5 Yorum

Üzüm Hanım’ın Taneleri

1999 senesinde, yeni evli bir kadın olarak master yapmak için Amerika’ya gittikten bir buçuk ay sonra çok sevdiğim halamı ve kıymetlim iki kuzenimi trafik kazasında kaybettik. Hayatımın en zor günleriydi.

Yeni evliydik, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorduk, Doğan benden bir sene önce Amerika’ya gittiği için daha yerleşikti ve çok yoğun çalışıyordu, bense yapayalnızdım. Tek arkadaşım, köpeğim Paphia’ydı. Paphia’yı alır şehrin çeşitli yerlerindeki parklara giderdim, Paphia’yı salardım; o gezinip sincapları kovalarken ben bulutlara bakardım, halamların oralarda olduğunu hayal ederdim. Bulut aşkımın temelleri o günlere dayanıyor.

Paphia – cocker spaniel cinsinin de vermiş olduğu avcı (daha doğrusu avlananları toplayıcı) içgüdüsüyle olsa gerek, çılgın bir sincap kovalayıcısıydı. Bir de ördek. Hatta asıl ördek, çünkü Paphia’nın cinsi sülün avında kullanılan bir cinsti. Yanakları yumuşak olduğundan avı incitmeden getirirmiş sahibine, öldürülmüş bir hayvan daha ne kadar incinebilirse!..

Dedim ya, Paphia’nın asıl tutkusu ördekti. Bir seferinde Loch Raven gölünün etrafında yürüyüş yaparken biz Doğan’la, gölde yüzen ördeklerin peşinden göle atlamış, kafası toplu iğne başı küçüklüğüne inene kadar peşlerinden gitmiş, biz “Eyvah gitti hayvan, o kadar uzaktan nasıl geri dönecek” diye bağırıp tepinirken o ne kadar iyi bir yüzücü olduğunu kanıtlarcasına geri dönmüş; bu yolculuk sırasında ördeklerin kakasını yuttuğu için ertesi gün deli gibi hastalanmıştı.

Bir başka sefer aynı ördeklerden başkent Washington’daki Reflecting Pool’da (Lincoln Anıtı’nın önündeki koca havuz; hani şu Forrest Gump filminde Jennie’nin savaş karşıtı eylem sırasında Forrest’ı kürsüde görünce içine atlayıp yürüdüğü havuz) görmüş, tasmasız olduğu bir anı fırsat bilip ördeklerin peşinden havuza atlamış, polisten azar işitmemize sebep olmuştu.

Amerika’nın kuzey doğu eyaletlerinin çoğunda olduğu gibi Marylan’de de çılgın bir sincap popülasyonu vardı, hâlâ da vardır eminim. Paphia İstanbul’daki öğrencilik hayatımızda sokakta rastladığı sokak kedileri dışında, bu kadar “dişinin kovuğuna uygun”, bu kadar hareketli ve bu kadar hızlı hiçbir şey görmemişti ve sincapları görünce çılgına dönüyor, kendinden geçiyordu. Sincaplar da az değildi hani; Paphia diplerine gelene kadar harekete geçmiyor; yeterince yaklaştığını düşününce de hızla kaçıyorlardı. Her seferinde onları yakalayabileceğini sanıyordu Paphia, her seferinde de kaçıyordu sincaplar.

Sincaplara ben de bayılıyordum. Aşırı şirinlerdi gerçekten. Paphia yanımdayken hiçbiri yanıma çok yaklaşmıyordu ama bazıları insan elinden yiyecek alacak kadar ehlileşmişti. Alıp mıncırmak istiyordum hayvanları.

