi süresince iki kat artmış ve %5’ten %10’a çıkmış. Bu grubun içindeki “okulsuzlaşma” oranı da ciddi olarak yükselmiş ve genel olarak “özyönetimli eğitim” artmış.

Peter’ın buraya kadar anlattıkları, benim bu yazının girişindeki “Pandeminin başında her şey ne kadar güzeldi” yorumumla benzerlik gösteriyor. Pandeminin başında her şey güzeldi çünkü eve döndük. Öncesinde evde değildik. Öncesinde, her sabah okula yetiş(tir)meye çalışıyor, her gün okulda yiyecekleri yemekleri yanlarına koyuyor, her hafta o hafta yiyecekleri yemeklerin listesini yapıyorduk. Çocuklarımıza ödevlerini ve sorumluluklarını hatırlatıyor; LGS’ye hazırlanan yavrumuzun kursunu takip ediyorduk. Birden her şey -istemsiz de olsa- durunca bir sakinlik gelmişti.

O sakinlik, aradan geçen aylarda yerini kaygı, belirsizlik ve gerginliğe bıraktı bence ama buna daha sonra değineceğim. Şimdilik seminer notlarımla devam edeyim.

Özyönetimli Eğitim Nedir?

Özyönetimli Eğitim’in ne olduğunu, eğitimi tarifleyerek anlattı Peter. “Eğitim okulla özdeşleştiriliyor, oysa çok daha derin bir tanım yapılmalı. Okula gitmesine rağmen eğitimli olmayan bir sürü insan olduğu gibi, okula gitmediği halde eğitimli olan birçok insan da var dedi. Ve eğitimi şöyle tanımladı:

Eğitim. Kişinin tatmin edici, anlamlı, ahlâki bir yaşam sürmesini sağlayan, bir kişinin öğrendiği her şeyin toplamıdır.

Buradan, eğitimin okulla sınırlı olmadığı anlamını çıkarmak doğal aslında çünkü öğrendiklerimizin hepsini okulda öğrenmiyoruz. Ve hatta öğrendiğimiz birçok şeyi okul dışında öğreniyoruz.

Özyönetimli eğitimi de, kişinin kendi isteğiyle istediğini ve bazen de kazayla öğrenmesi olarak tanımladı Peter Gray.

Özyönetimli Eğitim. Kişinin kendi kendine başlattığı faaliyetler ve yaşam deneyimlerinden elde ettiği eğitimdir.

Aslında hepimiz özyönetimli eğitim yapıyormuşuz. Hepimiz, biyolojik olarak öğrenmek üzere donatılmış insanlar olarak, dünyaya geldiğimiz andan itibaren öğreniyormuşuz. Ancak bir süre sonra -özellikle anaakım eğitimin kıskacına girince, yani okula başlayınca- bu becerimiz köreliyormuş. Çünkü okulda empoze edilen eğitim ödül ve ceza sistemini içeriyor ve bu da kişinin, kendi öğrenmek istediği şeyleri öğrenememesine ve dayatılmış bir öğrenmenin gerçekleşmesine sebep oluyormuş. Dolayısıyla kişi, kendi öğrendiklerinin peşinden gitmeyi unutuyor ya da buna zamanı olmuyormuş. Tanıdık geldi mi?

Özyönetimli eğitim ile anaakım eğitim arasında tek fark bu da değilmiş. Özyönetimli eğitim, beraberinde çeşitliliği getiriyormuş. Herkes kendi istediğini öğrendiği için, ortaya zengin bir içerik çıkıyormuş. Okul ise herkese aynı şeyi öğretmeye çalışarak tektipleşmeyi dayatıyor, çeşitliliği reddediyormuş. Bunu zaten biliyorduk.

Peter Gray herkesin bir ölçüde özyönetimli eğitim yaptığını söyledi ancak özyönetimli eğitim ile ÖZYÖNETİMLİ EĞİTİM arasında bir fark olduğunu da ekledi. Büyük harflerle yazılan ikincisini yapmak için bu yönde açık bir karar almak gerekiyormuş. Bu da anaakım eğitimden uzaklaşarak sistemin dışında kalma tercihini beraberinde getiriyormuş.

Bu kolay mıymış peki? Hem evet, hem hayır. Bunu yapabilmek için çocuklarımıza güvenmemiz gerekiyormuş: Çocuklara herhangi bir şeyi dayatmadan kendi başlarına bırakırsak ne olur? Bunu göze alamıyoruz çünkü tüm kültür, toplum bize çocuklara güvenmememiz gerektiğini söylüyor.

Özyönetimli Eğitimin Altında Yatan Eğitici İçgüdüler

Her çocuğun dünyaya öğrenmek üzere biyolojik olarak tasarlanmış olarak geldiğini burada yineledi Peter Gray. Bu tasarım, aşağıdaki güdüleri içeriyormuş:

Merak.
Anlama dürtüsü – Her birey merakla doğuyor. Yenidoğan bebeklerin gözleri etrafa merakla bakıyor. Yenidoğmuş bir bebeğe art arda iki obje gösterdiğinizde, ikincisine (yeni olana) daha uzun süreyle bakıyor çünkü merak ediyor. Çocuklar, hareket etmeye başladıkları andan gördükleri her şeyi tutup, atıp, çekiştirip, ağızlarına sokup… tanımaya, öğrenmeye çalışıyorlar. Merak, zamanla yok olan bir şey değil, tam tersi, yaşla birlikte büyüyor. Eğer okulda öldürmezsek!

