2 Yorum

Bazı Günler

Eğer hayatımın bir gününün filmi çekilecek olsaydı mesela o gün bugün olabilirdi. 7 Nisan 2021.

Her zamanki gibi başladı gün. Sabah Derya’yı okula bırakıp eve geldim, yazımın başına geçtim. 29 Mart’tan bu yana kitaba tamamen kendimi verdim, bu sefer bitmeden kalkmayacağım, kesin bilgi.

Ben haldır huldur yazarken annem aradı (üst kattan), dedi “Böyle böyle, baban 11:30’a diş randevusu aldı, dişini çekerlerse kanaması fazla olabilir (kan sulandırıcı aldığı için), nasıl yapsak acaba?” Annemin bu “Nasıl yapsak acaba?” deyişi “Babanı sen götürür müsün? Çalıştığın için sormaya çekiniyorum ama yalnız da gitsin istemiyorum” demek. Nereden mi biliyorum? İstediğim bir şeyi doğrudan soramama yeteneğimi (!) anneme borçluyum da ondan!

Neyse dedim ki “Tabii ki ben götürürüm, yok bir de götürmeyeceğim.” Dün gece ağrıdan uyuyamamış babam, sabah apar topar randevu almış; hepimiz karalar bağladık dişini çekecekler diye çünkü uzun zamandır ağrıyordu. Dişinin çekileceğini ilk kim ortaya attı bilmiyorum fakat kendimizi müthiş inandırmış ve şartlandırmış durumdayız babamın dişi çekilecek diye; kanaması fazla olabilir diye de hastane ortamında olsun dedi halam; hastaneden randevu almış babam da.

Bundan birkaç hafta önce Doğan gitmişti diş doktoruna, yine benzer ağrılarla falan, gayet de memnun kaldıydı. Konacık’ta bir yer, Ceyhan önermişti. “Oh” dedim, “Allah muhtaç etmesin ama dişçi bulduk.” Allah muhtaç etmesin tabii çünkü benim dişçiye gitmem için dişimin gerçekten düşmesi falan lazım, terapide çalıştığımız şeylerden biri dişçi fobim değildi çünkü.

Neyse ben babam Doğan’ın gittiği dişçiye gitsin istemiştim ama halam hastane olsun deyince (dişi çekilecek ya) hastaneden randevu aldı. Sanıyoruz biz. Konumu girdik, bizi Konacık’a götürdü. La burası Doğan’ın dişçisi? Allah allah, telefon açtık babamın randevu aldığı yere, önünde durduğumuz yer, hastaneyle falan alakası yok. E dur bakalım bi girelim içeri dedik, girdik, “İyi günner, acaba sizden randevu almış olabilir miyiz?” Almışız cidden de, her nasıl olduysa babam hastaneden randevu aldım diye buradan almış. E madem geldik bari muayene olsun, yani zaten zorla dişini çekmezler hemen herhalde, ama gidecek o diş, o kadar eminiz, vah ki ne vah.

Röntgen çektiler, baktılar dediler ki “Bu dişi çekmemize gerek yok.” Kanal tedavisi yeterliymiş, diş yerinde kalabilirmiş. Ay biz bir sevin bir sevin, sıradan başlayan bir gün oldu mu sana bayram neşesi? Allah’ın eşeğini kaybedip buldurması mı dersin, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek mi dersin? Yani eğer babamı bu sabah kanal tedavisi yaptırmaya götürecek olsaydım normal bir şekilde çıkıp arabaya biner giderdik, fakat şimdi diş çekimi randevusu kanal tedavisine döndü ya, güne puanım 10 puan! Yaşasın dişimizi çektirmedik!