Paphia (sağda) ve sonradan yanımıza aldığımız annesi, ilk göz ağrım Polit’le Baltimore’un parklarında salınırken

Bir tek ben (ve benim gibi diğer masum Türkiyeliler ya da işte ülkelerinde sincap görmeyen başka masum şehirli göçmenler) bu tepkiyi veriyordu sincaplara. Orada doğup büyüyen insanlar için son derece sıradan bir hayvandı sincap, tıpkı bizim için buradaki sokak hayvanlarının olduğu gibi… Tabii aradaki fark, sincapların, insanların uygun gördüğü yer ve şekilde de olsa doğal habitatlarında yaşamaya devam etmeleri; bizim sokak hayvanlarımızın ise şehirlerde kontrolsüz bir şekilde çoğalarak, en çok da kendilerini tehlikeye atacak şekilde yaşamaları…

Aradan yıllar geçti, biz Türkiye’ye döndük falan… Amerika’da yaşayan bir arkadaşım çocuklarıyla Türkiye’ye geldiğinde beraber bizim evden çıkıp Moda Parkı’na yürüdük onlarla… Çocuklar sokaklarda başıboş kedilerin salındığını görünce gözlerine inanamadılar, annelerine “A CAT! I SAW A REAL CAT!” dediler (“Bir kedi! Gerçek bir kedi gördüm!”) Bu, benim Amerika’daki ilk zamanlarımda sincap gördüğümde verdiğim tepkinin aynısıydı.

Amerika’da bir süre yaşadıktan -ve hiç sokak hayvanı görmedikten- sonra Türkiye’de bu kadar çok sokak hayvanı olmasının ne kadar garip ve yanlış olduğunu fark etmeye başladım. Birçok turistin “Ay ne şeker” diyerek egzantrik bulduğu bu gerçek aslında bir toplum sağlığı sorunu; özellikle de hayvanlar için…

Gel gör ki, çocukluğumdan beri alışık olduğum bu gerçekle ilgili çocukluğumdan bu yana atılan tek olumlu adım, sokak hayvanlarına olan bakışın -en azından bir kesimde- olumlu yönde değişmiş olması oldu. Hâlâ çok ama çok ama çok fazla sokak hayvanı var bu ülkede ve hayır bu hiç iyi bir şey değil çünkü sokaklar onların doğal yaşam alanı değil çünkü sokaklar doğal yerler değil. İnsan eliyle yapılmış, insandan -ve hatta arttırıyorum, yetişkin insandan ve hatta ve hatta yetişkin erkek insandan- gayrı herkesi gerek güvenlik, gerek fiziksel açıdan zorlayan yerler.

Gönül isterdi ki 2022 yılında sokak hayvanları sorununa karşı elle tutulur bir çözüm bulunmuş, barınaklar iyileştirilmiş, belediyeler tüm sokak hayvanlarını (kediler dahil) kısırlaştırarak nüfusu önemli ölçüde azaltmış olsun. Ama hayır, yıl olmuş 2022, “Beyaz Türkler, hayvanlarınıza sahip çıkın” noktasından ileriye gidemedik.

Biz bu eve, daha doğrusu bu köye taşındığımızda (Bu arada “köyde” yaşadığımızı söyleyince “şehirden göçen sonradan olma köylü özentisi” muamelesi yapan oldu; valla romantizm olsun diye söylemiyorum, Bodrum’un bir köyünde yaşıyoruz. Yani evet tabii ki şehirleşmiş fakat hâlâ resmî olarak köy statüsünde olan bir yer burası) belli başlı sokak hayvanlarıyla tanışmıştık; yürüyüş yaparken hep bize eşlik ediyorlardı. Bir süre sonra her gün aynı hayvanlarla yürümeye başladım ben; Cesur ve Şef buranın yerleşikleriydi, isimlerini bilmediğimiz ve çocukların “Dost, Cıngıl, Çıtır” adını taktığı başka köpekler de vardı. İşte bunlardan Cesur olanı bizim ev sahibimizin gelininin köpeğiymiş, sonradan öğrendik. Onlar aşağı mahalleye taşınmışlar; Cesur’u da götürmüşler, Cesur geri gelmiş. Bir daha götürmüşler, bir daha gelmiş. Eee yeter be deyip götürmemişler sonra.