Oyunculuk.
Pratik yapma ve yaratma dürtüsü – Merakı tamamlayan bir dürtü olan oyunculuk, bilgi edinmeyi sağlıyor. Fiziksel oyunlar risk almayı, korkunun üzerine gitmeyi öğretiyor. Çocuk merak ederek edindiği bilgiyi, oyun oynayarak pratik yapma fırsatı buluyor.

Sosyallik.
Burada, Hindistanlı bilgisayar mühendisi (ve yanlış anlamadıysam teknoloji girişimcisi) Sugara Mitra’nın deneyini anlattı Peter Gray. Sugara Mitra, Yeni Delhi’de, çocukların oynadığı (sanırım terk edilmiş) bir binaya bir bilgisayar yerleştiriyor ve diyor ki: Bu sizin. Dilediğiniz gibi kurcalayın. Hayatlarında daha önce hiç bilgisayar görmemiş olan bu çocuklar birkaç saat içinde bilgisayarın nasıl kullanıldığını çözüyorlar. (Aşağıda Mitra’nın bu ve benzeri deneylerini anlattığı bir TED konuşması var)

Daha sonra bu deneyi daha geniş bir alana yayıyor Mitra ve 100 bilgisayar koyuyor sağa sola. Her 1 bilgisayar 300 çocuğa erişiyor çünkü çocuklar birbirlerine öğretiyorlar kullanmasını… “Okulda öğretilen hiçbir bilgi bu kadar hızlı yayılmıyor” dedi Peter. Bu bilgi yayılımını orman yangınına benzetti, öyle hızlı ve kontrolsüz…

 

İsteklilik.
Peter’a göre (ve bunu yaptığı araştırmalarla da destekliyor) çocuklar, derinlerde, kendi hayatlarından sorumlu olduklarını biliyorlar. Bu yüzden serbest bırakıldıklarında kendi istediklerini öğreniyorlar; başkalarının onların öğrenmelerini istediği şeyleri değil.

Her çocuğun, kendi hayatını idame ettirmek üzere sorumluluk alma isteği var aslında. Ancak biz (yetişkinler/okul/toplum) buna izin vermedikçe bu becerileri gelişmiyor ve kendi hayatlarının sorumluluğunu alamıyor çocuklar.

Plancılık.
İstediklerini öğrenmekte özgür olan çocuklar, istediklerini öğrenmek üzere plan yapmaya başlıyorlar: “Bunu öğrenmek/yapmak istiyorum ama önce şunun nasıl yapıldığını öğrenmem lazım.” Buradaki anahtar kelime “istediklerini.” Kendi istediklerini değil de başkalarının onun için istediğini/dayattığını öğrenmeye zorlanan çocuklar, bu becerilerinin de üzerine gitmiyorlar. İstekliliğin bastırılması, plancılığın da önüne geçiyor. İstediği şeyi yapma fırsatı bulamayan çocuk, plan da yapamıyor.

Peki sizce okulun, tüm bu güdülerin gelişmesindeki rolu ne? İyi bildiniz: Engel olmak. Bütün bu güdüler (Merak, oyunculuk, sosyallik, isteklilik, plancılık) okulun yapmaya çalıştıklarının tam karşıtı.

Avcı Toplayıcı Topluluklarda Eğitim Nasıldı?

Seminerin burasında bizi çok eskilere, tarım öncesi zamanlara götürdü Peter. Ve dünya genelinde hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşayan 7 grubu gözlemleyen 10 antropologun gözlemlerini paylaştı. Buna göre, avcı-toplayıcı kültürlerde

  • Yetişkinler çocukların etkinlerini yönetmezlermiş
  • Ergenler de dahil tüm çocukların oynamak, keşfetmek, kendi ilgilerinin peşinden gitmek için sınırsız zamanları varmış
  • Çocuklar ihtiyaçları olan bilgiyi kendi oyunlarında ve keşiflerinde edinirlermiş.

Bu kültürlerde hiyerarşi yokmuş. Yani lider/şef/patron/reis gibi bir üst yapı ve onu takip eden bir alt grup yokmuş (cinsiyet hiyerarşisinden bahsetmedi ve bu bir merak konusu benim için). Herkes karar alma mekanizmasına eşit katılıyor, kimse kimseye ne yapacağını, neyi, nasıl yapacağını söylemiyormuş. Birine bir şeyi “öğretmek”, ondan daha iyi bildiğini iddia etmek anlamına geliyormuş ve kimsenin de böyle bir iddiası yokmuş. Dolaylı yoldan gösterme yolunu tercih edebiliyormuş bu durumda kişiler; çünkü herkesin kendi kendine ve gözlemleyerek öğreneceklerine inanıyorlarmış. Çocukların, kendi hayatlarının sorumluluğunu alacaklarına güveniyorlarmış.

4 yaşından 10’lu yaşların ortasına kadar olan çocukların oyun oynamak için sınırsız zamanları varmış. İşe katılımları tamamen gönüllüymüş. Tüm toplulukların müzik ve sanat uğraşıları varmış.

“10 bin yıl öncesine, yani tarım devrimine kadar hepimiz avcı-toplayıcıydık. Tarihin büyük bölümünde insanlar özyönetimli öğrenme yapıyorlardı, bu pratiğimiz var” dedi Peter Gray. Zaten başımıza ne geldiyse tarım devriminden sonra geldi, Sapiens’in yazarı Harari de aynı şeyi söylüyor. Neyse, bu başka bir konu…

“İyi de, biz avcı-toplayıcı değiliz ki?” diyor olabilirsiniz, ben de dedim, sanırım semineri dinleyen herkes demiştir. Zaten bu soruyla daha önce defalarca karşılaşmış olacak ki, Peter hemen ekledi: “Eğer doğru şartlar sağlanırsa, modern toplumlarda da çocuklar kendi kendilerini eğitebiliyorlar.”

