2 Yorum

Unutamamanın Kitabı: Ağıtların Tanrısı

Cumartesi sabah ulaştı elime Sepin’in kitabı, Ağıtların Tanrısı. Heyecanla bekliyordum.

Cumartesi öğleden sonra #kendineaitbiriçerik atölyemiz vardı Peri’yle. Her ne kadar atölye öğleden sonra olsa da, sabahından başlıyor benim heyecanım. Sanki bir yere gidecekmişim gibi giyiniyorum, makyaj yapıyorum, kafamı boşaltıyorum, atölyenin havasına giriyorum erkenden… Atölyeden başka bir şey yapmamaya, düşünmemeye çalışıyorum öncesinde.

Ama Sepin’in kitabını çok merak ediyordum. Çok etkileneceğimi de biliyordum.

Biz kahvaltının ortasındayken kargo kitabı getirince, kahvaltıdan sonraki kahvemle “şöyle bir bakmak” üzere kitabı elime aldım. Meğer “şöyle bir bakmak” mümkün değilmiş. Beni içine çekti kitap, gerçekten öyle oldu; sanki iki tane el kitabın içinden çıktı, beni çekti içine. Bırakamadım. O da beni bırakmadı zaten.

Kitabı atölyeye kadar okudum. Atölyeden sonra okudum. Akşam okudum. Gece okudum. Pazar sabah kalkıp okudum. Pazar akşam üzerine kadar, zorunda kalmadıkça başından kalkmamacasına, oturduğum sandalyede sırtımın ağrıması pahasına okudum.

Bitirdim. Tekrar başladım.

Dedim ya, etkileneceğimi biliyordum. Ama böylesini bilmiyordum.

Sepin’i uzaktan hep bilirdim ve sempati duyardım ancak onunla daha yakından iletişim kurmam Okan’ın ölümünden sonra oldu. 2019’daki Dijital Topuklar’da konuşmacımız olmuştu Sepin, ki kitabına da almış o konuşmayı… Ne iyi etmiş, ne güzel bütünleşmiş o konuşması kitabın geri kalanıyla, şimdi okuyunca daha iyi anladım. Böyle bir kitabın ufak da olsa bir parçası olmuş olmaktan çok mutluyum.

Sepin kitabında sadece Okan’a ve Okan’la olan aşkını anlatmamış. Aşkı anlatmış, Türkiye’yi anlatmış, ölümü anlatmış, çocukları anlatmış. Umudu anlatmış, umuttan özgürleşmeyi anlatmış. En çok da yası anlatmış.

“Yas”la ilgili bilmediklerimizi söylemiş, bildiklerimizi tersine çevirmiş Sepin. Ölümün bucak bucak kaçacağımız değil, “cebimizde taşıyacağımız” bir şey olduğunu, bize “doğumda emanet edildiğini”, sadece yaşayanların ölebileceğini, yaşamadan ölünemeyeceğini göstermiş. Ölen insanların “kaybedilmediğini” çünkü “kaybolmadığını”, çünkü kaybetmekte bulmak olduğunu, bir anahtarın ya da cüzdanın kaybolacağını, oysa ölen insanın öldüğünü öğretmiş.

Bir şeye ağlanacaksa ağlanır zaten. Tutanlar tuttuklarını desinler. Ağlayanlar ağladıklarını değil. Her şey mi ters olur? – sayfa 103

Çok şaşırtıcı bir kitap Ağıtların Tanrısı, çünkü bir insanın bu kadar yoğun duyguları, yazıyla, bu kadar doğrudan, bu kadar duru, bu kadar yalın bir şekilde anlatabilmesi ve anlatmak istediklerinin karşı tarafa bu kadar içten bir şekilde geçmesi çok etkileyici… Zaten de yazmış gibi değil Sepin, içinden çıkarıvermiş duygularını, olduğu gibi; kusmuş adeta… “Vahşi şeylere dair evcil bir dil kullanmak yok artık” diyen yüksek lisans hocasını dinlemiş, evcil dili çok geride bırakmış. Eminim çok ciddi bir muhakeme, emek isteyen bir organizasyon ve elbette yürek gerektirdi bu kitabı yazması, ama bunu hiç hissettirmiyor Sepin, sanki bir oturuşta yazmış, baştan sona uzun ve tek bir nefeste anlatmış gibi… Sanki evime gelmiş, karşıma oturmuş, bağdaş kurmuşuz birlikte, göz göze bakmışız, birlikte ağlaşmışız gibi…