Bir süre sonra Cesur bize uğramaya başladı; ay ne tatlı falan, ara sıra yemek veriyoruz; sonra bir gün bir geldi patisi yaralı, artık kavgaya mı girdi ne olduysa. Doğan merhem sürdü, iyileşti patisi. Daha sık gelmeye başladı Cesur ve daha uzun kalmaya başladı, sonra bir baktık burada yatar kalkar oldu; bizim köpeğimiz diyemesek de bizim baktığımız bir köpek oldu.

Sonra Cesur’un peşine bir siyah köpek takıldı. Ya da o onun peşine takıldı, orasını bilemiyorum. Boynunda bir tasma vardı, daha doğrusu içinden zincir geçen bir hortum. Sahipli zannettik önce, bize alışsın istemedik altından kalkamayız diye…

Gel zaman git zaman bunlar Cesur’la birbirlerinden ayrılmaz oldular, sadece mecazi anlamda da değil üstelik, bir gün komşuma Cesur’u bulamadığımı söylediğimde “Merak etme, sevgisiyle buradalar; bütün mahalleye yetecek kadar seks yaptıktan sonra şimdi uyuyorlar” dedi.

Ve tabii ki o kadar seksten sonra siyah köpek hamile kaldı. Eyvahlar olsun ne yapacağız derken dedik ki sokağa bırakacak halimiz yok… Yani doğurtacağız, sonra da el birliğiyle  yuvalandıracağız bunları, el mecbur. Göz göre göre ölüme terk edemeyiz bu hayvanları…

Bir de işin çok ilginç, neredeyse büyülü bir ayrıntısı var; Cesur zaten mahallenin köpeği olduğu için boynunda tasması vardı; biz de bir tane pire tasması almıştık ona. Sonra bir gün geldi ki tasması yok. Allah Allah falan derken birkaç gün sonra geldi, pire tasması da yok. Birileri çalmış!  Neyse tasmasız kalınca ben gece oturdum bi tasma ördüm ona yünden, olur da belediye gelir başıboş zanneder falan diye (ama öyle bi şey de yokmuş), birkaç gün sonra o da gitti! Üzerine nazar boncuğu da koymuştum üstelik…

Neyse sonra yeni tasma aldım bizimkine, sımsıkı bi tasma, kendi kendine düşmesi mümkün değil (öncekiler de öyleydi). Arkadaşım da Cesur’a hoş geldin hediyesi olarak ismini yazdırdı. Sonra o yeni tasmayla birlikte Cesur’un isminin yazdığı o yazı da kayboldu! Nihayetinde ben Cesur’a tasma takmayı bıraktım.

Ama sonra bir gün, Cesur’a ördüğüm tasma vardı ya hani, nazar boncuklu olan… Siyah köpek bir gün bir geldi ki o yün tasma onun boynunda! Kim taktı, nasıl taktı, neden taktı bilmiyoruz ama Cesur’un yüzük niyetine verdiğini düşüneceğim neredeyse!

Ve neticede hamile köpeği de beslemeye başladık biz, adını “Üzüm” koyduk ve böylelikle Doğan’ın “Çocuklar büyüyünce balık bile bakmayacağım, bir tek kendime bakacağım” yemini bozulmuş oldu.

Üzüm 16 Eylül’de doğurdu. “İnşallah dört taneden fazla olmaz” derken yedi tane bebe çıktı ortaya. “Neyse, buna da şükür, en azından 12 falan olmadı” derken bir tane daha fırlattı. Ve biz 8 bebeyle günü kapattık.

Üzüm’ün doğumunu canlı yayınladım ben; çünkü birincisi doğum çok şahane bir olay ve neyse ki hayvanlar henüz paylaşım yapmak için rıza almamız gereken bireyler değil. Herkes tanık olsun istedim bu muazzam şeye… İkincisi de herkes etkilensin ve bağ kursun istedim; kursun ki yuva bulabilelim bu bebelere diye… Bu kurnaz hamlem işe yaradı ve biz an itibarıyla 8 bebenin altısını yuvalarına teslim etmiş durumdayız; kalan ikisi de çok yakında gidecek.