Mesela Amerika’daki Sudburry Valley School. Demokratik bir yapılanması olan, yetişkinlerin öğretici olarak konumlanmadığı ve çocukların yaşları ne olursa olsun özgürce öğrendikleri bu okuldan mezun olanlar arasında bir araştırma yapmış Peter. Buna göre, bu okulun mezunlarının yüksek öğrenim görme oranı, anaakım eğitimle kıyaslandığında aynıymış. Yüksek öğrenime devam etmeyenler ise, tercih etmedikleri için yapmamış, “kazanamadıkları” için değil.

Benzer bir şekilde, 75 kişilik bir “unschoolers” grubunu incelemiş Peter, yani hiç okula gitmemiş olanlar. Benzer bir sonuca burada da rastlamış: Sevdikleri işle uğraşan yetişkinlere dönüşmüş hepsi.

Buradan şu sonucu çıkarıyoruz: Avcı-toplayıcı olmasak da, modern kültürlerde özyönetimli eğitimin gerçekleşmesi mümkün, eğer gerekli koşullar sağlanırsa.

Özyönetimli Eğitim için Gerekli Koşullar

Çocukların, kendi kendilerine ve özgürce öğrenebilmeleri hâlâ mümkün, eğer:

  1. Eğitimin, çocukların sorumluluğu olduğuna dair bir sosyal beklenti ve gerçeklik varsa;
  2. Oynama, keşfetme ve kendi ilgilerini takip etme konusunda sınırsız bir özgürlükleri varsa;
  3. Kültürün araçlarıyla oynama fırsatı veriliyorsa;
  4. Şefkat gösteren, yargılayıcı değil yardımcı olabilen birçok yetişkine erişimleri varsa;
  5. Çocuklar ve ergenler arasında serbest, karışık yaş karması yapılabiliyorsa; ve
  6. İstikrarlı, ahlâki, demokratik bir topluluğun içinde olmaları mümkünse

çocuklar kendi iradeleri doğrultusunda, kendi kendilerini eğitebiliyorlar.

Şimdi size 10 puanlık uzman sorusu: Bu koşulların hangileri okullarda mümkün? Doğru bildiniz. HİÇBİRİ.

Peki ne yapacağız? Peter’ın araştırmalarına konu olan Amerika ve İngiltere özelinde evde eğitim yasal bir seçenek. Çocuklarının okul tarafından “bozulmasını” istemeyen ebeveynler çocuklarını kendileri eğitiyorlar, evde. Türkiye’de bu mümkün değil. Bu felsefeyi temel alan okullar bile Milli Eğitim’in kıskacına takılıyorlar. Ne yapacağız, hepimiz kanun kaçağı olup çocukları okullardan mı kaçıracağız? Haydi olduk diyelim, para cezası ya da neyse göze alıp göndermedik çocukları, diğer koşullar yerinde mi ki?

“Kitlesel eğitimi bırakamıyorsanız ve yine de çocuğunuza özgürlük tanımak istiyorsanız işiniz oldukça zor çünkü anaakım eğitim ebeveyni çocuğa baskı uygulamak zorunda bırakıyor dedi Peter Gray. Kendi adıma konuşacak olursam, yaşadığım şey tam da bu. Ne zaman ki çocuğum ilkokula başladı, ona ödev yaptırması ve onu takip etmesi gereken bir pozisyonda buldum kendimi… Fide’deyken bu baskıcı alandan uzaklaşma fırsatı bulabilmiştim, ancak LGS gerçeği -her ne kadar önemsemeyeceğiz desek de- bizi yine ve çok yorucu bir şekilde karşı karşıya getirdi. Ben böyle olmak istemiyorum.

“E ne yapacağız?” diye sorduk Peter’a. “Daha az ödev, daha fazla oyun” isteyeceksiniz dedi. “Okul saatlerinin azaltılması için ebeveynler bir araya gelip baskı yapacaksınız, okulu taklit eden okul dışı etkinliklerden uzak duracaksınızdiye ekledi. Çocuğunu o aktiviteden bu etkinliğe götürmenin doğru olmadığını bilen, ancak herkes yaptığı için bunu yapmayınca sanki eksik/yanlış yapıyormuş ve çocuğunu bir şeylerden mahrum bırakıyormuş gibi hisseden var mı aramızda? Elleri görelim?

Zamanın değiştiğinin altını çizerek, kendi çocukluğundan örnek verdi Peter. “When I was a child many years ago, school was not such a big deal” – “Benim çocukluğumda, çok uzun yıllar önce, okul bu kadar önemli değildi” dedi. Peter Gray 74 yaşında ve benden 30 yaş büyük ama benim çocukluğumda da okul bu kadar önemli değildi. Sabahçı/öğlenci olurduk mesela, böyle sabah 9’dan akşam 4’e kadar okulda olmamız söz konusu bile değildi. Sokakta oynardık geri kalan zamanlarımızda, sokak vardı tabii o zamanlar… Yani birçok şey değişti ve bazı şeylerin eskisi gibi olmasını beklemek doğru değil ancak değişmeyen bir şeyin de altını çizdi Peter:

Çocuklar, diğer çocukların olduğu yere giderler. Eskiden bu, sokaktı. Şimdi online. 

