6 Yorum

Meğer Ben Kovidmişim

Kişisel hastalık tarihimde iki ikonik an var.

Aslında üç…

Birincisi, 2015 Şubat’ında, Deniz’le Derin’i üç haftalık kuzenleriyle tanıştırmak için İzmir’e götürdüğümde, Ece’lerin salonundaki divanda otururken üzerime çöken ağırlık hissiyle birlikte giderek minderlere gömülmem ve bir daha da kalkamam. Aniden yükselen ateşim o gece bayılıp yere düşmeme, ertesi gün hastaneye gidip influenza teşhisi konulmasına, ilerleyen günlerde kendi kendime İstanbul’a uçabilecek halde olmadığım için Doğan’ın uçağa atlayıp bizi almaya gelmesine sebep olmuştu.

İkincisi yine bir influenza vakası, bu kez daha eski, Derin’e hamileyken. O zamanlar domuz gribi yeniydi ve hatta “Aşı olmayan hamileler domuz gribi olurlarsa ölürler” falan dediydi Sağlık Bakanı. O zamanki aşıya güven yoktu, içinde adjuvan mı cıva mı ne bir şeyler vardı, vallahi hatırlamıyorum, geçmiş gün. Neyse işte benim doktorum da, halam da aşı olmamı önermemişti, ben de olmamıştım, sonra hastalığın kendisini olduydum. Ve ölmediydim. Ama işte öleyazdıydım, yani o kadar ağrım vardı ki ölücem sanmıştım. Hatırlıyorum da babamın kolunda acil kapısından bir girişim var, o biçim…

Üçüncüsü de yine influenza ile ilgili diyecektim ki değil. Daha doğrusu ben öyle olacağını sanıyordum çünkü Covid’in esamesi okunmazken buralarda, ortalık influenza kaynıyordu. Hatta ben “Her burnu akan kendine grip oldum demesin kardeşim!” falan diye atar yapıyordum. Sonra 2020 Mart’ında bir covid olayı başladı ki influenza’nın adı sanı duyulmaz oldu.

Ama ben geçtiğimiz Cumartesi günü vücut ağrılarım başlayınca yine kadim dostum influenza virüsü ziyaretime geldi diye düşündüm. Bir gece önce hiçbir şeyim yoktu, Doğan’la güldük eğlendiydik; sabah da kalkıp denize gittik, Aslı’lar gelecekti, onlarla buluşacaktık falan. Sabah hafif bir geniz akıntım vardı ama oralı olmadım çünkü bazen kuruluktan falan da oluyor öyle şeyler… Gittik denize, bir keyifsizlik var üzerimde, yüzdüm geldim ama anlamlandıramadığım bir durum var. Hafif bir kırgınlık başladı fakat ben hâlâ toz kondurmuyorum çünkü yani ne münasebet?

Sonra Aslı’lar geldi, onlarla oturduk ama yok, benim keyfim yerine gelmiyor, aksi gibi kırgınlığım da giderek artıyor, dedim “Kalk Doğan, eve gidelim.” Kalktık geldik ama yolda nasıl geldiğimi bir ben bilirim, her yerim ağrıyor. Dedim “yaz günü grip oldum, aferin bana.” Covid hiçbir şekilde aklıma gelmiyor çünkü iki buçuk senedir olmamışım ya, sanki hiç olmayacakmışım gibi… Covid başkalarının başına gelen bir çeşit şehir efsanesi benim için…

Eve geldik, yatağa kendimi nasıl attığımı bilmiyorum. Halamı aradım, dedim böyle böyle, dedi ki “Git PCR yaptır, bi de influenza da baktır.” Ben hâlâ PCR’ın şart olduğunu düşünmüyorum çünkü eminim influenza olduğundan ama halamı mı kırıcam? Gittik Acıbadem’in PCR test şeysine… Dedik böyle böyle, dediler ki burada sadece PCR yapıyoruz, influenza da istiyorsanız acile gitmeniz lazım. Ne acile gitmesi, benim koltuktan kalkacak halim yok, beni doğrudan servise yatırsalar itiraz etmeyeceğim. Neyse Doğan gitti öğrendi geldi, kalktık gittik acile ama inan bana buraları hayal meyal hatırlıyorum, artık ne kadar ağrım varsa. Test yerinde beklerken “Madem buraya kadar geldik, burada PCR örneği ver, içeride Influenza için tekrar alırlar” dedi diye Doğan’a bağırdığımı hatırlıyorum çünkü “Burnuma iki kere çubuk sokturmak istemiyorum!” Sonunda iki kere sokturmam gerekti, o ayrı.