Amanın neler yaşadık bu üç buçuk ay boyunca… Bebekler henüz hareketsizken her şey çok kolaydı; anneyi beslemek dışında bir şey yapmamıza gerek yoktu bizim. Fakat bunlar ayaklanıp kulübelerinden çıkmaya başlayınca onları bahçenin öbür tarafına taşıdık (çünkü diğer taraftaki komşunun yatak odası bizim eve çok yakın ve sabahları çocukları okula götürmek için arabaya binmemiz bile sorun oluyor). Sonra onları oraya kapatmamız gerekti çünkü bütün bahçeye kaka yapmaya başladılar ve çocuklar üstlerine basıp eve giriyorlardı. Sonra bunları mamayla beslememiz gerekti çünkü köpeklerde “ilk altı ay sadece anne sütü” geçerli bir şiar değil. Sonra bahçenin o köşesinden çıkmasınlar diye etrafını çevirmemiz gerekti; çitler yetmeyince palet, araba lastiği, bahçe sandalyesi ve çocukların plastik kamyonunu kurdelelerle birbirine bağlamak suretiyle barikat kurmamız gerekti falan derken son birkaç haftada iş çığrından çıkmıştı.

Gezi Parkı böyle barikat görmemiştir.

Çok zor ve bir o kadar da şahane bir üç buçuk aydı bu çünkü bir canlının eline doğması ve sonrasında onu tanımak, karakterini öğrenmek falan şahane bir şey (tanıdık geldi mi? Bkz. annelik) İlk başta isim vermeyecektik bu bebeklere, bağlanmak istemiyorduk çünkü, ama zaman geçtikçe her birinin ismi cismi oturmaya başladı: Çorap (çünkü ellerinde beyaz çoraplar var), Benek (çünkü ensesine ve göğsünde benekler var), Yoda (çünkü kulakları kocaman), Yamyam (çünkü hiçbir özelliği yok ama boynuna taktığım kurdele parçalanınca pigmelere benzedi, ama sonra Yumyum dedik ona), Russell (çünkü komşumuz sahiplendi ve onun koyunlarına bakacak ve Koyun Russel kitabını çok seviyoruz), Banço (ilk sahiplenilendi, ailesi öyle isim verdi) ve isim vermeden sahiplendirdiğimiz Deyna ve Lokum.

Şimdi Cesur da özelliksiz bir sokak köpeği, muhtemelen nesillerdir sokakta yaşıyor. Üzüm’se bence kanında bir miktar labrador’luk falan taşıyan bir arkadaşımız; parlak siyah tüyleri, çok atletik bir yapısı var. Bu arada yaşıyla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz biz; ben 2-3 yaşındadır diye düşünürken doğumdan sonra veterinere götürdüğümde en fazla 1,5 yaşında olduğunu öğrendik. Daha kendisi küçücük!

Neyse bebeler doğdu, ben başladım hem Instagram’dan hem Twitter’dan bas bas bağırmaya: “BU BEBEKLERE YUVA BULMAMIZ LAZIM” çünkü aksini düşünemeyiz. Barınak bir alternatif değil, sokak keza öyle (ki barınağa versek ve sağ kalsalar bile belediye en nihayetinde sokağa bırakacak).