Çocuklara “Arkadaşlarınla parka mı gitmeyi tercih edersin, yoksa bilgisayarda en sevdiğin oyunu oynamayı mı?” diye sordukları bir ankette %90’ı “Park” demiş çocukların. Ama parkta arkadaşları yokmuş ki? (Hoş, Türkiye’deki büyükşehirler özelinde park da yok). “Bunu yapmalarını istiyorsak, yetişkinlerin denetimi olmadan oynayabilecekleri ortamı çocuklara sunmamız gerekli” dedi Peter Gray.

Ve okulun tüm saçmalığına rağmen, “Pandemi döneminde okulu özledin mi?” sorusuna “Evet” yanıtı vermiş çocuklar. “Neyi özledin?” diye sorulduğunda da “Arkadaşlarımı” demişler. Çok azı “Öğretmenimi” demiş, bir o kadarı “yemekleri” demiş. Yani bütün o yapılandırılmış ortamına, teneffüslerdeki kısıtlı oyunlara rağmen, şu andaki (evde olmalarına) kıyasla bir sosyalleşme fırsatı sunuyormuş okul çocuklara… Ağlamak istiyorum.

Çocukların yetişkinlere ihtiyaç duymadan, onlardan yönerge almadan, onların kurallarına tabi olmadan oyun oynayabildikleri tek ortam dijital ortam. Çocukların birbirlerini fiziksel olarak görmelerinin mümkün olmadığı bu (pandemi) süreç, onları oyun fırsatından mahrum bırakmak için doğru bir zaman değil. Dijital oyunlar da, fiziksel oyunlarla benzer sosyalleşme fırsatı sunuyor.  

Yazının başında bahsettiğim, “Pandeminin başında yapılan anket şu an tekrarlansaydı sonuçlar nasıl olurdu?” diye sorduk Peter’a. Sonuçların farklı olabileceğini, daha karamsar çıkabileceğini söyledi. Ben de böyle düşünüyorum. Uzaktan eğitim -ki sadece EBA’nın bir şakadan ibaret olduğu Türkiye’de değil, her yerde- bayağı bir sınıfta kaldı bence. Daha doğrusu, çocukları bir sınıfa tıkıştırıp öğretmenin bilgi yüklemesi yaptığı fiziksel ortamlar ortadan kalkınca, bu yöntemin ne kadar verimsiz olduğu da ortaya çıktı. Bir başka deyişle, pandemi, anaakım/kitlesel eğitimin foyasını ortaya çıkardı: Çocuklara istemedikleri şeyleri öğretmeye çalışıyoruz ve bu işe yaramıyor.

Babaannem, babamın yıllarca ve aşırı sigara içmesine çok üzülürdü, sürekli bırakması için söylenirdi. Babamı bir kere pipo içerken görmüş, babam demiş ki “Bak anne, sigara içmiyorum, pipo içiyorum”. Babaannem yer mi, yememiş. “Aman sen de!” demiş, “Kuyuya sıçma, kenarına sıç, ayağınla it!” Uzaktan eğitim de bu hesap. Sonuçta ortaya çıkan şey aynı, nereye nasıl düştüğü pek fark etmiyor.

Özetle, “Çocukları rahat bırakın” dedi Peter Gray. “Çocuklara teknolojiyi nasıl kullanmaları gerektiğini öğretmekten vazgeçin. Her teknolojik gelişmede olduğu gibi, yeni nesil bunu nasıl kullanması gerektiğini biliyor. Tüm kültür çocuklara güvenmememiz gerektiğini söylüyor. Çocuklarınıza güvenin.” 

Gerçekten çok güzel, benim için çok doğru zamanda, ihtiyacım olan şeyleri duymamı sağlayan bir seminerdi. Başta daveti için Eylem Korkmaz’a ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Kendime evdeki kitapları bitirmeden yeni kitap almama cezası verdiğim için, okumak için beklettiğim kitapları okuyup, satın almak için beklettiğim kitapları satın alıp onları da bitirdiğim çıkmaz ayın son çarşambasında Peter’ın kitabını da alıp okuyacağım umarım. Ömrüm yeterse yani.

Bu seminerden sonra Peter Gray’in dediğini yaptık ve çocukları saldık. N’oldu? Çocuk bütün gün ‘kültürün araçlarıyla’ yani dijital oyunlarla oynamaya başladı!

Şaka şaka. Peter Gray’in söylediklerinden benim anladığım, “Çocuklarınızı salın çayıra, Mevla’m kayıra” değildi. Ya da benim yorumum bu yönde değil. Belirli yönergeler, koşullar gerekiyor çocukların özgürce öğrenebilmeleri için. Çünkü, Simon Sinek’in de dediği gibi, çocuklara sınırsız dijital erişim vermek, onlara içki dolabını gösterip “Al canım, kendine bir içki hazırla, bu ergenlik stresiyle başa çıkmana yardımcı olur” demekten farksız. Bence.

Peter Gray, teknolojinin zararlarına çok fazla odaklandığımızı söylüyor ve buna katılıyorum. Yapılan araştırmalar dijital oyunların zararlı olmadığını söylüyormuş, işte bunu bilmiyorum. Bence bunun için biraz daha zaman geçmesi lazım. Benim gördüğüm, küçüklüğünden beri çantasında kitap gezdiren çocuğum, eğitimin online’a taşındığı bu 7 ayda bırak kitap okumayı, 5 dakikadan uzun videoları seyredemez oldu. Sosyal medyanın ve dijital içeriklerin tasarımı, insanın dikkat süresini ciddi olarak kısaltıyor, bunu kendimde de gözlemliyorum ben.