Her şey nasıl da bakış açısıyla alâkalı…

Neyse sonra günün geri kalanı normal geçti, ben yazdım çizdim falan. Öğleden sonra, yıllaaaaardır görüşmediğim bir arkadaşım aradı, Elif. Ama cidden yıllardır, en son Derya’nın doğumunda görüşmüştük sanırım. Bu ara bir görev edinmiş kendine, uzun zamandır görüşmediği arkadaşlarını arayıp hal hatır soruyormuş; ne güzel bir şey, değil mi? İşte sohbet muhabbet, çocuklar kocaman olmuşlar, falan derken… O da tiroid ameliyatı geçirmiş geçen sene, onun da kanser çıkmış biyopside, ve Covid aşısı çıkmış ona, dün olmuş hatta, “Sen de mutlaka bak,” dedi. Dedim “Ben baktım, çıkmadı.”

Bakmıştım hakikaten de, Pınar yazmıştı sağ olsun birkaç hafta önce, onun da tiroid geçmişi vardı. e-nabız’dan bakmıştım, “Öncelikli grupta değilsiniz,” yazıyordu. Şaşırmamıştım da öncelikli grupta olmadığıma. Tamam, vücudumdan kanser hücresi alındı ama çok şanslıydım ekstra bir tedaviye gerek olmadı, iyiyim, bağışıklığımda herhangi bir sorun yok, evdeyim, benden çok daha öncelikli olması gereken insanlar var ve anlaşılır bir şey bana çıkmamış olması.

Sonra birkaç kanser geçmişi olan arkadaşım daha aşı olduğunu söyledi, onlar benden daha ağır geçirmişlerdi, herhalde ondan dedim.

Bugün Elif söyleyince aynı durumda olduğumuzu, dedim tekrar bakayım, bir de ne göreyim: “Öncelikli gruptasınız.” 

Enteresan bir his. Şaşkınlık. Biraz piyango çıkmış gibi bir his. Ve hemen ardından hak etmediğin bir şeyi kazanmışsın gibi bir his.

Ne yapsam, ne etsem?.. Doğan’a baktık, ona çıkmamış, e normal yani niye çıksın? Ama bana çıkmış. Olayım mı? Yani aşı olacağım tabii ki ama şimdi mi olayım? Doğan olmazken ben niye olayım canım? Niye mi? Çünkü bana tanımlanmış.

E onca öğretmen varken aşı bekleyen? Evet, var ama onlara tanımlanmadı, bana tanımlandı. Aşımı devredebilir miyim bir başkasına? Derya’nın öğretmenlerinden birine mesela? Hayır, yapamam, devredilmiyor aşı. Ve şimdi sıramı savarsam, bir sonraki sıranın ne zaman geleceği belli olmaz, sıranın en en sonuna da geçebilirim hakkımı kullanmadım diye…

Bunları hem kendi zihnimde, hem halamla tartıştım. Ayşe Abla da halama gelmişti o sıra, o da doktor, dedi ki “Elif kalk git çabuk.” Doğan’ın toplantısı vardı, ona yansıtamamıştım bu endişelerimi, daha doğrusu söylemeye çalışmıştım ama “İşim var, dinleyemiyorum, ne istiyorsan yap” dedi, tıpkı Zackarina’nın babasının onu dinlemediği zamanlarda “Öyle mi, ne hoş,” dediği gibi…

Randevu almaya girdim, hemen akşamına verdiler, gözünü sevdiğimin küçük şehri. Doğan toplantıdan çıkmıştı dedim ben randevu aldım ama içim rahat değil, dedi saçmalama falan neyse kalktım gittim akşam 8’de Bodrum Devlet Hastanesi’ne. 6 kişi gelmeden açmıyorlarmış aşıyı, ziyan oluyormuş aşı sonra. Biz önce 5 kişiydik, sonra 6 olduk, sonra teyzelerden birinin ikinci aşı için geldiği, onun da Sinovac olduğu ortaya çıktı, asabi görevli onu Sinovac odasına gönderdi, olduk mu sana yine beş kişi. Neyse birazdan biri daha geldi, zaten gruptan birisi kapıda resmen “Gel vatandaş gel!” yapıyor, yani tabii ki randevusuz olamıyorsun aşıyı ama randevun olsa da o an olacağının garantisi yok eğer 6 kişi değilseniz.