Russel (henüz adı o olmasa da) ilk sahiplenilendi. Komşumuz Memet Abi koyunlarına bakması için istedi onu, daha ilk günden en açık renkli olanı seçti (çünkü koyunları siyah hayvandan korkuyorlar ve bu çok komik ama gerçek. Geçen sene bir kara koyun almıştı, ay nasıl kaçtılardı o hayvandan, geri vermek zorunda kaldı sonra… Hiiii yoksa kesti mi? Yoksa bayramda gelen et?.. Eyvahlar olsun…) Russel tam gidecekken çit ayağını kesti ve kapalı kalması gereken ayağı sürekli kardeşleri tarafından açıldığı için iyileşmesi çok uzun sürdü. Şimdi iyi Russel, az kaldı gitmesine…

Russell 1 aylık bir yumukken

Ardından Banço yuvalandı. Anneye en çok benzeyen, en küçük olan ve en son doğduğunu tahmin ettiğim bebeğimizdi bu, hani piyangodan çıkan… Kardeşlerine göre çelimsiz olduğundan onu biraz kayırıyor, öncelikli olaran alıp memeye koyuyordum. Bu hikâyesi çok cazip geldi ailesine, Banço’yu istediler, yakında gidecek.

En minnakları olarak doğan ama kuşkusuz öyle kalmayan Banço

Yoda’yı ev sahibimiz istemişti ilk başta; “Cesur çok iyi köpek, yavrusunu alırım” demişti. Fakat sonradan bir Sivas Kangal yavrusu çıkmış karşısına; saygıdeğer Kangal abimiz devreye girince Yoda sahipsiz kaldı. Bebelerin elimizde kaldığını düşündüğüm günlerden birinde telefon rehberimde kim varsa mesaj attığımda gelen olumlu cevap Deniz’in okuduğu okulunun müdüründendi. Ve şimdi Yoda, resmen okulun maskotu oldu.

Koca kulaklarından dolayı ona Yoda demiştik, gittiği yerde ismiyle kaldı canım.

Deyna, yuvadan ayrılan ilk bebeğimizdi. Manisa’da bir aile istedi onu, sırf görüp tanışmak için kalkıp geldiler buraya kadar. Aslında akıllarında herhangi biriyle gelmemişlerdi, görünce Deyna’ya kanları kaynadı. Deyna şu an bir mandalina bahçesinde, kendisinden kısa bir süre önce sahiplendikleri Lea ile birlikte at koşturuyor.

Akıllı, uslu, mülayim bebe Deyna

Sonra Lokum gitti. Manisa’dan bir aile sahiplendi onu da, evin ikinci bebeği oldu Lokum. İlk birkaç gece uyumakta zorlanınca anne kişisi uyuyana kadar yanında beklediğini, sonradan ayaklarının ucuna basarak odadan çıktığını söyledi; öyle sevildi Lokum. Şahane bir bahçede, kendisini çok seven insanlarıyla mutlu mesut yaşıyor.

Yumuşacık Lokum

Çorap, ah o çorap… Ön patilerindeki beyazlıklardan dolayı çocukların bu ismi verdiği bu arkadaşımız bebelerin en minyonu, en sessizi ama en akıllısı ve en cevvaliydi. Her zaman barikatı ilk delen, ben dışarı çıktığımda beni karşılayan hep o oldu. Çok özel bir köpek Çorap ve itiraf ediyorum, en çok ondan ayrılmak bana koydu. Çorap, Yöm Okulları’nın Ataşehir şubesinde yaşamak üzere yola çıktı, geçtiğimiz hafta onu İzmir’e bıraktım, yakında İstanbul’a geçecek.

Seni hiç unutmayacağım Çorap.

Benek, çok zarif bir yüzü olan bir arkadaşımızdı. Ensesindeki ve göğsündeki beneklerinden dolayı bu ismi almıştı. O da babasının renklerinde ama annesinin atletik vücut yapısına sahip, her zaman barikatı Çorap’tan sonra ikinci delen oldu. Benek de Yöm Okulları tarafından sahiplenildi; İzmir şubesine hafta sonu yerleşti ve eminim orada çok mutlu olacak.