Okul olmasaydı çocuklar vakitlerini nasıl geçirirlerdi, onu da merak ediyor ve gözlemlemeye çalışıyorum. Serbest bırakıldıklarında gerçekten de oyun oynamak dışında şeyler yapıyor çocuklar. Birlikte tablette araba markalarına bakıyorlar mesela… Tam da Sugara Mitra’nın dediği gibi, büyükler küçüklere öğretiyor; ya da küçükler, büyüklerden istekte bulunuyor ve onlar arayıp buluyorlar onun adına. Birlikte, “sosyalleşerek” öğreniyorlar, tam da Peter’ın dediği gibi…

Asi Kızlara Uykudan Önceki Hikâyeler’deki kahramanları, çizimlerinin aslına ne kadar benzediğini görmek suretiyle araştırmak mesela, şu aralar çok yaygın bir uğraş bizim evde.

Bu seminere katıldığımdan beri, çocuklara internet polisliği yapmaktan vazgeçtim (Yapmamaya çalışmaya başladım daha doğru olur). Gerçekten o kadar yorulduk ve yıprandık ki, günde 350 saat oyun oynasalar, beyinleri turşuya dönse herhalde bundan daha yıpratıcı olamazdı hepimiz için. Evet, belli kurallarımız ve sınırlarımız var ancak yine de bu kuralları tam olarak uygulayamıyoruz çünkü mesela akşam 9’da arkadaşları oyun oynamak istiyorlar ve yüzyılın pandemisi denk gelen zavallı evladımız okuldan ve arkadaşlarından uzak olduğu şu dönemde sadece bu oyunlar sebebiyle sosyalleşebildiğinden ona hayır diyemiyoruz. Buyrun buradan yakın, yine gitti düzen nizam.

Küçük yaşta bu serbestiyi sağlamak ve yönetmek daha kolay, onu görüyorum ben. Ergenliğe henüz girmemişken, hâlâ oyun çocuğu oldukları yaşta daha rahat oyalanıyorlar. Ama sanırım en az bunun kadar önemlisi, “daha az bozulmuş” durumdalar. Eğitime, okula daha az maruz kaldıkları için, hâlâ kendi kendilerine öğrenmeye, daha doğrusu oyuna meraklılar. Büyüdükçe bu merak köreliyor, öyle demişti ya Peter da…

Peter Gray’in dediği gibi, çocuklarımıza güvenmemiz lazım. Ama bir o kadar da kendimize güvenmemiz lazım. Kral çıplak, bunu biliyoruz. Bu bilgi doğrultusunda ve kontrol edebildiğimiz kadarıyla da elimizden geleni yapıyoruz. Gerçek şu ki, kontrol edebildiklerimiz, kontrol edebileceğimizi zannetiklerimizden çok daha kısıtlı. 

“Alternatif eğitim” kavramıyla -ne büyük tesadüf ki yine başında Eylem Korkmaz’ın olduğu- bir ekibin 2005’te düzenlediği bir “Alternatif Eğitim Sempozyumu”nun kitapçığı sayesinde tanışmıştım. Yıllar içinde eğitim sistemini dışarıdan, içeriden, devlet okulunda, özel okulda, şimdi online olarak tecrübe ettim, ediyorum ve  biliyorum ki geleneksel anlamda okul hiç de öyle matah bir şey değil. Şu an bildiğim ve bana değer kattığını düşündüğüm şeylerin HİÇBİRİNİ okulda öğrenmemiş olmam bile, okulun hayatımdaki yerini sorgulamam için yeterli.

O yüzden “Gölge etme, başka ihsan istemez” dediğimiz eğitim sisteminden, hele de bu pandemi sürecinde kuş kondurmasını beklemek gerçekçi değil. Ne yaparsak, ne öğrenirsek, bize merak ettiklerimizi sunan eğitim sistemi sayesinde değil, ezberlememiz gerekeni dayatan eğitim sistemine rağmen yapacağız. Bugüne kadar ne yaptıysak, ne öğrendiysek öyle oldu.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

22 yorum

  1. Yaklaşık beş senedir, yazınızda bahsi geçen, bizim “okulsuzluk” olarak nitelendirdiğimiz, Peter Gray’in ve genelde artık Amerika’daki bu işin içindekilerin isim olarak tercih ettiği “Özyönetimli öğrenme” yaklaşımını gerçek hayatın içinde, 7 yaşındaki oğlumuzla, tecrübe ediyoruz. Gözlerim dolu dolu okudum yazınızı. Senelerdir yazdıklarımın, okulsuzluğa gönül vermiş tüm arkadaşlarımın anlattıklarının çok hoş bir özeti niteliğinde. Konu hakkında hiç fikri olmayanlar için, pandemi ile gelen uzaktan eğitim ve benzeri zorluklarla mücadele edenler için konuya gayet net ve uygun dozda bir giriş olmuş yazınız.
    Özyönetimli öğrenme ya da nam-ı diğer okulsuzluk örnekleri için, bugün internette blog olarak, instagram ve facebook’ta hesap olarak bu konudaki gerçek tecrübelerini paylaşan pek çok kaynağa ulaşıp ilk ağızdan bunların nasıl yaşandığını okumak, öğrenmek mümkün diye de bir not düşmek isterim. Sevgiler…

  2. Merhaba Elif.

    Self-directed learning’i özyönetimli öğrenme diye çeviriyorum ben. Eğitim kelimesinin alt metninde birinin sana öğretmesi manasını sezdiğim için.