Acilde örnek aldıktan sonra tansiyon bakalım, satürasyon bakalım falan dediler, ben o ara sen bi ağla, bi ağla… Sadece ağrıdan ağlıyorum ya, ve bak bu işte ağrıdan ikinci ağlayışım, birincisi yine hastanede, bu kez yer olmadığından bi tane sedyenin üstündeydi işte o 2015 Şubat’ında. Tam o anda demiştim (daha o zaman pandemi falan yoktu) “1918’de bir grip salgını olmuş da insanlar böyle ölmüş demek” diye aklımdan geçirmiştim of ne biçim bi şeydi…

Neyse eve geldik ben yattım, her yerim inanılmaz ağrıyor. İnfluenza testi bir saate çıkar dediler, PCR sekiz saati bulur dediler ama ben biliyorum, o kadar bulmuyor aslında… Aradan geçti bir saat iki saat, ne influenzadan ne kimseden haber yok. Acıbadem’in uygulamasına bakayım dedim, şifremi hatırlamadığımdan giremedim, telefon açtım müşteri hizmetlerine, adam beni iki saat uğraştırdı falan, “Siz bana test sonuçlarımı gönderin alla’sen” derken telefonum çaldı, baktım arayan 312’li bi numara. “Abbaaaaooowww” dedim, “sçtık, kesin pozitifsiniz diyecekler.” Nitekim ilçe sağlık müdürlüğünden mi ne işte bir yerden arayan hanımefendiye selam sabah vermeden “pozitif mi?” diye sordum, “Evet” deyince “Eyvahlar olsun” çıktı ağzımdan. Meğer ben covid’mişim.

Sonrası bulanık. Üç gün boyunca, nasıl diyeyim size, bebeğin bir türlü doğamadığı bir doğum sancısı gibi düşün. Aslında hastalıkları doğumla karşılaştırmayı da hiç sevmem çünkü birincisi bir illet, ikincisi kutlu bir olay ama sancı kısmı gerçek ve acı ya hani, ve gerçekten, hele o bitmek tükenmek bilmeyen sırt ağrılarım sırasında, doğum boyunca gidip gelen bel ağrımı hatırladım. Ancak o bile insaflıydı çünkü geçiciydi, çünkü sonunda ödül vardı, bu ne böyle anam babam ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım ya.

Bugün beşinci gün ve ben ilk kez ağrısız uyandım. Beş gündür ne yaşadığımı, ne acı çektiğimi bir ben bilirim, ama başka kimseye ciddi bir şey olmadı ya, ben buna razıyım. Benden sonra Derya düştü, sonra Derin, en son annem “Başım ağrıyor, öksürüyorum” deyince kendi ağrımı unuttum da Doğan onu PCR’a götürdü hemen. Daha iki saat geçmemişti doktor aradı “pozitif” diye ve olamazdı çünkü iki buçuk senedir annemi de, babamı da korumak için yeri geldi aylarca kimseyle görüşmedik biz. Çünkü ikisinin de akciğerleri sorunlu, ikisinin de hastalanmaması lazım, üstelik babam zatürreden yeni kalktı. Neyse halam hemen olaya müdahale etti, annemi bir geceliğine yatırdı doktor. İlaç verdiler, 65 yaşın üzerine uygulanan bir antiviral ilaç varmış bak aklınızda olsun; serum falan dayadılar, ertesi gün çıktı hastaneden annem çok şükür. Ben bile inanamadım. Üstelik benden daha iyiydi çıktığında…

Sağlık Müdürlüğü’nden arayıp da “Pozitifsiniz, 1 hafta karantinadasınız” dediklerinde -henüz evin yarısına bulaştıracağımı bilmediğimden- ne yalan söyleyeyim, akut dönemi atlattıktan sonra dinlenirim sanmıştım. Güya odamdan çıkamayacak, odada dizi falan seyredecektim, ne bileyim, kitap falan okuyacaktım. İstanbullu Gelin’i seyret demişti Zeynep, zaten Ece de ne zamandır diyordu, benim de aklıma yattı, onu seyredecektim. “Karantina sırasında üç kitap bitirdim” demişti birileri, ben de Kedi Mektupları‘nı bitirip yayınevinin yeni gönderdiği bir kitaba başlayacaktım. Ne İstanbul’u, ne Gelin’i; bırak bilgisayarı, gözümü açamadım be dört gün boyunca…

Gözümü açamadım ama, kapayamadım da ha… İlk iki gün kas ağrısından uyuyamadım. Üçüncü gün olayı çözdüm, magnezyum aldım hemen, bu kez de i-na-nıl-maz bir sırt ağrısı yaşadım. Ama nasıl bir ağrı biliyor musun, ne sırt üstü yatabiliyorum, ne yüzükoyun yatabiliyorum, ne oturabiliyorum, ne kalkabiliyorum. Sabah beş buçuğa kadar yatakta döndüm durdum. Bir şey okuyamıyorum, elime bir şey alamıyorum, öyle uykuyu kovalıyorum, ara ki bulasın. En sonunda sabah altıda sızmışım yedi buçuğa kadar; kalkıp bir şeyler yedikten sonra yeniden yatağa uzandığımda iki saat kendimden geçtim. Ki benim gündüz uyumam görülmüş şey değil (yani işte ya hamile olmam lazım, ya da çok aşırı hasta). Öğlen kalkıp bir şeyler yedim, hop, tekrar iki saat daha… Akşam da insani bir saatte uykum geldi ve sabah kadar nasıl uyuduysam sabah kalktığımda sırt ağrım kalmamıştı. Resmen uykuda iyileştim.