Yere bakan yürek yakan Benek

Yamyam (sonradan Yumyum), bebelerin arasında en “özelliksiz” olanıydı. Çorabı yoktu, beneği yoktu; sanki erkek olacakmış da son anda dişi olmuş gibiydi. Ona yuva bulamayacağımızdan endişe ediyordum. Bu blogda defalarca kitaplarıyla yer almış olan Tülin (Kozikoğlu) başından beri “Ben bu köpeklerden en az birine yuva bulacağım” diyordu; ve hakikaten buldu (Yumyum ismini de o koydu). Tülin’in akrabasının, Milas’ta bir balık/yengeç çiftliği olan arkadaşı, Yumyum’a evini açtı, ama nasıl bir açmak… Kocaman çiftlik, 2 tane daha köpek, bir sürü kedi, bir sürü tavuk… Yumyum öyle bir dört ayak üzerine düştü ki, görenler kıskanır!

“Çirkin şansı” dediklerinin âlâsını yakalayan Yumyum

Böylelikle yaklaşık dört aya varan bu maceramızın sonuna yaklaşıyoruz. Yakında Russell ve Banço da gidecekler ve biz yine Cesur (ve artık Üzüm’le) başbaşa kalacağız. Bu dört ay maddi manevi çok zordu; ama paha biçilemeyecek kadar da şahaneydi. Elinize doğan canların sesinizi tanıması, her gün ayak seslerinizi duyunca üzerinize koşması, sevginize kat kat sevgiyle karşılık vermesi gerçekten tarifsiz bir duygu… Bu canların emin ellerde olduğunu bilmek tek tesellim.

Bu sürecin altından tek başıma kalkmadım ben. Bu bebeleri büyütmemizde bizlere destek olan insanlar var:

  • Öncelikle, doğumun başladığı gün alet edevatını kapıp gelen babamın arkadaşı Mehmet Amca. Sayesinde bebelerin doğduktan sonra anneleriyle birlikte başlarını sokacakları bir yuvası oldu;
  • Üzüm’e lohusa bakımı yapan annem, gerektiğinde bebeleri veterinere götüren babam, mamalarını veren çocuklarım, sabrının son damlalarına kadar sinirini tutan sevgili beyim; siz olmasanız bu işin altına girmeye cesaret edemezdim;
  • Doğumdan sonra kalkıp eve “bakım örtüsü” getiren, mama alıp gelen, gönderen, “hayırlı olsun”a gelen komşularım, arkadaşlarım, “tanımadığım” dostlarım;
  • “Ben de elimi taşın altına sokmak istiyorum” diyerek bu bebeklerin aşılarına, mamalarına, gerektiğinde tedavilerine katkıda bulunan, kimi arkadaşım, kimi karşılıklı tanışmadığımız iyi kalpli insanlar;
  • Bu bebeklere yuva açan sevgili Seçil ve ailesi, sevgili Güneş ve ailesi, sevgili Neşe ve ailesi, sevgili Esra ve ailesi, sevgili komşumuz Memet Abi, Bodrum Kanuni Sultan Süleyman Anadolu Lisesi ve Yöm Okulları. Sayesinde hepsinin yaşayacak birer çatıları oldu.
  • Doğdukları günden beri gerek bebelere, gerek Üzüm ve Cesur’a bakan, bize destek olan, bizi güvende hissettiren Patiterapi Veteriner Kliniği hekimleri Güneş Bey ve Melike Hanım;
  • İlk günden beri paylaşımlarımı paylaşan, bebelere ev bulmak üzere çıkardığım sesi benden çok daha fazlasına ulaştıran herkes…

Sizler olmasaydınız bu sürecin altından kalkmamız çok daha zor olurdu, var olun.

Şimdi ben bunları neden anlattım? Birincisi, kendime anı olsun diye… Uzun zamandır blog yazmıyordum ya, Cesur, Üzüm ve Taneleri’nin bu blogda bir yeri olsun istedim. (Ve bu uzun sessizliğimin acısını çıkarırcasına uzun yazmadım mı?)