    Rabbim sana, ailene, tüm insanlığa ferahlık nasip etsin. Öğrenmeyle ilgili yazmanı özlemişim. İlk oğlunun minicikliğinde yazdığın anlara döndüm.

    Sevgilerimle.

    • Merveeee, ne kadar uzun zaman oldu! Ne güzel yazardık, yazışırdık bir zamanlar, değil mi? Ben de yorumlarını özlemişim.

      Seminerde Peter Gray’in “self-directed education” dediğini hatırlıyorum ama belki de ‘learning’ demişti, emin değilim açıkçası. Çeviriyi de “özyönetimli eğitim” olarak yapmışlardı, oradan yola çıkarak kolaycılığa kaçtım ben de… “Öğrenme”nin hiyerarşik bir çağrışımı olmadığı konusunda sana katılıyorum. Öte yandan, “eğitim” kelimesinin anlamını genişletmeyi de önermişti Peter, eğitimin sadece okulla kısıtlı kalmayan bir kavram olduğunu vurgulayarak; bu da bir bakış açısı olabilir.

      Dileklerine de yürekten katılıyor, hepimiz için ferahlık diliyorum. İletişimde kalmak dileğiyle, sevgiyle…

      • yu ar veri fest beybi 🙂

        Tabii tabii. Kelimeler bizim. Onlarla ne istersek yaparız.

        Ben şöyle bir yol izledim salgının başından beri. Eba’yı açıp önlerine verdim. Dört tane oldular bu arada 🙂 Fakat izlemeye mecbur tutmadım. Bazı şeyler hoşlarına gitti bazıları gitmedi. Canlı derslere katılmayı teklif ettim. Kızım 3. Sınıf. Öğretmeni dünya tatlısı bir hanım. Fakat ilk haftalar çok sorunlar yaşandı. Çocuğa hiç canlı dersin var demedim. Alarm kurup kontrol ettim. Açılırsa verdim eline cihazı. Oğlum 5. Sınıf. Bir değil iki değil. Tüm hocaları “konuşursanız mikrofonunuzu kapatırım” minvalinde yaklaştığı için bir daha da canlı dersleri takip etmedim. Oğlum da “anneciğim ne olur canlı ders” demedi. Ortanca oğlum 1. Sınıf. Onların canlı dersleri yeni başladı. Kriz zamanları bir atlatılsın bir bakacağım neler olduğuna. Minnak oğlum “bana da deyş aç” deyince Eba Okul Öncesi açtım. Bazen kapattı bazen izledi.

        Yemek ve Sunum videoları, Kodlama, Roblox videoları, Resim Çizim videoları… Hepsine bizim evde “ders” deniyor. Kim ne ders isterse onu açıyor. Bunun aksi beni de onları da çok yoruyor.

        Tekrar sevgilerimle.

  3. Rahatlatıcı bir yazı oldu. Benim için de “ekran süresi doldu yeter artık, beynin hellim peynirine döndü” gerilimi çok ağır gelmeye başlamıştı.
    Kitap konusuna bir yorum yapayım (çünkü okunacaklar, okunmalılar sıralı tam liste bitmiyor) neyi okumak istiyorsan onu oku. Bir atasözü der ki ‘atıldık mı satıldık mı?

  4. Alper Caniguz ‘ün “oğullar ve rencide ruhlar”diye bi kitabında okulla ilgili cok guzel ve komik tespitler var..aklimda kaldığı kadarıyla söyle diyordu:çocukluk 5 yaşına kadardır.ondan sonra çürüme başlar.cunku okula başlanır. Vs vs.

  5. Cok guzel bir yazı olmuş öncelikle emeklerinize sağlık. Ikı cocugum var biri 4 buçuk bir 3 bucuk yaşında. Kreş falan hıc dusunmedım. Bırbırlerıyle arkadas olabılmelerı en buyuk avantajım. Ama ben cocuklarım yokken bıle ana akım egıtıme kurban vermek ıstemıyordum. Sımdı bakıyorum benım gıbı dusunenlerın sayısı artmıs ne guzel. Ama aklımdakı en buyum soru su bu cocuklar nasıl arkadas ortamında bizsiz kalacaklar. Bunu saglayabılecegımız tek bır yer yok Türkiye de. Anca haftada bir kurslara falan göturebılrıız. Bende suna karar vermıstım pandemı oncesı. Okula gıtsın ama ogretmenı ıle konusacagım odevler muhım degıl yapmasada olur dıyecegım. Fakat cok utopık gelıyor. Ogretmenler bunh kabul etmeyecek ve cocuklar ezılecek. Kafam cok karısık. Bızde sızın gıbı ıstanbuldan tasınma kararı aldık elif hanım. Karsı yakanıza komsu gelecegız😊sırf buralarda cocuklar çarka daha hızlı gırıyor dıye kasabaya yerlesme kararı aldık. Seneye temellı kacıyoruz dogup buyudugum sehırden. Umarım okulsuzluk yayılır. Hepımız kanun kacagı oluruz cocuklarımızı da bulustururuz bıryerlerde sosyallesırler😂 bu arada ılkokul ve lıse arkadaslarımla hala cok sık gorusuyorum. Hatta lıseden sıra arkadasımla evlendim😂 yanı o arkadaslıklardan cocukları koparırsam kotu mu ederım dıye korkuyorum işte