O anlattıkça ben de anlatmışım; ben de ona Bige’yi anlatmışım, halamı anlatmışım, birlikte ağlamışız, sadece Okan’ına değil, babasına, Bige’ye, halama, Berk’e, Ali İsmail’e, Ceylan’a, bütün çocuklara, bütün o güzel gözlü çocuklara, bütün kayıplarımıza, Türkiye’ye ağlamışız birlikte…

Türkiye’ye kızgın olacak ben mi kaldım be? Bana gelene kadar burada doğduğu için ölenler var, bana mı kaldı Türkiye’ye kızgın olmak? – sayfa 45

Türkiye’ye çok kızgındım ben de… Sepin’in Okan’ını alan Türkiye, benim de Bige’mi, Berk’imi, halamı aldı bundan yıllar önce. Hiç hesap vermeden, hiç bedel ödemeden üstelik. “Ülkede gerçekleşen trafik kazaları şu kadar can aldı” haberinde bir istatistik oldu sevdiklerim bundan 21 yıl önce. Hâlâ da kızgınım ya; Sepin kadar, Sepin gibi anlatamamıştım hiç hislerimi. Neyse ki şimdi Sepin benim yerime de anlatmış. Bazı cümlelerdeki duygularımız öyle ortak ki…

yerde yürüyemiyordum, yer çekimi fazla geliyordu, uzaklaşmak istiyordum yer çekiminden – sayfa 64

Ben de eve sığamadığım hissini hatırlıyorum. Sanki bedenim büyümüş de duvarları zorluyor gibiydi.

Gerçekle yüzleştikten sonraki süreçte “Nereye gitmiş olabilir ki?” hissi yiyip bitiriyordu beni… O kadar hayat dolu, yaşam enerjisiyle dolup taşan bir insan ölemeyeceğine göre mutlaka bir yerlere gitmiş olmalıydı. Gündüzleri gerçek değişmediği için, cevabını bulamadığım soruların yanıtlarını rüyalarımda öğrenmeyi umuyordum, ama ölmüşlerim, öldüklerinin farkında değildi rüyalarımda, değil mi ki bana nereye gittiklerini söyleyeceklerdi! Belki de gerçekten ölmemişlerdi, çünkü bu kadar üzüleceğimizi bilseler hayatta (!) ölmezlerdi! İnsan sevdiğine bunu yapar mıydı?

Sepin de bu öfkeden, şaşkınlıktan, isyandan, sorgulamadan payını almış çokça…

Hiçbir şey düşünmedin, düşünseydin ölmezdin ki, ölemezdin. Hissetseydin ve düşünseydin, beni bırakıp gitmezdin, illa bir yolunu bulur yaşardın. – sayfa 26

Sepin, kitabında, tutulmayan bütün yasları tutmuş. Gelmiş geçmiş bütün yasları çıkarıp önümüze koymuş.

Ben bu kitabın içine girdim ve kayboldum. Daha önce hiç, bir kitabı zerreciklerine kadar okuduğumu hatırlamıyorum. Sepin’in “Ağır ağır okuyun” dediği yerleri ağır ağır okudum. Tekrar tekrar yazdığı kelimelerin her birinin hakkını verdim. Her çocuğun ismini, yaşını, şehrini zihnime kazımaya çalıştım. Sepin’in yası beni de içine aldı. Onun dediğini yaptım ve yasına, yasımıza sırtımı yasladım.

Ölümü anlatan, yası anlatan bir kitaptan korkuyor insanlar. Ama dağıtan, mahveden, yürek dağlayan bir kitap değil Sepin’inki. Acının aşkla, gücün şefkatle, kırılganlığın dirayetle, hayatın ölümle birlikte var olduğunu hatırlatan bir anlatı.

Güçlü bir kadının, onun sözleriyle “güçlü değil hatta, güç siz erkeklere dair, yürekli” bir kadının, Sepin İnceer’in “sihirli elleri”yle yazdığı bir “unutamama kitabı” Ağıtların Tanrısı.

Bu kitap benim unutamamam olsun. Oluyordur. Umarım.

Unutmak diye bir şey yok, büyük yalan o. – sayfa 30

Olmuş Sepin. Hem de nasıl olmuş.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

2 yorum

  1. “Ölümü anlatan, yası anlatan bir kitaptan korkuyor insanlar. Ama dağıtan, mahveden, yürek dağlayan bir kitap değil Sepin’inki. Acının aşkla, gücün şefkatle, kırılganlığın dirayetle, hayatın ölümle birlikte var olduğunu hatırlatan bir anlatı.”
    Sagol Elif. Dogrusu ben de korkuyordum. Sayende okumaya karar verdim.

  2. okumaya karar verenler arasında yer almaktayım 🙂