Benden başka çocukların ikisi de hasta olduğu için bizim karantina tersine döndü, Deniz’i odasına hapsettik (zaten evdeyken odasından çıkmadığı için hiç zor olmadı), benim odamsa yol geçen hanına döndü. Doğan zaten ilk günden salona taşınmıştı, ikinci gece Derya ateşlenince o geldi yanıma, ama baktım ben uyuyamıyorum, eh, Derin de pozitif olunca Derya odasına geri döndü ertesi gün. Çocuklar gidip gelip “Vay senin yatağın ne kadar güzel, aman ne kadar da rahat” diye iştahla baktılar, dedim “Gidin başımdan, babanızı kovmuşum, sizi mi kovmayacağım.”

Öyle, böyle derken beş gün geçti. Bugün biraz daha normal bir insan gibi uyandım ama çoğunlukla yatakta ama artık uzun oturarak geçirdim. Arada iş güç de yapmadım değil, bulaşık makinesini yerleştirdim, banyo lavabosunu ovdum, çarşafı değiştirdim falan ama normalde yaptığımın beş katı zaman ve yirmi katı efor harcadım bunlar için…

Tat ve koku kaybı olmadı, dilerim de olmaz çünkü o ne biçim bir şey öyle… Ece’nin ikinci kovidinden beri koku hissi tam olarak gelmemiş yerine, istemem öyle bi şey, olmasın inşallah.

Hastalanmasaydık eğer dördüncü aşımızı olacaktık, zaten olmamızın zamanı gelmişti de tam Ece’lerin dönüşüne denk geldi, sonra da işte Derya’yı Aydın’a götürdüm göz kontrolüne (ki ya orada, ya da yolda, benzincide falan kaptım herhalde, belki de akşam Mor ve Ötesi konserinde), bu hafta, okullar açılmadan aşı olmaktı niyetim, çocuklar okula gitmeden aşılansınlar istemiştim, onun yerine hasta oldular. Bir tek Deniz hastalanmadı, hastalanmamak için de çok uğraştı, halbuki okul başlamadan olaydı iyiydi ama yok, çok direndi, e ne yapalım çocuğu zorla hasta edecek halimiz yok.

Derya’nın uyum haftasıydı bu hafta, çok heyecanla bekliyordu başlamayı, öğretmeniyle tanışmayı… Onu kaçırdı garibim. Deli gibi işimiz yığıldı şimdi, üç çocuğun kırtasiye ve forma alışverişi… İşin kötüsü hafta sonuna kadar karantinada olduğumuz için çıkamıyoruz da dışarı, halbuki ben hafta sonu denize gidecektim, şimdi forma peşinde koşacağız, üstelik tek bir tişört olmuş 200 lira, neyse o konuya hiç girmeyelim.

Ya da girelim ya dur, evet; tek bir tişört, kısa kollu tişört 150 lira, uzun kollusu 200 lira. Şort 150, pantolon 200 lira. Tek bir çocuğa yedeğiyle falan forma almaya kalksan bin lirayı geçiyor, 1000. Kusura bakmayın ama benim bu gerçeklikle barışmam mümkün değil. Ya da bakın ya, bana ne…

Velhasıl, covid bizi deldi de geçti diyeceğim ama haksızlık olacak. Çok daha ciddi atlatabilirdik; babama geçmemiş olması, annemin hafif atlatması, Doğan’ın hastalanmaması falan hep verilmiş sadakamızın olduğunu düşündürten şeyler… Benim şaftım kaydı, üç gün uyuyamadım falan ama o kadar da olsun artık, herkes iyi ya, ben razıyım.

Hem çok zor, bir o kadar da şahane bir yazın unutulmayacak bir sonu oldu bu. Bir çeşit sabır ve dayanıklılık testiydi belki de benim için, zorlandım, ama geçtim.

Yorum yap

Girilmesi gerekli alanlar işaretlidir. *

6 yorum

  1. Çok geçmiş olsun, Allah şifa versin

  2. Çok çok geçmiş olsun, bir solukta okudum yazıyı, blog yazılarınızı özlemişim 🙂

  3. Cok gecmis olsun! Gecmis, gitmis olsun! Bu illet her eve ugruyor……
    Instagram hesabinizi kapattiniz mi?

    • Çok teşekkür ederim. Anne İtirafları’nı soruyorsanız, evet kapattım. Kişisel hesabım devam ediyor: instagram.com/blogcuanne

      • Bugun denedim yine instagram.com/blogcuanne yi. Ulasamadim.”sorry this page isn’t available” mesajini aliyorum.

  4. Bugun denedim yine instagram.com/blogcuanne yi. Ulasamadim.”sorry this page isn’t available” mesajini aliyorum.