  6. Çok ama çok beğendiğim bir yazı oldu, büyük şehirde yaşayan ve tek ebeveyn olan bir anne olarak bu düzeni yıkıp atmaya cesaretim yok henüz ama yoluma ışık oldu 🙂 Ben Hewitt in Okulsuz Büyümek kitabından da ilham almıştım:)

  7. Canım Elif
    Muhteşem bir yazı olmuş beni çok aydınlattı teşekkür ederim. Uzun bir yazı yazsam okurmusunuz dediğinde hiç uğraşamam olmuştu cevabım,malûm pandemi süreci dikkat süremiz üzerindeki olumsuz etkileri ama öte taraftan iyi ki merak duygum galip gelmiş diyorum şimdi. Ben bir Öğretmenim ve 5. Sınıfa bu süreçte geçen bir ergenim ve 4 yaş krizlerini yine pandemide aşmak durumunda kalan iki numara küçüğümle yazının tam öznesi gibiyim.Özdenetimli eğitim tanımı bire bir olmasa da büyük ölçüde yaşadığımı farkettim. Liseyi Hasanoğlan Öğretmen Lisesinde 4 yıl yatılı okudum. Bilenler vardır eski köy enstütüsü olan bu lise kocaman bir kampüse sahip,kendi başının çaresine bakmayı öğrendiğin,kişisel tercihlerin ve merak duygusunun nisbeten daha serbest olduğu gelişimin en önemli yıllarını Peter ve Sugara Mitra’nın kastettiği gibi kendi kendimizi gerçekleştirmişiz.Özdenetimli eğitim kesinlikle desteklenmeli,unshoolers kazanımları çok iç gıdıklayıcı düşününce ancak,kendi adıma çocuklara güvenmenin farkında olup merak duygularına,öğrenme isteklerine,doğuştan gelen güdülerine olan şüpheyi iyileştirmem şart,çünkü hepberaber birtakım dayatıları maruz kalıp asılolanı bozmuş ve işleyişi değiştirmiş olabiliriz değil mi?yanlış budanan yanlış uzarsa ya?iyileştirilecek bir mevzu daha tanımladıysam sayende katkı büyük. Bu konuyu gümdemimin üst basamaklarına taşıyorum,fazlasıyla umut verici çünkü🙏👌
    Sevgiler

  8. Harikasınız Elif hanım
    İyi ki karşılaşmışım sizin yazdıklarınız ve paylaştıklarınızla
    İyi ki varsınız…

  9. Çok değerli bir yazı. Teşekkür ederim. Acaba ne yapabiliriz? Okulsuz Türkiye çok uzun sürecek bir proje olduğu için belki şimdiden başlamalı. Benim de okul ve eğitim ile ilgili yazılarım var https://notlar11.wordpress.com/category/egitim/ Eğitim bir sektördür çocuklar da pazar. Hem de çok büyük ve devlet destekli bir sektör. Eğitim aslında tek hedefi çocukların içindeki cevheri öldürmek olan bir suç örgütüdür. Onun için teker teker bireyler olarak hiçbir şey yapamayız gibi geliyor bana.

  10. Ama gerçekten bu yazı okunmalı, elden ele dağıtılmalı falan. Eliiif, çok çok nefis bir anlatımla aktarmışsın. Çok teşekkür ederim, eline, emeğine, kalemine sağlık. Blog yazılarını ayrı seviyorum, söylemiş miydim, söylemiş olayım. Sevgiler 🙂

  11. Okulsuzluk mu? Yok ben almayayım. Cidden tek işim çocuğum değil. Yani 6 maddede saydığınız ortamı oluşturmak için kimlerin çevresi, hayatı ve kendisi uygun bilemiyorum. Bir çeşit işsiz güçsüz hippi olup aynı zamanda kenarda hazır paranın olması gerekiyor sanırım. Okulsuzluğun da bir akım olduğunu düşünüyorum. Sürdürülebilir bir sistem olduğunu düşünmüyorum. Çocuğunu hobisi haline getiren, sadece çocuğuyla varolan arkadaşlara okulsuzlukla iyi eğlenceler dilerim.