İkinci ve daha da önemlisi, bu ara sokak hayvanlarını barınaklara kapatmak üzere bir cumhurbaşkanlığı bi şeysi var son zamanlarda, talimatnamesi mi, genelgesi mi bi şey… Birçok şehirde köpekler karga tulumba toplatılıyor, kim bilir nerelere götürülüyorlar…

Bakınız barınak çözüm değil. Neden değil, ben size söyleyeyim: Bebelere yuva aramaya başladığımızda, yıllarını sokak hayvanlarını sahiplendirmeye vermiş biriyle konuşmuştum. Bana özetle şöyle dedi: “Barınaklar hastalık oldu, orada 15 günde 15 kere ölürler. Hayvanları sokağa bıraksanız daha iyi, sokakta hiç olmazsa bir kere ölürler.” Barınaklar, hayvanların uzun süre ve insani koşullarda bakım alabilecekleri yerler değil zaten. Kısa süreyle bakılıyorlar, aşıları yapılıyor ve sokağa salınıyorlar. Sokakta ise çoğu, doğal ömürlerinin çok çok altında yaşıyorlar. Sokakta doğan hayvanların %90’ı ölürken, ev ortamında 16-20 yaşına kadar yaşayan kedilerin ömrü sokakta ortalama iki yıl oluyor.

Sokak hayvanlarına karşı başlatılan bu girişimin ardında 4 yaşında bir çocuğu ciddi şekilde yaralayan bir Pitbull saldırısı var ve o konuda söylenecek her şey söylendiği için ben bir şey demeyeceğim. Sadece şunu ekleyeceğim: Güvenlik gerekçesiyle hayvan toplatmak, dikkat dağıtmaktan başka bir şey değil. Bugüne kadar sokakta başıma türlü saldırılar geldi; kimi laf attı, kimi eliyle taciz etti, kimi takip etti. Ve bunların hiçbiri köpek değildi, hepsi de insandı; erkek insan. O yüzden güvenliği sağlamak istiyorsanız başlamanız gereken yer sokak hayvanları değil, kendinizi de bizi de kandırmayın.

Bu upuzun yazıyı yine tatlı bir notla bitirmeye çalışacak olursam; bu dört ay, hayatımda hiç unutmayacağım, birçok açıdan da unutamayacağım bir dört ay oldu… Bu bebelerin dünyaya gelmelerine, hayatta kalmalarına ve güvenle yaşayacakları yuvalar bulmuş olmalarına katkıda bulunmaktan dolayı çok mutluyum. Bu süreçte insanların ne kadar destek olduklarını, dayanışmanın ne kadar şahane bir şey olduğunu hatırlamaktan dolayı daha da mutluyum.

Yine de mümkünse bir daha böyle bir şey almayayım. Çocuğunu evlendiren ana-babaların da dediği gibi, “Herkes yerinde mutlu olsun” 🙂  #teşekkürleriyigünner

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

5 yorum

  1. Uzun bir yazı demişsiniz ama su gibi akıp gitti 😍

  2. Ya en başından izledim hepinizi çok sabırlı davranıdınız Allah razı olsun ne güzel bişeye vesile oldunuz 🙏çorap hanıma çok güldüm kendi kendime ,çok akıllı yazmışşsınız kereta okula gitmiş 🤣eee çocuk okuyup pirefesör olma yolunda😜herşey için teşekkürlerimi sunuyorum 🙏sizi uzuuuuun zzamandır takipteyim ve çoook beğeniyorum sevgiyle kucaklıyorum !

  3. Gözümün önünde canlandi bütün yazdiklariniz….😍.
    Almanyada yasiyorum dogma büyme…. ilk tr de sokak hayvanlari görmüstüm. Ve tek tr de kedi ve köpeklerin tekmelendigini sokaklarda gördüm. Cok korkunc anilar….

  4. Bu da böyle harika bir anıydı ❤

  5. Barınaklar çözüm değil barınaklara kilitlemek hapsetmek çözüm değil bir çok belediye sorumluluktan kaçıyor. Yasaklı ırklar da masum bir can