Neyse olduk işte, 15 dakika bekledim arabada, atladım geldim eve, karışık hislerle…

Karışık, çünkü geçen sene bugün “korona örgüsü” örüyordum ben aklıma mukayyet olmak için. Bodrum’a geleli henüz 20 gün olmuştu ve daha buraya taşınacağımız belli değildi, Mayıs sonunda falan İstanbul’a döneriz diye düşünüyorduk.

Belirsizlik, umutsuzluk, korku, aşı, umut, heyecan, yeniden hayalkırıklığı ve bir sürü duyguyla bir sene geride kaldı. Bugün Twitter’da meslektaşını kaybeden bir doktor yazmış “Pandeminin başında ‘tanıdıklarınızı kaybedeceksiniz’ demişlerdi” diye, öyle oldu. Yılgör Amca’yı kaybettik, hâlâ şaka gibi… Eniştem 1 ay hastanede kaldı, 12 gün yoğun bakımdaydı, ödümüz koptu ellerimizden kayıp gidecek diye… Çok şükür dün çıktı ama yaşadığımızı bir biz biliriz, bir de yakınları yoğun bakımda olanlar.

Kolay geçmedi bu bir sene, hâlâ da geçmiyor. Hayatımda ilk kez antidepresana başladım, ki geçmişte çok daha ciddi şeyler yaşadım; kayıplar, travmalar, yalnızlıklar… Ama ilk kez, hayatımda ilk kez kendi kendime devam edemeyecek bir noktaya geldiğimi fark ettim; iyi ki fark ettim, çıkamıyordum işin içinden…

Hâlâ da birçok şey belirsiz. Ece geçen sene gelemedi mesela, bu yaz da mı gelemeyecek? Okulların hali ne olacak? Daha yüz yüze eğitim yapan ilkokullardaki öğretmenleri bile aşılamadılar, ne ara ortaokul ve liselere sıra gelecek de bu çocuklar okula gidecek?

Bir yandan bunları düşünürken, geçen sene bugünkü korkularım geldi aklıma. Ve işte şimdi kolumda, iki bilim insanının (ve onların canla başla çalışan ekiplerinin) bulduğu bir aşının sızısı vardı. Şu anki korkum geçen senekinden daha farklı; annem de babam da aşı oldular, e şimdi ben de oldum. Doğan ne zaman olacak, Ece gelecek mi? Ya çocuklar için aşı geliştirilecek mi? Ama kolumda aşı var. Geçen sene yoktu. Şimdi var. Seneye ne olup ne olmayacağını kim bilebilir?

Hastanenin otoparkında, vücudumun aşıya alerjik bir reaksiyon verip vermeyeceğini beklediğim 15 dakika boyunca bütün bunlar geçti aklımdan, ve daha fazlası… İnsanın koluna batırılan bir iğnenin böylesine gel gitli bir duygu durumuna yol açması ne acayip, değil mi?

Velhasıl bu sabah, son derece sıradan başlayan bir gün, önce babamın çekilmeyen dişine çekilmediği için sevinmemiz, ardından hiç planda yokken aşı olmamla, başladığından çok farklı bir yerde bitti. Eğer bugünün bir filmi çekilecek olsaydı, hani Sliding Doors vardı ya mesela Gwyneth Paltrow’un oynadığı – Rastlantının Böylesi diye çevrilmişti Türkçeye- hani metro trenine son anda binip, eve erken gidince sevgilisini yatakta bir başkasıyla yakalıyordu; ama eğer treni kaçırmasaydı falan filan… onun gibi bir şey olurdu. Babam yanlışlıkla yanlış dişçiden randevu almasaydı belki çekilecekti dişi; bugün Elif beni yıllar sonra sesimi duymak için aramasaydı ben aşıya bakmayacaktım ve aşı olmayacaktım ve belki de hayat küçük ama başka bir yöne evrilecekti.

Kim bilebilir?

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

2 yorum

  1. Sağlıklı günler dilerim 🙂

  2. Çok başarılı buldum yazınızı.Okurken o karmaşayı,duygu dalgalanmasını,paniği yanı başımda hissettim.İmza:aşı olmayan,olamayan meb öğretmeni