  12. Gökçe Göşgün

    Elif Hanım Merhaba,

    Uzun içerikli yazınızı zevkle okudum, gerçekten kafamızda soru işareti doğuracak konulara değinmişsiniz 🙂 Benim oğlum 2.sınıfa başladı (online olarak başladı ve 2 gün yüzyüze olarak devam ediyor) ve özel okula gidiyor. Ben de bize dayatılan bu kapitalist sistemin tuzağına düşenlerdenim ya da şu anki Türkiye şartlarında devlet okullarından verim alınamayacağına inananlardanım. Pandemi döneminde yaşadıklarınıza çok benzer sorunlar yaşadık ki bizim okulumuz,oğlum o başlangıç döneminde 1.sınıfta olmasına rağmen, süreci iyi yöneten bir okuldu. Fakat yaz tatili ile birlikte uzayan süreç sonunda evde birbirimizi yer hale geldik diyebilirim. Yazıda bahsettiğiniz Alternatif Eğitim sistemi bazı yönleriyle kafama yattı. Fakat şöyle bir gerçek var ki bizler Peter Gray’in yaşadığı toplumdan çok daha farklı bir toplumda yaşıyoruz. Her ne kadar ülke olarak toplumsal bozulmaların olduğu dönemlerden geçsek de, bizim farklı bir kültürümüz var, Amerika ve İngiltere’de yaşayan toplumlar gibi olamayız. Çocuklarımızı okula göndermeme seçeneğimiz olmalı demişsiniz fakat bu ülkede doğuda evde kalsa 5-6 kardeşine bakmak zorunda kalacak, annesine ev işlerinde yardım etmek zorunda kalacak çocuklar var. Tek eğitim alabilecekleri yer okul. Devlet eğer böyle bir serbesti getirse düşünsenize durum ne olur? Bazen o yoksul ailelerin çocukları öyle başarılar kazanıyorlar ki, hikayelerini dinlerken gözlerim doluyor. Oralarda tek sevgiyi ve şefkati öğretmenlerinden gören çocuklar var, ailede varlıkları bile belli değilken. Şimdi Türkiye’de okula gönderip göndermemeyi devlet serbest bırakırsa o çocukların çoğunun ailesi neyi seçer acaba? Bunları sizi eleştirmek için değil, bizim toplumsal olgularımızı da düşünüp değerlendirmeniz için yazmak istedim. Hatta bu konu ile ilgili de ne düşündüğünüzü müsait bir zamanınızda yazabilirseniz, düşüncelerinizi duymayı çok isterim. Teşekkür ederim, sevgiyle kalın.

  13. Peter Gray’in kitabını okumuştum. Yazınızdan anladığım seminerde kitabını anlatmış, okuyacağım demişsiniz ya, bence okumuş kadar olmuşsunuz 🙂

    Söylediklerine katılmakla birlikte, bunları Boston Üniversitesi’nden bir Prof olarak söylemeseydi sesi duyulur muydu diye düşünüyorum. Ya içindesindir çemberin ya da dışında yer alacaksın Peter Amca da diyemiyorum çünkü dağdan gelip bağ hakkında konuşmak da olmaz.

    Öyleyse, kitapta yer alan istatistiklerin o ülkelerin nüfusu ile kıyaslandığında çok ama çok küçük örneklemler ile yapıldığını ve bunun da araştırmaların anlamlılık düzeyine sekte vurduğunu söyleyeyim.

    Siz de yaşadınız bilirsiniz, Amerika’da ana akım yolundan gider, etrafındaki otantiklere de kontrol edebileceği alanlar verir.

  14. Neslihan Tanış

    Elif Hanım elinize sağlık. Çocuğu yeni kreşe yazdırmışken yine yaptığım şeyin doğruluğunu sorgulattınız, aşk olsun size 🙂 Ben bu konuya da bir kafa yorayım. Sonumuz hayrolsun. Sağlıcakla kalın.

  15. nedense yazıyı ve yorumları okuyunca kendimi bloğun ilk yıllarında gibi hissettim 🙂

    yazı güzel gerçekten, bilgilendirici, emek verilmiş, çok teşekkür ederim kendi adıma ama…

    yazı bitince ağzımdan şu cümle çıktı : eeee napıyoruz şimdi??? 🙂

  16. muhtesem bir yazi 🙏🏼👊🏻💪🏼

  17. Elif,

    Yine her zamanki gibi eğitim konusundaki eksikleri çok iyi analiz etmiş, okulsuzlaşma kavramı üzerinde düşündüren bir yazı yazmışsın. Yazını okurken sık sık not almaktan ve yazının yönlendirdiği değişik kaynakları okumaktan kendimi alamadım. Ben de konuyu biraz daha farklı açıdan alarak hem okulsuzlaşma, hem de evden eğitimi inceleyen ve klasik eğitim sistemine göre avantajları ile dezavantajlarını analiz eden bir yazı hazırladım. Mevcut eğitim sistemindeki eksikleri çok net olarak görebilmekle beraber, bu eksiklerin üzerine gidilmesinin okulsuzlaşmaya kıyasla daha olumlu sonuçlar vereceğini düşünüyorum. İlgilenenler yazıma ekli linkten ulaşabilir.

    http://bebekveben.com/klasik-egitime-alternatifler-evden-egitim-ve-okulsuzlasma-elestirisi/

    • Tanla, çok teşekkür ederim paylaşımın için; ilk fırsatta yazını okumaya çalışacağım. Sadece şunu söylemek istedim; yıllardır yazan kaç kişi kaldık şurada, bu yorumunu, daha doğrusu yorum bıraktığını görmek beni eskiye götürdü, iyi geldi 🙂

  18. Çok bilgilendirici bir yazı. Bu konuda şanslı olanlardanım. Annem hiç bir zaman derslerimizi ve ödevlerimizi sorgulamazdı. Kontrol etmezdi. Ondan hep öğrenmeye çok hevesliydik. Sadece ilkokula gittim. İkinci sınıfa geçtiğimde okumayı sökmüştüm. Sanırım biraz disleksi vardı. Ailem hiç sorun yapmadı. İlkokuldan sonra fa açıktan okudum. Hayatım boyunca da her türlü bilgiyi öğrenmeyi çok sevdim. Hala da eğitime devam ediyorum. Keşke anne babalar çocuklarına güvense. Etrafımdaki herkese çocuklarınızı ödeve zorlamayın. Kendisi kontrolü sağlayabilir desem de kimse kabul etmiyor. Hatta 5 kardeşiz ve her birimiz hayatta çok başarılı olduğumuz halde bu başarılar için ailemiz bir ödül bile almamıştır. Ödül beklentisi de hiç birimizde yoktu. Sadece taktir edilmek bile insana yetiyor…